İçeriğe geç

ANLAŞMA

Bölüm 54 · 19 dk okuma

ANLAŞMA

Bölüm 54

🖤 47

AHSEN

Pars arkamdan gelmedi yada bir şey söylemedi. Doğru seçeneği seçti, çünkü biraz daha konuşup arkamdan gelerek beni durdurmaya çalışsaydı bir yumruktan daha acı verici şeyler yapardım. Onunla ne zaman karşılaşsam bütün duyguları bana aynı anda yaşatıyordu. Şuanda da geçmiş hatırlar için şaşkın, konuştuğumuz son konu için ise sinirliydim.

Taş duvarların önüne geldiğimde hiç beklemeden tırmanarak, Ar malikanesinin bahçesine atadım. Hareketlerim sessiz olduğu için duvarın altında nöbet tutan koruma beni ilk başta fark etmedi ancak ben eğilip ayakkabılarımı giyinmeye başladığım sırada, beni fark etti ve ani bir refleks ile saldırıya uğradığını düşünerek belinde ki silahı çıkartıp bana doğrulttu. Koruma büyük bir şaşkınlıkla bana bakarken ‘’Beş saniye içinde silahın yörüngesini değiştirmezsen eğer, onu elinden alırım ve lanet olası kafana sıkarım.’’ diye sinirle bağırdım. Koruma hızlıca silahı beline koydu ve kafasını mahcup bir şekilde öne eğdi. Bana şuanda bir papatya çayı lazımdı, yada bir papatya tarlası. Sıkıntıyla nefes vererek öfkeyle yürümeye başladım.

Kaç saattir Pars’la çayırlıkta uzandığımı bilmiyordum ama hava kararmak üzereydi ve tahminimce ihanet eden kişi birazdan öldürülecekti. Ailemin bu kadar bekleyerek ilk başta güzel bir davetmiş gibi davranmasının nedeni heyecanı artırmak ve ihanet eden kişinin endişeyle kıvranmasını sağlamaktı.

Hızlıca malikaneye doğru yaklaşıp kapısı açık salona doğru ilerledim ama içerisi boştu ve arka bahçeden sesler geliyordu. Hızlı adımlarla arka bahçeye doğru gittim. Bahçede kurulu masaların etrafında ayakta bekleyen yüzlerce Ar vardı ve şuanda ailenin en büyüğü olan Nazım’ı dinliyorlardı.

Tam zammında gelmiştim. Bahçede bana bakan gözlere aldırmadan yürümeye devam ettim. Bir kaç saniye sonra boş bir masa bulunca önünde durdum ve şampanya dolu kadehini kafama diktim. Bu sırada hemen ilerimde duran babam bana kısa bir bakış atıktan sonra önüne geri döndü. Bahçe çok büyüktü ama Ar’lar o kadar çoktu ki bahçe küçücük gözüküyordu. Ben gittikten sonra daha fazla Ar gelmişti. Her biri midemi bulandırıyordu. Umarım davet çabuk biter.

‘’Aile bu dünyada ki en büyük hazinedir. Bizler ailemiz yaşasın diye yaşarız ve ölmesin diye ölürüz. Ancak sevgili ailem, biri geleneklerimize karşı gelip bizlere ihanet etti ve şuanda ihanet eden kişi aramızda. Lütfen solunuza bakın.’’ Bahçede ki herkes soluna doğru döndü ve solunda duran kişilere baktı. Bunu aynı anda yapmışlardı ve sanki bir insan değil de robot gibi görünüyorlardı.

‘’Lütfen sağınıza dönün.’’ Bu seferde herkes sağına döndü. Bense hala Nazım’ın suratına bakıyordum ve ne sağıma nede soluma dönmemiştim. Aileye ihanet eden kişilerden biride bendim ama çok sakindim.

‘’Az önce farkında bile olmadan, aramızda dolaşan haine baktınız ve oda ailesine ihanet etmesine rağmen utanmadan size baktı.’’ Kısa kes yaşlı ihtiyar diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Nazım hedeflediği şeyi kazanmıştı çünkü bahçede ki merak yükseliyordu. Açıkçası aile toplantıları hiçbir zaman umurumda olmadı ancak şuanda aileye ihanet edecek kadar cesaretli ama yakalanacak kadar aptal olan o kişinin kim olduğunu bende merak ediyordum. Ayrıca haine odaklanmak biraz önce Pars’la gerçekleştirdiğimiz sohbeti azda olsa unutmamı sağlıyordu ve beni sakinleştiriyordu. Tanrı aşkına küçükken karşılaşmıştık.

Bunu nasıl olurda şuna kadar hiç hatırlamam ?

‘’Aileye ihanet affedilmez!’’ diye bağırdı Nazım ve hemen arkasından da bahçede ki kişiler, aynı şekilde bağırdı.

‘’Aileye ihanet affedilmez !’’

‘’Ailenin canı cehenneme ! ‘’ diye fısıldadım.

Nazım bir süre kalabalığın içine baktıktan sonra gözleri benimle buluştu ve tekrar konuştu. ‘’Bize ihanet eden kişi.’’ Bahçede ki herkesin bakışları bana doğru döndü. Kalbim hızlanmaya başladı ama yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Vücuduma yayılan adrenalini bastırarak sakin kaldım.

Yaşlı ihtiyar neden bana bakıyorsun ?

Böyle anlarda şüphe ortaya çıkar ve beyni bir solucan gibi yemeye başlarken, acaba ? ile başlayan sorular zihinde yankılanır. Bana da sadece bir kaç saniye böyle bir şey oldu. Ancak güçsüzlüğü reddeden karanlığım bir anda ‘’Hayır, bizi yakalamış olamazlar. Buna imkan yok.’’ Diyerek bağırmaya başladığına bütün kuşkuları susturdum ve Nazıma meydan okuyan gözlerimle baktım.

‘’Ahsen Ar.’’ Nefesim kesildi bahçede ki sesler çoğaldı. Babamla göz göze geldim. İhanet etme potansiyeline sahip olduğumu bilse de yakalanacak kadar aptal olmadığımı biliyordu ve bu yüzden davet boyunca çok sakindi ama şimdi tedirgin bir şekilde bana doğru bir adım attı. İnsanların beni hafife alması gerçekten sinir bozucuydu. Sakinliğimi korumaya devam ettim.

‘’Lütfen, kenara çekil.’’ Nazımın sesiyle babam yerinde durdu ve bense tekrar Nazıma bakarak kenara çekildim. Nazım arkamda duran birine bakıyordu, bende o tarafa doğru baktım ve Atlası gördüm. Etrafa korku dolu yeşil gözleriyle bakarken, bütün Ar’lar da ona büyük bir öfkeyle bakıyordu. Kırklı yaşlarında olmasına rağmen genç ve kaslı bir vücudu vardı. Onu azda olsa tanıyordum ve dışarıdan bakılınca ailesini seven birisi gibi gözüküyordu, meğerse büyük bir rol yapıyormuş. Birazdan birilerinin canı çok acıyacak.

Nazım’ın sesi tekrar duyuldu. ‘’Aileye ihanet eden kişi, Atlas Ar.’’ Atlas korkusunu gizlemeye çalışırken, yüzünü öfke kapladı ve dişlerini sıktı. Birazdan bu bahçede ki tüm Ar’lar ona saldıracaktı ve onu öldürecekti. Yani eğer yaşamak istiyorsa, sinirlenmekten daha fazlasını yapması gerekiyordu.

‘’Yalan söylüyor, ben asla aileme ihanet etmedim.’’ diye bağırdı umutsuzca.

Somut kanıtlarda vardı elbet ama şuanda en büyük kanıt, Atlas’ın gözlerinde saklayamadığı korkusuydu ve Ar’lar korkunun kokusunu hemen alırdı. Eğer Nazım ilk başata ismimi söylediğinde bende onun gibi korksaydım, hiçbir kanıt olmamasına rağmen bende ihanetle suçlanırdım ama ben sakin kaldım. Belki de o yaşlı ihtiyar bilerek ismimi söyledi. Çünkü bu aileye ihanet etme potansiyeline sahip biriydim ve bunu aileden bilmeyen yoktu. Sadece yakalanması zordum.

Kalabalığın içinden biri nefretle bağırarak. ‘’Ailene neden ihanet ettin ?’’ diye sordu. Sesin geldiği yere baktığımda bir oğlan çocuğuyla karşılaştım. Bu Atlasın en küçük çocuğuydu. On bir yada on iki yaşlarındaydı. Gözlerinde babasına karşı büyük bir öfke vardı ve elinde ise bir silah tutuyordu.

Tekrar Atlasla göz göze geldiğimizde ‘’Pek sevenin yok gibi.’’ dedim ve bu sırada Atlas tüm dikkatini bana doğru verdi. Sonrasında ise her şey hızlı gelişti, beni hızlıca elimden çekerek sırtımı vücuduna bastırdı ve belinde ki silahı kafama dayadı. Kafamda ki silaha bakıp gözlerimi devirdim. Belki de sessiz kalmalıydım. Beni kullanarak buradan kaçmaya çalışacaktı. Çünkü Ar’lar için aile önemlidir ve Atlas artık aileden değildi ve bir çoğu beni sevmese de ben hala ailedendim. Bu yüzden Atlas’ın beni öldürmesine izin vermeyeceklerdi. Fakat Atlas buradan çıkış bileti olarak, etrafında onlarca kişi varken yanlış kişiyi seçti. İçimde ki karanlık kafama dayatılan silahın hissiyle heyecanlandı.

Ar’ların Atlasa karşı öfkesi yükselirken, babam ve hemen yanında duran İlkay dayım bellerinde ki silahı çıkarıp bize doğru yaklaştılar. Kesinlikle Atlas’ı ilk öldüren kişi babam olacaktı. Eğer anneme karşı yapmam gereken kurallarım olmasaydı, onu öldüren kişi ilk ben olurdum.

‘’Beni tutsak alarak buradan kaçamazsın.’’ dedim sakin bir şekilde. Atlas silahı kafama daha çok bastırdı. ‘’Kes sesini !’’ diye bağırdı ve yavaşça arkaya doğru yürürken, beni de kendisiyle götürmeye başladı.

‘’Senin sorununda bu işte.’’

‘’Sana kes sesini dedim !’’

‘’Neden yakalandın biliyor musun ? Çünkü aptal bir beyinle yanlış kararlar veriyorsun. Tıpkı şuanda da olduğu gibi.’’

‘’Benim yerime seni idam etmeleri gerekiyordu.’’

‘’Bu hiçbir zaman olmayacak. Çünkü senden ve burada ki diğer herkesten daha güçlü ve daha zekiyim.’’

Silahı daha sert bastırdığında hafifçe gülümsedim. Oldukça sakindim ve eğer beni kendi isteğiyle bırakmak istemiyorsa, bende kendi yöntemlerimle serbest kalırım. Ben avlanarak sürüklenecek bir koyun değilim. Ben avcıyım.

Hızlı bir hareketle kafama dayadığı silahı tutan elini yakalayıp, havaya kaldırdım ve bu sırada silah ateşlendi. Atlas’ın güçlü kollarına direnmek zor olsa da, onu omzundan tutum ve vücudumu hafifçe eğip, onu sırtımın üstünden önce havaya kaldırdım ve sonrada Ar’ların önüne doğru attım. Atlas önümde ki masanın üzerine düşerek masayı kırdı. Vücudu o kadar ağırdı ki, onu sırtımın üstünden hava kaldırırken, ayakkabılarımın topuğu kırılmıştı. Yüzüme düşen yumuşak saçlarımı arkaya doğru attım ve ‘’Cehennemde bana güzel bir oda ayarla.’’ diyerek hafifçe gülümsedim.

Ar’ların bir çoğu gülümsüyordu ve bir çoğu da Atlas’a öfkeyle bakıyordu. Atlas kafasını bile yerden kaldıramadan büyük bir yarış başladı. Gösterişli bir davet büyük bir kaos alanına dönüştü. Atlas onu dört bir yandan kuşatan eski ailesine, çok büyük bir korkuyla bakıyordu ve bu sefer korkusunu gizlemeye bile çalışmıyordu.

‘’Lütfen affedin beni.’’ diyerek yalvarmaya başladı. Affetmek ailemizde yer almayan bir kelimeydi. Ayrıca bu şekilde af dilemesi Ar’ların daha çok sinirlenmesine neden oldu. Atlas artık aileden sayılmasa da bir kaç dakika önce ailedendi ve yalvarmak güçsüzlüktü. Ar’lar güçsüzlüğü sevmez.

Bütün Arlar ve en başta babam olmak üzere ellerinde ki silahlarla Atlas’a kurşun sıkmaya başladı. Silah sesleri her geçen saniye daha çok yükseliyordu. Ar’lar aç bir hayvan gibi, bir kaç saniye önce ölmüş Atlas’ın vücuduna kurşun sıkmaya devam ediyorlardı. Aynı anda vücuduna o kadar çok kurşun sıkılmıştı ki, Atlas hiç tepki veremedi ve hatta acısını bile yaşayamadan öldü. Daha öncede ihanet eden birini görmüştüm ve Atlas’ın ölümü o adama göre daha az acısız olmuştu. Her yer kana bulandı. Atlas’ın iri vücudu parçalanmaya başladı. Hatta omzuna o kadar çok kurşun sıktılar ki kolu koptu. Ancak yine de Ar’ların gözlerinde parlayan ölüm açlığı dinmedi.

Arkamı döndüm ve Atlasa vurmak için ellerinde ki silahlarla ona yaklaşan Ar’lara çarparak oradan uzaklaştım. Bu sırada önüme çıkan bir masanın üzerinden şampanya dolu bardağı alıp kafama diktim. Ar’lar hala Atlas’ın vücuduna sıkmaya devam ediyordu ve silah sesleri hiç susmuyordu. Aileye ihanet etiği için her Ar’ın onu öldürme hakkı vardı ve bu gösteri Ar’lar sıkılana kadar devam edecekti. Şuanda vücudunda muhtemelen iki yüz kurşun vardır. Belki de daha fazla.

Elimde ki boş kadehi yere atıp, masanın üstünden, bir şampanya kadehi daha aldım ve yürümeye devam ettim. Atlas’ın dışarı çıkan organlarını izlemek istemiyordum ama aslında izlemeliydim. Eğer bir gün hata yaparsam ve ihanet etiğim ortaya çıkarsa, bende Atlas’la aynı kaderi paylaşırdım. Üstelik ihanetten öldükten sonra tıpkı Atlasa da yapacakları gibi, vücudumu küçük parçalara ayırıp asitle eritileceklerdi ve bu dünyaya hiç gelmemişim, hiç doğmamışım gibi gösterilecekti. Bizim ailemizde ihanetin bedeli sadece acı verici bir ölüm değil, hiç var olmamaktı.

Silah sesleri etrafı kaplarken malikanenin içine girdim ve davetiye salonunun içine girip ana girişe doğru yürüdüm. Ayakkabımın topuğu kırılsa da dengemi kaybetmeden, düz bir şekilde yürüyordum.

Malikanenin içinde ilerledikçe silah sesleri azaldı. Geniş fil dişi renginde ki mermer merdivenlerden yukarı doğru çıktım. Bu malikaneye her gelişimde, bana hep aynı oda bana verilirdi ve bu yüzden malikanenin batı kanadına doğru ilerledim. Duvarlar aile resimleriyle doluydu ve odama sadece bir kaç adım uzaktayken, duvarda babamla benim fotoğrafımı gördüm. Koyu altın bir çerçevenin içinde, parlak camın arkasında duruyorduk.

Yürümeyi bıraktım ve fotoğrafa daha dikkatli baktım. Fotoğrafta ben tek kişilik antika bir koltuğun üzerinde otururken, babam ise bir eliyle kafamın arkasını dokunup ayakta duruyordu. Bu fotoğrafta çok ufaktım ve başım babamın karnına geliyordu. Fotoğrafta ikimizde gülümsüyorduk. İkimizin de yüzünde büyük bir mutluluk ve sevgi vardı.

Fotoğrafa bakınca eski duygularım canlandı. Babamı çok severdim. Bana yaptığı her şeye rağmen, onu çok severdim. O benim için, çok değerliydi. Onun yüzünden canım yansa da, sırf onu utandırmamak yada üzmemek için her şeyi yapardım. Yüzüne her baktığımda, onu bir saniye bile daha fazla görmek için, gözlerimi kırpmazdım. Ama o sevgimi hak etmedi ve ondan nefret etmem için her şeyi yaptı. Şimdi ise onun suratına her baktığımda iğreniyordum. Onu hala seviyordum ama artık bu sevgimden de nefret ediyordum. Eğer babama karşı hissettiğim eski duygulara hala sahip olsaydım ve babam bu gün Atlasın yerinde olsaydı, dışarıda ki tüm Arlara meydan okuyarak, babamı korurdum. Onun için ölürdüm. Fakat şimdi Pars’ın onu öldürmesini bekliyordum. Fotoğrafa baktıkça hüzünlendim ama hüzünlenmemeliydim. Bu yüzden yanından uzaklaşıp biraz daha yürüdüm ve en sonunda odamın yanına gelince hızlıca kapısını açıp içeri girdim.

Kahverengi, altın ve kırmızı tonlarının hakimiyetinde büyük bir odaydı. İçinde kendisine ait bir banyosu ve Fransız kraliyet yatağı vardı. Bavullarım ise odanın ortasındaydı. Ayakkabılarımı çıkartım ve yatağın üzerine uzandım. Saçma ihanet gösterisi bittikten sonra bir çok Ar malikaneden giderdi ve geriye kalanlar ise gösterişli bir yemek davetinden sonra, bir gece malikanede kalır ve öyle giderdi. Bu malikane tüm Ar’ların eviydi. Fakat bu malikane Nazım’ın ismine kayıtlıydı ve burada aileden sadece bir kaç kişi yaşıyordu. Bende bu gece burada kalacaktım ve katliam bitene kadar yatakta uzanmayı planlıyordum. Gözlerimi kapattığım an Pars’ın güneşte parlayan yüzünü gördüm. Aslında düşünecek çok fazla şeyim vardı ama ben Pars’la küçükken tanıştığımız anı düşünmeden duramıyordum.

Babam hiç bilmeden benle Pars’ın küçükken tekrar karşılaşma dileklerimizi gerçekleştirdiğini duysa acaba nasıl bir tepki verir ? Hafifçe sırıttım. Muhtemelen bu halimi görse Pars’ı öldürmeye çalışırdı. Çünkü her ne kadar itiraf etmeyip hissettiğim tüm duygulardan nefret etsem de, Pars’la olduğum her an ona karşı bir şeyler hissediyordum. Hislerimin bir çoğu vahşi dudakları ve seksi vücudunaydı. Ancak beni etkileyen vücudu dışında zihni ve karakteri de vardı. Çoğu zaman sinirimi bozsa da aynı zamanda ondan hoşlandığımda büyük bir gerçekti. Hayatım boyunca hiçbir erkeğe böyle bir duygu beslememiştim. Lanet olsun. Bu duygular silinmezse eğer mahvolacağımı hissediyordum..

Uzun bir süre düşüncelerimde gezindikten sonra gözlerimi açtım. Neredeyse bir saat geçmişti. O saçma gösterinin bitiğini umut ederek odadan çıkmaya karar verdim ve ayağa kalktım. Ancak bu sırada telefon ışığımın yandığını görünce yatağın üzerine oturup telefonuma baktım. 71 cevapsız arama ve onlarca mesaj vardı. Hepsi de Savaşa aiti. Telefonum sessizde olduğu için duymamıştım. Gözlerimi devirerek hızlıca mesajlara baktım. İlk başlarda iyi olup olmadığımı sorup endişelenmişti, hızlıca en alta indim ve son mesajına baktım.

Savaş: Neden cevap vermiyorsun ? Cam göz olmasaydı, uçağa binip oraya gelecektim. Neyse ki hain başkası çıktı, saatlerdir korkudan öldüm !

Cam gözü görmemiştim, demek oda buradaydı. Hızlıca Savaşa mesaj attım.

Ahsen: Yorucu bir gündü bu yüzden de telefonuma hiç bakmadım. Şimdi de yemeğe iniyorum, döndüğümde sana her şeyi anlatırım.

Savaş telefonun başında yazmamı bekliyormuş gibi hemen cevap verdi.

Savaş: Sözünü tut ve yarın kesinlikle İstanbul’a geri dön. Daha fazla o iblislerin evinde kalma ve gece kapını kilitlemeyi unutma.

Savaş: Ayrıca baban bir sorun çıkarsa hemen yaz. Senin için Bolu’da bir kaç tane paralı adam tutum.

Ahsen: Sakın ol artık, bir sorun yok ve olmayacakta. Ayrıca benim için adam tutmayı bırak, bu konuda çok kötüsün.

Telefonu çantamın içine koydum ve ardından yataktan kalkarak bavuluma doğru ilerledim. Üzerimde ki kıyafeti hızlıca çıkarttıktan sonra bacağımda ki kemeri biraz daha yukarı kaydırdım ve bavulun içinden, mini parlak saten kumaşlı lacivert bir elbise çıkardım. Elbisenin ütünde ki dekolte göğsümüm üzerinde bitiyordu ve her iki tarafında da ince askılıklar vardı. Elbisenin mini eteği hafifçe kabarıktı. Arka tarafında ise sırtımın tamamı açıktaydı ve omuzlarımdan sırtıma dökülen ince askılıklar, çapraz bir şekilde sırtımı kaplarken hoş bir görünüm sağlıyordu. Ayağıma beyaz bir topuklu ayakkabı giyindim ve yüzümde ki makyajı temizleyip toprak tonlarında çok hafif bir makyaj yaptım. İşim bittiğinde dışarıda ki saçma gösterinin bittiğini umut ederek kapıya doğru ilerledim ve odadan dışarı çıktım.

Merdivenlerden ana girişe doğru ilerlerken etraf fazlasıyla sessizdi ancak yolun yarısında arkamda bir hareketlilik hissetim ve bu yüzden kim olduğuna bakmak için arkama döndüm. İntikamla parlayan, kıskanç ve öfkeli gözlerle karşılaştım. Kuzenlerim Diba ve Açelya tam karşımda duruyordu. Diba’nın üzerinde altın renginde gösterişli mini bir elbise varken, Açelya’nın üzerinde ise parlak gümüş bir mini elbise vardı. İğrenç bir tarzları var ve çift yumurta ikizi oldukları için renkleri farklı olsa da kıyafetlerin modeli aynıydı, her zamanda aynı kıyafetleri giyinirlerdi.

‘’Kuzen görüşmeyeli nasılsın ?’’ dedi Açelya imalı bir şekilde ve hemen ardından Diba da konuşarak ‘’Davette seni gördük ama senin aksine bizim çok fazla sevenimiz olduğu için sohbet etmekten yanına gelemedik’’ dedi. Diba ve Açelya koyu kahve gözleriyle vücudumu yavaşça süzerken, yüzlerinde gözle görünür bir nefret vardı. Zaten onları tanıdım tanıyalı beni hiç sevmemişlerdi ve bende onları hiç sevmemiştim, ama bu seferki sinirleri kesinlikle abileri Ilgaz’ı avda yenip, babaları Eymen’i herkesin önünde rezil etmemden kaynaklanıyordu.

‘’Sizi görene kadar iyiydim. Ayrıca sizin yanıma uğramanızı engelleyen insanları tekrar görürseniz, onlara teşekkür etiğimi söyleyin. Farkında bile olmadan bana büyük bir iyilik yapmışlar.’’ dedim genişçe gülümseyerek. Diba ve Açelya da sözlerimle sinirle gülümsediler. Onlarda en az abileri Ilgaz kadar acımasız birer katildi. Diba ve Açelya aynı anda siyah saçlarını omuzlarından alıp arkaya doğru attı. Hissediyordum, kesinlikle birazdan kavga başlayacaktı.

Açelya. ‘’Hiç değişmemişsin, hala kendini beğenmiş bir sürtüksün.’’ dedikten sonra kırmızı dudaklarını nefretle buruşturdu. Bense sözleriyle daha çok gülümsedim ve alt dudağımı hafifçe yalarken öne doğru tehditkar bir adım attım.

‘’Sizde hala aynısınız. Bu iğrenç karşılaşmalarımızın sonunda her zaman zararlı olan taraf siz olmanıza rağmen, hiç pes etmeden karşıma çıkıyor ve benimle konuşa biliyorsunuz. Cahil cesaretine sahipsiniz. Belki de bu sefer, yıllar önce yapmam gereken şeyi yapıp dilinizi kesmeliyim. Ne dersiniz ?‘’ Ava katılan ilk kadındım ve erkek yada kadın kuzenlerime göre en güçlü varis bendim. En çokta da bu yüzden benden nefret ediyorlardı.

Açelya ve Diba aynı anda bir birlerine bakıp çantalarından bıçak çıkardılar.

‘’Uzun bir süre ortalıkta görünmediğin için öldüğünü düşünüp sevinmiştik.’’ dedi Açelya ve yapmacık bir üzüntüyle dudağını buruşturdu. Bu sırada Diba elinde ki bıçağın sivri ucunu boylu boyunca yaladıktan sonra hafifçe gülümsedi ve ‘’Yıllar sonra gelmenin şerefine sana güzel bir karşılama hazırlamak istedik, fakat av zamanı hemen gittiğin için yapamadık ve şu işe bak ki kader bizi tekrar bir araya getirdi.’’

Diba ve Açelya aynı anda konuşarak ‘’Aramıza hoş geldin, kuzen.’’ dediler ve bana doğru koşmaya başladılar. İki kişi oldukları için sırtımı duvara yasladım ve ikisini de önümde tuttum.

Onlar gibi gülümseyerek “Yüzüm yasaklı bölge.” dedim. Buna karşılık Diba ‘’En çokta yüzünü parçalayacağım.’’ diye cevap verdi. Gözlerimi devirirken aralarında vücudu en zayıf olan kişi Diba olduğundan yanımda ki antika vazoyu kaldırarak sert bir itişle Dibaya fırlattım. Tamda beklediğim gibi Diba arkaya doğru sendelerken, Açelya yanıma ulaştı ve elinde ki bıçağı vücuduma saplamak için havaya kaldırdı. Beni öldüremezlerdi ve bende onları, ama bana bir birimize acı dolu yaralar verebilirdik. Çok acı yaralar.

Bıçağı havada yakalayıp sıkıca tuttum . Çok kesindi ve bu yüzden avuç içimi hemen kesip kanattı, ama ben bırakmadım ve bıçağı tutmaya devam ederken. Dirseğimle Açelyanın suratına sertçe vurdum. Bu sırada Açelya bıçağı avucumun içinden çekmek için dirense de yapamadı ve yüzüne üçüncü vuruşumda burnundan kan gelmeye başladı.

Saçını sıkıca tutup yüzünü yüzüme yaklaştırdım. ‘’Biliyor musun senin için yanımda bir bıçak getirseydim, o dünyanın en kör bıçağı olurdu.’’ dedim. Kör bir bıçak, keskin bir bıçağa göre daha fazla acıtırdı.

Saçından tutmaya devam ederken kafasını yukarı kaldırdım ve çenesine kafa attım, bu sırada Diba ise çoktan kendini toparlamıştı ve kardeşinin benden dayak yediğini görünce siniri daha da alevlenmişti. Koşarak yanıma geldi. Ardından kıyafetiyle aynı renkte olan topuklu ayakkabısıyla karnıma serçe vurdu ve ben Açelya’nın saçı ile bıçağını bırakırken serçe arkamdaki duvara çarptım. Vurduğu tekme diyaframa geldiği için kısa bir an nefesim kesildi.

Açelya ise bu fırsatı değerlendirip tekrar bana saldırdı ve bıçağı omzuma saplayacağı esnada ben hızla kenara kaydım. Bıçağın ucu duvara serçe çarparken, hızlı bir hareketle Açelya’nın uzun siyah saçlarından tutup, aynı anda Diba’nın karnına tekme attım ve Açelya’nın kafasını bir kaç kere duvara vurdum. Sersemleştiğini anladığımda ise onu bıraktım ve Dibaya yöneldim. Yıllardır ortalıkta yoktum ve benimle kavga etmeyi özlemiş olmalılardı. Özlemlerini büyük bir zevkle giderecektim.

Bir elimle Diba’nın bıçak tutuğu elini sıkıca kavrarken, diğer elimle boğazını sıktım ve onu merdiven tırabzanlarına doğru sürükledim. Bu sırada boğazımda ki elim nefesini kesmişti ve bıçak serçe yere düşüp merdivenlerden aşağı sürüklendi. Dibayı kalçasına kadar tırabzanın yukarısına çekip aşağı sarkıttım. Korku dolu gözlerle suratıma ve yere bakıyordu. Aslında bulunduğumuz yer fazla yüksek değildi ve onu aşağı atarsam ölmezdi. Hadi bunu test edelim.

‘’Ahsen ?’’ Duyduğum tanıdık sesle gözlerimi Diba’nın kırmızılaşmış suratından çekip, ana girişte ki kapıya doğru baktım.

Siktir !

Burada ne halt dönüyor ?

Nazım, Pars, Ateş ve Murat kapının önünde duruyordu ve Nazım dışında hepsi bana dehşetle bakıyordu.

‘’Ahsen lütfen kuzenini bırak. Bu gün misafirlerimiz var, onları iyi ağırlamalıyız.‘’ dedi Nazım. Misafir mi ?

Şaşkınlıktan Dibayı tutan ellerim gevşedi ve bu yüzden Diba aşağı kata çığlık atarak düştü. Murat eliyle şaşkınlıkla açılan ağzını kapatırken. Ateş ve Pars’ta en az onun kadar şaşkındı ama fazla göstermiyorlardı. Nazım ise sadece gülümsüyordu, çünkü o bunlara alışıktı. Bu Dibayı yada Açelyayı ilk kez bir yerlerden atışım değildi. Diba kollarından destek alarak zorlukla sırt üstü döndü ve bir şeyler mırıldandı. Sesi bana net bir şekilde ulaşmasa da küfür etiğini biliyordum.

‘’Bırak derken bunu kastetmedim.’’ dedi Nazım sakin bir şekilde yerdeki Diba’ya bakarak. Ardından Pars’a doğru döndü. ‘’Bunun için kusura bakmayın Pars bey. Sadece şakalaşıyorlar.‘’ Nazım’ın yüzünde yapmacık bir mahcupluk vardı. Pars bakışları Nazım’ın yüzünden ayrılırken önce yerde ki Dibaya ve sonrada doğru baktı. Bu sırada şaşkınlığımdan yararlanan Açelya boğazıma bir ip dolayıp, beni arkaya doğru çekti ve Pars’ın gözleri de yüzü de kayboldu. Kaşlarımı çatarak boğazımda ki ipi hızlıca çıkartıp, Açelyayı saçından yakaladım. ‘’Bırak beni !’’ diye bağırdı. Kafasını duvara vurduğum için vücudu sersemlemişti bu yüzden de boğazımda ki ipten hızlıca kurtulmuştum ve şimdide bana karşı direnemiyordu.

Bir süre saçından çekiştirerek ileriye doğru yürüttüm ve ardından onu merdivenler doğru ittim. Düşmemek için dirense de dengesini sağlayamadı ve merdivenlerden yuvarlanıp, Pars’ın ayaklarının tam önünde durdu. Bense saçımı düzeltim ve hızlı adımlarla merdivenden aşağıya indim. Yüzümü görmesem de gözlerimin öfke saçtığına emindim.

‘’Sizin ne işiniz var burada !’’ diye bağırdım.

‘’Ahsen lütfen misafirlerime saygısızlık etme. Hem niye böyle kaba davranıyorsun ki ? Ava Pars Alphan’ı getiren kişi sendin. Arkadaş sayılırsınız öyle değil mi ?’’ dedi Nazım. Onu duymuyormuş gibi davranıp Parstan ve diğerlerinden bir cevap bekledim. Pars ayaklarının altında ki Açelyaya kısa bir bakış atıktan sonra ‘’Nazım bey beni yemeğe davet etti.’’ dedi.

‘’Ve sende kabul mü ettin ?’’ diye sordum hızla. Nazım’ın bakışları sertleşmeye başladı, siktirip gidebilirdi çünkü şuanda umurumda falan değildi. Şuanda umurumda olan tek şey, karşımda duran Pars’tı.

‘’Bu kadar konuşma yeter. Misafirlerimiz daha fazla ayakta kalmasın. Lütfen beni takip edin Pars bey. Kızlar sizde hemen toparlanıp yemeğe gelin.’’ dedi ve ilerlemeye başladı. Pars öfke dolu bakışlarımı görmezden gelip, Nazımı takip etti. Murat ve Ateşte bir şey söylemek istiyorlarmış gibi suratıma baktılar, ama hiçbir şey söylemediler ve bir az önce yaşadıkları şoku unutup yüzlerini sertleştirip Pars’ın arkasında gittiler. Bir terslik vardı. Büyük bir terslik !

‘’Sürtük !’’ Ayaklarımın önünde ki Açelyaya baktım ve karnına tekme attım. Açelya’nın nefesi kesilirken, sert adımlarla yemek odasına doğru ilerledim.

Pars neden bu daveti kabul etti ki ? yada Nazım Pars’ı neden yemeğe davet etti ? Bir gün önce Pars babamı öldürmek için yakalamaya çalışmıştı ve şimdi ikisi aynı masada yemek mi yiyecekti ?

Kafamda ki sorular çoğalırken, sinirden tüm vücudumu sıcaklık sardı.

Yemek odasına hızlı bir giriş yaptım ve Pars’ın büyük dikdörtgen masanın en başında oturan Nazım’ın hemen yanında oturduğunu gördüm. Ateş ve Murat ise Pars’ın hemen arkasında ki duvarda ayakta bekliyorlardı. İçeri girince Pars’ı izleyen yüzler bana doğru döndü. Masada en az otuz kişi vardı. Hızlı adımlarla gözlerimi Parstan ayırmadan tam karşısına oturdum. Öfkeyle Pars’ın suratına bakıyordum ama Pars oldukça sakindi. Bir kaç saniye sonra yemek solunun kapısında babam belirdi ve oda sakin bir şekilde hemen yanıma geçip oturdu. Pars, babama rağmen hala sakindi. Babamdan sonra yemek odasının içine Açelya ve Diba girdi ve sessizce sandalyelerine oturdular.

Kısa bir sessizliğin ardından Nazım ayağa kalkıp, eline kırmızı şarap dolu bir kadeh aldı ve altın bıçakla hafifçe bardağa vurdu. Çıkan sesle masada sessizlik oluşurken, herkes Nazım’a doğru baktı. Bense hala içimde bulunduğum durumu ve Pars’ın hareketlerini anlamaya çalışıyordum. Bu yüzden gözlerimi Pars’ın lanet derecede yakışıklı suratına dikmiştim.

‘’Sevgili ailem bu akşam çok önemli bir konuğumuz var. Pars Alphan. Davetimizi reddetmeyip, bu akşam bize katıldığın için ona teşekkür etmek istiyorum ve kadehimi yıllar sonra Alphanlarla aramızda ki düşmanlığı bitirmemize kaldırıyorum.’’ Bakışları Pars’a doğru döndü. ‘’Teklifimizi kabul edip buraya gelerek bizi onurlandırdınız.’’ dedi ve ardından diğer Ar’larda kadehlerini kaldırıp yapmacık bir şekilde gülümsedi. Babam bile kadeh kaldırmıştı ama ben hala sinirle Pars’a bakıyordum.

‘’Bu şeref bana ait. Davet etiğiniz için teşekkür ederim.’’ dedi Pars ve önünde ki kadehi hafifçe havaya kaldırıp içinden bir yudum aldı. Nazım oldukça keyifliydi ve hatta babamda. Nazım tekrar yerine otururken öfkeli bakışlarımı Pars’ın üzerinden çekip, babama doğru baktım. Babama kulağıma doğru eğildi.

‘’Bir kaç saat önce Pars Alphan’ın beni öldüreceğine emindim, ama bak meleğim. Pars Alphan bu akşam buraya benimle bir barış imzalamak için geldi.’’ dedi keyifli sesiyle. Kulaklarım duyduğum sözleri reddediyordu ancak gözlerim çoktan kabul emişti. Parsa doğru döndüm ve duygusuz suratımla tekrar onu izlemeye başladım. İhanetin tatsız tadı her tarafımı sardı.

Bölüm sonu

12 yorum