İçeriğe geç

ANLAŞMA

Bölüm 52 · 14 dk okuma

ANLAŞMA

Bölüm 52

🖤45

AHSEN

Uçağın gri ve beyaz renklerle süslenmiş, modern ve geniş lobisinde, silah dolu bavulumla yürürken tavanda ki sarı ışıkların parlattığı bardaklar ve içkilerle çevrili geniş barın önüne durdum ve barmenden bir tane Long ısland alıp geniş koltuklardan birine oturdum. İçinde bulunduğum uçak çok büyüktü ve fazlasıyla gösterişli bir ev havasındaydı. Ailem zengin insanlardı ve bu zenginliklerini her alanda göstermeyi severlerdi. Sert içkimi yudumlarken, hainin kim olduğunu düşünmeye başladım. Ar’lar arasında sevgi yoktu ama bir birlerine sadık kişilerdir. Ancak bazen, bazı zamanlarda konu güç olduğunda ihanete başvura biliyorlardı. Aklıma hiçbir isim gelmiyordu, çünkü Ar’ların her üyesi çok zeki ve dikkatliydi.

Hemen yanıma birinin oturduğunu hissedince kafamı o yöne doğru hızla çevirdim ve gözlerim yeşil gözlerle buluştu. Gelen kişi kuzenim İskenderdi.

‘’Karanlığın annesi, kötü bir gün mü geçiriyorsun ? Fazla düşüncelisin.’’ dedi İskender.

İçkimi cam masanın üzerine yavaşça koyarak rahatça arkama yaslandım.

‘’Bok gibi bir gün geçirdiğimi görüyorsan sormaman daha iyi olurdu, kuzen.’’

‘’Yoksa aileye ihanet eden kişi sen misin ?’’ diye sordu ve bu sefer gülümsemek yerine, her an saldıracakmış gibi bakmaya başladı. Bu aileye ihanet edecek son kişi İskenderdi. Biraz önce düşünürken Ar’ların arasında her hangi bir sevginin olmadığını söylemiştim ama o an aklıma İskender gelmemişti. O bu aileyi yürekten seven tek kişiydi. İçimde ki karanlık meydan okumak için uyanırken, bense alay eder bir şekilde gülümsedim.

‘’Aile toplantılarını sevmediğimi biliyorsun.’’ dedim sakin bir şekilde. Ar ailesinde bunu bilmeyen kişi yoktu. Bu yüzden sözlerime inanmıştı ve tehlikeli surat ifadesi kaybolsa da, yine de yüzünde azda olsa öfke kalmıştı. İskender diğer Ar’lar kadar zeki olsa da acımasız bir vahşi değildi ama yine de konu aile olunca dünyanın en tehlikeli insanına dönüşebiliyordu. Ve benim ailemi sevmemem onun hoşuna gitmiyordu.

‘’Bir gün bizi seveceksin kuzen. Biliyorum, o günler çok yakında gelecek.’’ dedi ve bara doğru ilerleyip kendine Chianti alıp tekrar yanıma oturdu. Üzerinde slim fit siyah bir takım elbise vardı. Koyu kahverengi saçları özenle şekillendirmişti ve yeni tıraş olduğu belliydi. Davet için özenle hazırlanmıştı ve dış görünüşüne bakılınca bile onun ihanet eden kişi olmadığı anlaşılıyordu.

‘’İstanbul da ne işin vardı ?’’ diye sordum içkimden bir yudum daha alırken.

‘’Bu sıralar babanla iş yapıyorum. Sen gece kulübünü ve aynı zamanda kumarhanesini patlattıktan sonra, güvenlik açığını gidermek için beni uygun gördü. Babanın yeni mekanında benim iznim olmadan kimse nefes bile alamıyor.‘’ Hafifçe sırıttım. Direk dile getirmese de kendi gücünü, benim gücümle kıyaslayıp asla benim koruduğum bir yere zarar veremezsin diyordu. Ne salakça bir düşünce. Konu bensem hiçbir yer güvende olamazdı.

‘’Senin koruduğun mekanı patlatmak bir saatimi bile almaz.’’ Aslında iki yada üç saatimi alabilirdi ama bu aralar babamın mekanını patlatmak gibi bir amacım yoktu.

İskender’in yapılı dudakları yukarı doğru kıvrılırken elinde ki şaraptan bir yudum aldı ve ardından bana doğru yaklaştı. Boşta kalan eliyle yavaşça bacağımı okşamaya başladı. Dokunuşları karşısında yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tuttum.

‘’Biliyorum. Sen istediğin her şeyi yaparsın.’’ İşte yine başlıyorduk. Ar’lar tehlikeli insanları severdi ve bende bir Ar olarak her ne kadar kendimi zapt etsem de tehlikeli tarafımı gizleyemiyordum ve bu da İskender gibi diğer Ar erkeklerinin oldukça hoşuna gidiyordu. İskender beni dudağımdan öpecek kadar yaklaştığında, bavulumu tutup ayağa kalktım.

‘’Kaç kere söylemem gerek ?. Tipim değilsin.’’ dedim. İskender’i çok fazla kez reddettim. Ama inat, hepimizin kanında fazlasıyla akıyordu ve bizler ulaşılması severdik. ‘’Bırak artık beni.’’ dedim ve arkamı dönüp yürümeye başladım.

‘’Senin gibi bir kadını bırakmak aptallık olur.’’ diye bağırdı arkamdan. Hafifçe sırıttım. İskender bir kadının gurunu nasıl okuyacağını iyi biliyordu.

Uçağın üst katına çıktığımda kapısında ismim olan yatak odasına girdim. Fazla büyük değildi ama bir uçağın içinde olmasına rağmen ferah ve rahat gözüküyordu. Ağırlıklı olarak beyaz kullanılmıştı ve içimde bir banyo, iki kişilik yatak, boy aynası ve birde küçük bir dolap vardı. Silahlarımın olduğu bavulu yatağın başına koyarak yatağın üzerinde uzandım. Annemin bir Alphan olduğunu öğrendikten sonra neredeyse hiç uyumamıştım ve Ar’larla karşılaşacağım için dinlenip gücümü toparlamalıydım.

Südyenimin içine sakladığım avuç içi bıçaklarından birini alıp, sağ avucumun içine yerleştirdim ve görünmesin diye de ellerimi karnımın üzerinde birleştirirken sonra sol elimi sağ elimin üzerine koyup bıçağı gizledim. İskender buradaysa başka Ar’larda burada olabilirdi ve onlar ailem sayılsa da tehlikeliydiler. Bu yüzden uyurken bile tetikte olmalıydım. Gözlerimi kapattım ve kendimi uykunun kollarına bıraktım..

Kaç saat uyuduğumu bilmiyordum ama odanın kapısının açıldığını duydum ve gözlerimi açmadan uyuyormuşum gibi yapmaya devam ettim.

‘’Uyanık olduğunu biliyorum kuzen.’’ Bu sesin sahibini tanıyordum, bu Ilgaz’dı.

Gözlerimi yavaşça açtım ve kapının önünde bekleyen Ilgaz’a baktım. Hala avı elinden aldığım için sinirli gözüküyordu. ‘’ Görüşmeyeli nasılsın, kuzen ?’’ dedi genişçe gülümseyerek. Oda tıpkı İskender gibi siyah bir takım elbise giyinmişti ve oldukça şık gözüküyordu. Uzanmaya devam ederken ‘Nasılsın‘ sorusunu görmezden geldim ve ‘’Neden geldin ?’’ diye sordum rahat bir tavırla.

‘’Uçak bir kaç dakika sonra inecek. Sana haber vermeye geldim.’’ Avuç içimde ki bıçağı gizleyerek oturur pozisyona geçtim. ‘’Ne kadarda naziksin, teşekkür ederim.’’ dedim yapmacık gülümsememle. Buraya bunun için gelmediğini biliyordum. Av gününden sonra bana yardım edecek son kişi oydu ve tamda tahmin ettiğim gibi Ilgaz’ın yüzü gittikçe duygusuzlaşırken, hiçbir şey demeden ela gözleriyle, suratıma bakmaya başladı. Avuç içimde ki bıçağı sıkıca tutum. Ilgaz’ın en kötü yanı hamlelerini yapmadan önce, onları belli etmesiydi. Eğer burada bir kan dökülecekse o benim olmayacaktı.

Açıkça ‘’Avını aldığım için hala sinirli misin ?’’ diye sordum gülümsemeye devam ederek. Ilgaz’da benim gibi yapmacık bir şekilde sırıttı. ‘’Hayır, çoktan unuttum.’’ Yalancı.

Bana karanlığın annesi demelerinin bir nedeni vardı. Annem beni dizginlemeden önce bütün Ar’lardan daha karanlık, daha zeki, daha güçlü, daha vahşi ve daha acımasızdım. Bir karanlık gibi duygularım hiçlikten ibaretti ve her hareketimle kötülüğü temsil ediyordum. Şuanda eskiden olduğum kişi değilim ama o kişi hala içimde. Karanlık tarafım yüzümde ki gülümsemeyi yavaşça sildi. Ilgaz’a avına bakan bir avcı gibi bakarken ‘’O halde intikam almak için bana saldırmayacaksan yada başka bir şeyin haberini vermeyeceksen, kapıyı kapat ve git. Çünkü davet için hazırlanma lazım.‘’ dedim. Sözlerim saldırması yada siktirip gitmesi için açık bir uyarıydı.

Ilgaz’ın yumruklarını sıktığını görebiliyordum. Nankör. Onun ve babasının canını çok acıta bilirdim, fakat onları bir kaç yarayla bıraktım. Ama şuanda teşekkür etmek yerine sıkılmış bir yumruk görüyordum.

‘’Aşağıda görüşürüz.’’ dedi ve ardından kapıyı kapattı. Akıllıca bir karar verdi ama içimde ki karanlık bundan pek hoşlanmadı. Çünkü kan ve acı istiyordu.

Gözlerimi devirdim ve yataktan kalkıp elimde ki bıçağı yatağın üzerine bıraktım. Sonra da daha önceden odama getirilen orta boy bavulumu yerden alıp yatağın üzerine koydum ve içini açıp kıyafetlerin arasına kısa bir göz gezdirdim. Bu gün bu davette biri ölecekti ama Ar’lar güzel bir etkinliğe katılıyormuş gibi gösterişli ve pahalı kıyafetler giyinirdi. Onlara ayak uyduracaktım.

Koyu tonlarında ki kıyafetlerimin arasında en çok göze çarpan ve davet ile uyumlu olan kan kırmızısı elbisemi elime aldım. Ardından yüksek topuklu, burnu sivri siyah topuklu ayakkabılarımı da bavuldan çıkartım ve üstümde ki kıyafetleri soyunup kan kırmızısı elbisemi giyindim.

Elbisenin üst tarafı straplezdi ve ince askılıklar vardı. Alt tarafında ise derin bir yırtmaç vardı. Bedenimi sıkıca saran elbisenin içinde seksi ve bir o kadarda kışkırtıcı görünüyordum.

Bavulumun içinden siyah bacak kemerimi alıp, sağ bacağıma bağladım ve az önce soyunduğum pantolonumun içinde ki ipi alıp, kemerin üzerinde ki küçük cebin içine yerleştirdim. Ardından bavulumun içine koyduğum küçük bir tabanca ve avuç içi bıçaklarımdan birini de kemerin arasına sıkıştırdıktan sonra aynanın karşısına geçip, etrafımda döndüm. Sol bacağımda ki yırtmaç fazla derin olsa da, yürürken sağ bacağıma yerleştirdiğim silahlar gözükmüyordu.

Dalgalı saçlarımı tarayıp canlılığını artırmak için krem sürdüm ve biraz daha dalgalandırdım. Saçlarımla işim bitiğinde elime makyaj çantamı ve küçük bir ayna alarak önce yüzümde ki sade makyajdan kurtuldum ve ardından gözlerime keskin siyah bir eyeliner çekip, kirpiklerimi rimelle dolgunlaştırdım ve yüzüme kırmızı anlık sürdükten sonra, kıyafetimle aynı renkte olan kırmızı ruju dolgun dudularıma sürdüm. Yüz makyajım bitince bacağımda ki morlukları kapattım.

‘’Lütfen oturun ve kemerlerinizi bağlayın. İnişe geçiyoruz.’’ Konuşan kişi uçağın pilotuydu. Harika zamanlama. Eşyalarımı toparlayıp bavulumu kapattım. Artık içinde silahlarım olan çantayı yanımda taşıyamazdım, şimdilik vücuduma sakladığım silahlarla idare etmeliydim. Ar’lar her zaman üzerinde silah taşırdı, bu ayıplanmaz yada yanlış anlaşılmazdı. Çünkü hepimize her an tetikte olmamız öğretildi. Fakat benim bavulumda ki silahlar, tetikte olmaktan daha çok herkesi öldürecekmişim gibi bir izlenim yaratabilirdi. Umarım bavulumu açmazlar. Telefonumun ve küçük siyah el çantamı elime alıp odadan çıktım.

Boş bulduğum ilk koltuğa oturduğumda hızlıca etrafa göz gezdirdim. Uçakta sadece üç kişiydik. Ilgaz, İskender ve ben. Kemerimi bağlarken İskender bana doğru baktı ve bedenimi deli gibi arzulayan gözleriyle yavaşça vücudumu inceledi. Ardından kalkıp yanıma geldi ve tam karşımda oturdu.

‘’Her zaman ki gibi muhteşemsin.’’ dedi.

‘’Biliyorum.’’ diye karşılık verdim ve bu sırada uçak iniş yapmaya başladı.

Kafamı sağa doğru çevirip dışarı baktım. Bolu’yu seviyordum. Tarihi binaları ve çok güzel ormanları vardı. Gerçekten muhteşem bir şehirdi. Tek kötü yanı ailem ve insanlığımı yitirten hatıralarıydı. Uçak yere inince, Ilgaz’ın kalkmasını bekledim ve o çıkış kapısına doğru ilerlediği zaman bende ayağa kalktım. Ilgaz acımasız ve tehlikeliydi. Bana arkadan kolaylıkla saldıra bilirdi.

İskender yürürken bir kaç kere arkasını dönüp bana baktı ve uçağın çıkışına nihayet geldiğimizde, temiz havayı ciğerlerime çektim ve merdivenlerden aşağıya indim. Aklıma bir anda av zamanı ve Pars’la buraya gelişimiz canlandı. Sinir bozucu adam. Artık anlaşma yoktu ve artık bir birimizi hiç görmeyecektik ama hala onu düşünüyordum. Aslında şimdiye kadar aklımdan bir an bile çıkmamıştı, sadece onu düşünmekten ve ismini dillendirmekten kaçtım. Çünkü onu her düşündüğümde bana fazlasıyla uzak olan hüzün duygusunu hissediyordum ve bu duyguyu hiç sevmedim. Sanki bir yanım onu bırakmak istemiyordu. O yanımı boğmak istiyordum.

Bir kez daha Pars’la ilgili düşüncelerimi bastırarak zihnimden uzaklaştırdım ve etrafa dikkatlice baktım. Hemen karşımda üç tane Rolls- Royce Phantom vardı. Hepimiz için bir araba. Ilgaz hızlı adımlarla kendi arabasına ilerlerken, İskender kulağıma doğru eğilip. ‘’Eğer istersen yolda sıkılma diye ikimizde aynı arabaya binebiliriz.’’ Çok istekli gözüküyordu ve beni neden arabasına çağırdığını, şehvet dolu gözlerle suratıma bakarken anlamak pekte zor değildi.

Pars’ın çıplak bedenini gördükten sonra seks canlısı olmuştum ve belki de her şeyi unutmak için İskender’in teklifini kabul etmeliydim ama istemiyordum. ‘’Beni düşünmen ne hoş kuzen, ama merak etme tek başıma sıkılmam.’’ dedim ve kendi arabama doğru ilerleyip ters açılan kapısından içeri girdim ve beyaz deri koltuğun üzerinde oturdum. Araba hareketlenip uçak pistinde ilerlerken, koltukların yanına bırakılan içkilere baktım ve küçük viski şişesini alıp kafama diktim. Aile davetinden nefret ediyordum. Hatta annem haricinde ailem sayılan herkesten nefret ediyordum. Gözlerimi kapatıp kafamı koltuğa yasladım. Bu sırada Pars’ın gözlerini gördüm, birde bana o kötü haberi veren seksi dudaklarını.

Çok güzel planlarım vardı ama annemin bir Alphan olması bütün planlarımı mahvetti. Şuanda ise önümde büyük bir bilinmeyen vardı ve bunlardan biride babamın bir sonraki hamlesiydi. Parsla anlaşma yapmamı sağlayan kişi oydu ve bunu yaparken kafasında kurduğu planı artık anlaya biliyordum. Babam bana ‘kazandığını sandığında sana kazanmadığını göstereceğim.’ Gibi bir şeyler demişti. O zamanlar bu kulağıma boş bir tehdit gibi gelmişti ama öyle değilmiş. Babam kendi gözleriyle annemin ailesini büyük bir umutla beklediğimi gören kişilerden biriydi ve aynı zamanda bu umudun nasıl solup gittiğini de görmüştü.

Belen Alphan’ı hesapladığından daha erken buldum ve belki de bu yüzden Ateş ve Murat beni almaya geldiğinde kendisi ortalıkta yoktu. Çünkü kazanmaya çok yakın olduğum biliyordu ve tutulduğum yerden çıkmama izin vererek annemin bir Alphan olduğunu öğrenmemi istedi ve bana kazanmadığımı gösterdi. Çünkü ben babamı tanıdığım kadar, babamda beni tanıyordu ve asla annemin ailesinden yardım almayacağımı biliyordu. Parsla yollarımı ayıracağımı biliyordu. Ama anlamadığım bir şey vardı. Anlaşmanın biteceğini bildiği halde hala neden dışarıda dolaşmam izin veriyordu ? Bu sorunun tek bir cevabı var. Hala büyük bir savaşın içindeyiz ve babam bir şeyler planlıyor. Sanki düşünecek çok az şeyim varmış gibi şimdide babamın planlarını düşünmeye başladım..

Dağın altına kurulu ve tarih kitaplarından fırlamış gibi gözüken büyük malikanenin siyah demir kapısından içeri girdik. Sonbahar ve kış aylarında oldukça korkunç gözüken bahçe, yazın gelişiyle yeşil çimenlerle örtülenmiş ve rengarenk çiçeklerle süslenip canlandırılmıştı. Araba malikanenin önünde ki yuvarlak yolun hemen ortasında duran büyük yılan heykelinin yanından geçip kapının önünde durduğunda. Derin bir nefes aldım. Bu malikanede de fazlasıyla anım vardı ve bunların da çoğu acı doluydu.

Şoför kapıyı açtığında, çantamı tutup arabadan aşağıya indim. Omuzlar dik, baş yukarıda ve gülümse. Bir elimle omzuma düşen saçımı arkaya doğru attım ve araba yanımdan uzaklaşıp giderken, malikanenin camdan ve koyu ahşaptan oluşan büyük kapısına baktım. Bu sırada kapının önünde bekleyen eskortlardan biri yanıma geldi. ‘’Efendim lütfen beni takip edin.’’ dedi ve arkasını dönüp kapıdan içeri girdi. İşte başlıyorduk.

Kendimden emin adımlarım ve yüzümde ki gülümsemeyle içeri girdim. Malikanenin dışı gibi içi de tarih kokuyordu. Her şey hatıralarımda ki gibi aynıydı. Her taraf koyu renklerle süslenmişti ve girişte neredeyse yere kadar uzanan büyük kristal bir avize vardı. Bu malikane toplamda dört kattan oluşuyordu ve içinde 550 tane oda vardı. O kadar büyüktü ki insan içinde kolaylıkla kaybolabilirdi. Bana eşlik eden eskort, geniş merdivenlerin yanından geçip sol tarafa doğru döndü ve dümdüz yürüdü. Etrafı incelerken, aynı zamanda onu takip ediyordum. Duvarlara asılı apliklerin sarı ışıkla aydınlattığı tablolar küçüklüğümde ki gibi beni etkilemeyi başarmıştı. Ailemin belki de tek güzel yanı sanata önem vermeleriydi.

Tavana kadar uzanan ahşap kapının önüne yaklaştığımda, içeride ki kalabalığın sesini duyabiliyordum. Eskort ellerini önünde birleştirip hafifçe başını eğdi. Bense önümde ki kırmızı halının üzerinde yürümeye devam ettim. Artık Ar’ları da görebiliyordum. Hepsi çok şıktı ve ellerinde ki içkilerle, kırmızı örtülü küçük yuvarlak masaların yanında ayakta durarak sohbet ediyordu. Burası büyük bir salondu. Kemerli pencerelerin yanında, tavana kadar uzanan kolonlar vardı ve salonun tavanı melek görselleriyle süslenmişti. Bu eve ve bu insanlara çok zıt bir görseldi ama solona çok hoş bir hava katıyordu.

Evin baş hizmetkarı olan Asaf’la göz göze geldim ve yapmacık bir şekilde gülümsedim. Bu adamı hiç sevmiyordum ve hislerimiz karşılıklıydı. ‘’Ahsen Ar.’’ Geldiğimi haber vermek için isimi mi nazikçe bağırdı. Salonda ki bakışlar bana doğru dönerken, Asaf ‘’ Ilgaz Ar.’’ ve ‘’İskender Ar.’’ diye isimleri söylemeye devam etti. Onların arkamda olduğunu unutmuştum. Yüzümde ki gülümsemeyi silmeden üç basamaklı merdivenden aşağıya indim. Bir çoğu bana baktıktan sonra tekrar sohbetlerine kaldığı yerden devam etmeye başlamıştı, bazıları ise bana bakmaya devam ediyordu ve bu esnada yanıma gelen kişiyi görünce yüzümü buruşturdum.

Saçları özenle şekillendirmişti ve üzerinde yapılı vücudunu gözler önüne seren mat siyah bir takım elbise vardı. ‘’Meleğim, geç kaldın.’’ dedi gülümseyerek ve tepki vermemi bile beklemeden bana sıkıca sarıldı. Babamı karnından tutup itmeye çalıştım ama kolları çok güçlüydü ve bu yüzden onu itmekte başarısız oldum. ‘’Seni çok özledim.’’ diye fısıldadı kulağıma ve ardından bedenimi saran kollarını vücudumdan çekip kenara kaydı, sonrada sağ omzuma dokundu. ‘’Hislerimiz karşılıklı değil.’’ diyerek yüzümü buruştursam da babam dediğimi duymamış gibi davrandı.

‘’Hadi gel masamıza gidelim.’’ Bedenim sinirden ısınmıştı ve babamın yüzüne yumruk atmamak için zor duruyordum. Sert adımlarla babamın işaret etiği yere doğru ilerledim. Omzuma dokunmaması için hızlı yürüdüm. Eli bir süre havada asılı durduktan sonra indirdi. Ve Yuvarlak masanın yanına gelince ikimizde durduk. Babam hala büyük bir heyecan ve özlemle suratıma bakıyordu.

‘’Harika olmuşsun.’’ dedi övgü dolu bakışlarla.

‘’Mide bulandırıcı özgülerini kendine sakla.’’ dedim uyarıcı bir tonla. Biz uzun bir zaman önce düşman olduk ama babam inatla, baba kız ilişkisini sanki hiçbir şey olmamış gibi oynamaya devam ediyordu ve bu fazlasıyla sinir bozucuydu. Babam sözlerimden yine hiç etkilenmemiş gibi yüzüme bakarken. Hemen yanımdan geçen. Kırmızı papyonlu garsonun, tutuğu altın tepsisinin üzerinde ki şampanya kadehlerinden bir tane aldım. Babamda aldı ve o bardağını bana doğru yaklaştırıp.

‘’Kaybedişinin şerefine.’’ dedi ve kadehimi kadehiyle tokuşturmam için bekledi.

Elimde ki kadehle yavaşça babamın kadehine vurdum.

‘’ Ölümüne.’’ dedim ve şampanyamdan büyük bir yudum aldım.

Babam ise şampanyasından içmedi ve masanın üzerine bıraktı. Benden sakladığı sırı yani annemin bir Alphan olduğunu öğrendiğimi bildiği için ‘Kaybetmiş olmanın şerefine’ demişti çünkü Pars’la artık çalışmadığını tahmin edecek kadar zeki ve beni iyi tanıyordu. Bense Pars’ın onu ilk gördüğü yerde öldüreceğini ima ederek ‘Ölümüne’ demiştim. Aslında düşününce anlaşmayı bitirdiğim için kaybetmiş sayılmıyordum, çünkü Pars ben olsam da olmasam da annesinin intikamını almak için babamı öldürecekti ve babam öldükten sonra ben her şekilde kazanacaktım. Annemin yeni öğrendiğim ailesi hakkında o kadar çok düşünmüştüm ki bu gerçeği şuanda idrak ediyordum.

‘’Babanı hafife alıyorsun meleğim. Pars Alphan bana zarar veremez.’’ dedi. Çok emin konuşuyordu. Babam bir şey planlamıyorsa asla bu şekilde emin konuşmazdı. Ancak yine de sözlerimden geri dönmedim.

‘’Pars güçlü ve zeki bir adam ve bu zamana kadar sana zarar vermemesinin tek nedeni annesine bir şey olmaması içindi, ama benim yardımımla annesini geri aldı ve artık seni avlamasını engelleyecek hiçbir şey kalmadı. Sende bunu çok iyi biliyorsun ve zaten bildiğin için Belen Alphan’ın bulunduğu günden beri bir korkak gibi saklanıyorsun.’’ dedim ve babamın keyifli yüzü bir anda soldu. Narsist olduğu için sözlerimi beğenmemişti ama konuşmaya başlamadan önce yüzünde yine büyük bir mutluluk belirdi.

‘’Parsla aranızda ki anlaşmayı bitirdin ama sen hala onun gücünü övüyorsun. Yoksa annenin ailesine, yani Alphanlara duyduğun nefret zamanla yok mu oldu ?’’

Şampanyayı kafama diktim ve serçe masanın üzerine bıraktım.

‘’Onları hala sevmiyorum, ben sadece gerçekleri söylüyorum.’’

‘’Gerçekten ölmemi mi istiyorsun ?’’

‘’Evet.’’

Babamın yumrukları sıkılaştı. Gözlerine hayal kırklığı ve öfke vardı. Birazda hüzün. Sorduğu soruya net ve hızlı cevap vermem hiç hoşuna gitmemişti.

‘’Bana bir düşman gibi bakıyorsun.’’

‘’Çünkü düşmanımsın.’’

‘’Ben senin düşmanın değilim, babanım.’’

‘’Benim için düşman ve baba kelimesi aynı anlamda.’’

Şampanya bardağını masaya vurup kırdıktan sonra, kırık cam parçalarını babamın gözlerine batırma isteğimi dizginlemeye çalışırken arkamı döndüm ve solonun arka bahçesine açılan kapısına doğru yürümeye başladım. Bu gereksiz sohbeti daha fazla sürdürmek istemiyordum. Üstelik bu saçma salonda ki saçma gülüşler en az üç saat sürerdi ve bu yüzdende ihanet eden kişinin ölüm saati gelene kadar, bu malikaneye her gelişimde gizlice gittiğim yeşillik çayıra gidip kafamı dinlemeye karar verdim.

Bölüm sonu

6 yorum