AHSEN
Aile çoğu insan için kutsaldır ama benim için hiç kutsal olmadı. Onları tanımlayan en iyi kelime lanet olurdu çünkü babamın ailesi tam anlamıyla bir bataklık gibiydi. Beni o bataklıkta gören ve çıkarmaya çalışan tek kişi annemdi ama sonra gitti ve beni koca bataklıkta, lanet olası ailemle yalnız bıraktı. Bazen en güçlü insan bile çaresizliği hisseder. Ben ilk ve son çaresizliğimi annem öldüğümde hissetim. Gözlerimin önünde bedeninden akan kanları izlerken, evet işte tamda o an çaresizlik etrafımı sardı. Belki de hayatımda ilk defa ne yapacağımı bilemedim. Ancak biraz zaman geçtikten sonra düşünceler hızlıca zihnimi doldururken bir çıkış buldum. Anemin öldüğü anda nefes benim için artık bir ihtiyaç değil, zorunluluktu. Babamı hastalıklı sevgisi yüzünden çok fazla yargıladım ama ben onun kızıyım ve aynı hastalık bende de vardı. Annemi o kadar çok seviyorum ki onun için ölmeye karar verdim.
Ancak öle bilmem için bir şeyler yapmam gerekiyordu -Annemin istediği şeyleri- ve bunları yapa bilmem için babamdan ve onun ailesinden kurtulmam gerekiyordu. Yani birinin beni bataklıktan çıkarması gerekiyordu. Umut çaresizlere verilen en büyük armağandır. Benim umudum ise annemin ailesiydi. Annem iyi bir insan olduğu için onlarında iyi olduğunu düşündüm ve tıpkı annem gibi karşıma çıkarak beni bataklıktan çıkarmalarını bekledim. Önce günler, sonra aylar ve sonra da yıllar geçti. Hiçbiri gelmedi. Bu süreçte umudum bitmedi ama yörüngesi bir gecede değişti.
Bazen bana ilaç verildiğinde yada işkence gördüğümde gelecekler diye sayıklayarak annemin ailesi hakkında konuştuğum günler olurdu. On beş yaşımdayken bir gün hastane müdürü, baygınken söylediğim sözleri duyarak bana annemin ailesinden birinin beni görmeye geldiğini söyledi ve beni bir odaya kapatıp gecenin sessizliğinde tecavüz etmeye çalıştı. Bunu gizlice yaptı çünkü orada beni seven kimse olmasa da babamdan korkan çok fazla kişi vardı. Beni istediği gibi odanın içinde savurdu. Kıyafetlerimi yırtarak üzerimden çıkardı. Bir elim boğazımı tutarken, diğer eliyle vajinamı okşadı. Bana küfür etti. Salya akan dudaklarıyla yanaklarımı ve dudaklarımı yaladı. Bedenim çocuktu, güçsüzdü ama beynim öyle değildi.
O lanet olası küçük penisini çıkardığı an kurtulmayı başardım ve penisini ağzımı alıp dişlerimle kopardığımda, işte tamda o an umudumun yörüngesi değişti. Çünkü o gün bana benden başka kimsenin yardım edemeyeceğini anladım. O günden sonra kimseyi beklemedim.
Sonra biraz daha günler, aylar ve yıllar geçti. Babam her kaçışımda beni yakalayarak bir öncekinden daha acı verici bir şekilde cezalandırdı ve hastanede kalma sürecimi uzattı. Bütün bunlar olurken, kendime ait umudumu kaybetmedim ama yıllar önce kaybettiğim umut tekrar canlandı. Bir düşman ! Planım buydu. Bu yüzden üstün yeteneklerim ve zekamla babama düşman olan güçlü bir ortak arayışına girdim. Bu o geceden yıllar sonra kendim dışında ilk defa başka birine umut beslememe neden olmuştu. Yine uzunca bir süre bekledim ve sonunda karşıma Pars çıktı. O benim umudumdu. İlk başlarda onu sevmeyip güvenmesem de, onunla anlaşma yaptığım ilk günde bile beni başarıya ulaştıracak kişinin o olduğunu hissetmiştim.
Ha-ha-ha-ha
Gülüyorum çünkü şuan ki durumun son derece komik ve sinir bozucu. Yıllar sonra umut olarak gördüğüm kişi annemin ailesinden biri çıktı. Siktiğimin yıları boyunca gelmeyen annemin ailesi !
Sinirliydim çünkü onlar bu dünyada sevmediğim insanlar listemin en tepesinde yer alıyorlardı ve Parsta onlardan biriydi. Elimde ki kırmızı zarfı avucumun içinde sıkarak kulüpten dışarı çıktım ve bu sırada bir anda parlayan kamera flaşları gözlerimi kamaştırdı. Ellerimle gözlerimi kapatırken başım daha çok ağrımaya başladı ve karşımda ki insanların neden fotoğrafımı çektiğini anlayamadım. Işıkların etkisiyle arkaya doğru bir adım atığımda sert bir şeye çarptım ve hızlıca arkamı döndüğümde Parsla göz göze geldik. Yeni öğrendiğim gerçekle o kadar meşguldüm ki beni takip ettiğini hissetmemiştim. Kamera flaşları karanlık geceyi aydınlatırken, her bir ağızdan farklı bir soru çıkmaya başladı. Ancak ben flaşların etkisiyle parlayan gri gözlerin içinde çoktan kaybolmuştum. Biz kuzendik. Lanet olası bir kuzen !
‘’Pars bey hanımefendi yeni sevgiliniz mi ?’’
‘’Pars bey Hande Alsak’dan ayrıldınız mı ?’’
‘’Hanımefendi isminiz nedir ?’’
Pars sorulara ve kameralara aldırmadan elimi sahiplenici bir şekilde sıkıca tuttu ve önüme geçerek beni kameralardan gizlerken yürümeye başladı. Beni peşinden sürüklerken, korumalar fotoğrafımızı çeken insanları uzaklaştırıp önümüzü açıyordu. Pars bana doğru kısa bir bakış attı. Bu sırada ben boşta duran elimle flaşlardan kaçmaya çalışıyordum. Tekrar önüne döndüğünde ‘’Kameralarınızı indirin.’’ diye emir verdi ve o an herkes tek bir an bile tereddüt etmeden kameraları indirerek fotoğraf çekmeyi bıraktı. Sanki herkes Pars’ın gerçekte bir iş adamından daha fazlası olduğunu biliyor gibiydi. Ondan çekiniyorlardı.
Flaşlar kapanınca çevreyi daha iyi görmeye başladım. Pars’ın gözleri kısa bir an düşünmemi engellemişti ama artık o muhteşem gözlere bakmıyordum, bu yüzden hızlıca kendimi toparladım ve elimi sertçe çekerek Pars’ın beni bırakmasını sağladım. Ardından omuzlarımı dikleştirip kendim yürümeye başladım. Elini bıraktığımda Pars öfkeli gözlerini suratıma diksede hiçbir şey söylemeden benimle beraber yürümeye devam etti ve bu sırada hemen önümüzde Pars’a ait olan siyah bir Jeep durdu. Pars kapıyı açıp arabaya binmemi bekledi ama ben arabaya binmedim ve biraz ilerimde duran taksinin kapısını açıp hızla içine bindim. Ardından taksiye nereye gideceğini söylerken kapıyı kapattım. Şuan da yanımda olmasını istediğim son kişi Parstı.
Taksinin içindeyken dışarıda ki sesler azaldı. Camdan dışarı baktığımda Pars’la göz göze geldik. Kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Onu umursamıyormuş gibi davranarak önüme döndüm ve kafamı arkaya doğru yaslayıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım.
Eve gitmek istiyordum ama taksinin içinde nefes almak her geçen saniye zorlaşıyordu. Bu yüzden Pars’ın mekanından biraz uzaklaştıktan sonra taksiyi durdurup içinden indim. Taksi hızla yanımdan uzaklaşırken bir süre kaldırımın üzerinde durup, mavi şeridin üzerinde bisiklet süren ve koyu ahşap bankların üzerinde oturup sohbet eden insanlara baktım. Ardından ayağımda ki topuklu ayakkabılarımı çıkarıp, kaldırımın üzerinde yürüyerek karşımda ki denize doğru ilerledim. Durduğumda denizle aramda sadece bir adımlık mesafe kalmıştı. Kokusunu ciğerlerime ektim. İğrenç kokuyordu.
Denizin karanlık tarafına bakarken zihnimde ki sesler bir an bile susmuyordu ve gerçeklik algım hala bütün bunların doğru olup olmadığını sorguluyordu. Derin bir nefes aldığım sırada uzun bir zamandır elimde olduğunu unuttuğum kırmızı zarfı fark ettim ve yılan damgalı siyah mührü kırarak içinde ne yazdığını bildiğim halde hızlıca açıp okudum.
Ahsen Ar.
Aileye ihanet edenler affedilmez.
Ar malikanesine bekleniyorsunuz.
Kısa ve özdü. En altında da malikanede olmam gereken tarih yazıyordu. Harika !
Zarfı tek elimle buruştururken çantamın içinde ki sigara paketinden bir sigara alıp yaktım ve sigaramdan derin bir nefes çektim. Rahatlamaya ihtiyacım vardı ama ne etrafta ki insanların mide bulandırıcı gereksiz mutlu kahkahaları, nede dudaklarımın arasında ki sigara beni sakinleştirmiyordu. Sessizlik. Evet rahatlamam için bana bu gerekiyordu.
Çantam ellerimin arasından yere düşerken, dudaklarımın arasında ki sigaradan derin bir nefes daha aldım ve kollarımı hafifçe iki yana açıp, denizle aramda ki kısa mesafeyi kapatmak için öne doğru bir adım attım. Sadece bir kaç saniye sonra denizin soğuk suyu sertçe tüm vücudumu kapladı. Dudaklarımın arasında ki sigara çoktan sönmüş ve parçalanmıştı. İşe yaramadı, rahatlayamıyordum. Cevrede ki sesler kesilse de beynimin içinde ki sesler durmadan konuşmaya devam ediyordu. Öfke daha fazla dayanamayarak dışarı çıktığında elimde ki kırmızı zarfı parçaladım ve tüm gücümle bağırdım ama kafam suyun altında olduğu için sesim duyulmuyordu. Sadece su baloncukları çıkıyordu. Denizin soğukluğu bile beni kendime getiremedi. Ciğerlerim nefes almak için dilenmeye başlarken bağırmayı bırakıp gözlerimi kapattım. Ancak sonra üzerinde bir hareketlilik hissetim ve gözlerimi açtığımda tanıdık bir yüz gördüm. Bu Parstı. Beni omuzlarımdan sıkıca tutup yukarı doğru çekti. Bedenimi ürperten sert dokunuşuna direnmedim. Suyun dışına çıktığımızda Pars hala omuzlarımdan sıkıca tutuyordu ve yüzüme sinirli bir şekilde bakıyordu. Tanımadığım bir çok insan da bizi izliyordu. Murat ve Ateşte buradaydı.
‘’Aklını mı kaçırdın ?’’diye bağırdı. Gözleri endişe içerisindeydi. Siyah saçları anlına dökülmüştü ve gür kirpiklerinden yanaklarına doğru su damlıyordu. Eğer ona sinirli olmasaydım şuanda ne kadar seksi olduğunu söylerdim.
‘’Kaçırmak mı ? Ben bir psikopatım unuttun mu ?’’
‘’Ahsen..’’
Pars’ın sözlerini hızlıca keserek ‘’Aramızda ki anlaşma bitti, beni yalnız bırak !’’ diye bağırdım. Pars gözlerini öfkeyle kıstı ancak hiçbir şey söylemedi. Yanından uzaklaşarak kıyıya doğru yüzdüm ve ellerimle taş zemini tutarak kendimi yukarı doğru çektim. Ateş elini uzattı ama onu görmezden geldim. Su bedenimi sararken yukarı çıkmak zor olsa da, kimseden yardım almadan çıkmayı başardım ve etrafımda ki insanların dehşet dolu bakışlarına aldırmadan, çantamı yerden alıp yürümeye başladım.
‘’Ahsen !’’ Pars’ın uyarıcı sesini duyunca sinirle arkamı döndüm. Oda sudan çıkmıştı ve vücuduna yapışmış ıslak takım elbisesiyle bana doğru yaklaşıyordu.
‘’Şuanda sinirlisin ama anlaşmayı bu şekilde bitiremezsin.’’ Beni neden durdurduğunu anlayamıyordum. Annesini buldu ve benden kurtuluyordu. Sevinmesi lazımdı. Ayrıca evet, lanet olası anlaşmayı sona yaklaşmışken bitirmemem gerekiyordu ama ondan artık yardım alamazdım. Onlardan o kadar çok nefret ediyordum ki içimde ki karanlık büyük bir kibirle ve öfkeyle nefret ettiğim bu insanlardan yardım almayı reddediyordu. Öfke ve kibir Hristiyan dininde yedi büyük günahtan iki tanesidir çünkü kibir aptallıktır ve öfke insanlara hata yaptırır. Ancak bütün bunlar şuanda hiçte umurumda değildi.
‘’Anlaşmanın bana verilen kısmını çoktan yerine getirdim. Sana karşı yapmam gereken hiçbir şey yok, ayrıca artık benimde senden alacağım bir şey yok. Anlaşma bitti.’’ Çok fazla şey söylemek istiyordum ama sustum ve arkamı dönüp yürümeye devam ettim.
‘’ Buna izin vermiyorum !’’ diye bağırdı arkamdan. Yüzümde ki gülümsemem genişledi. Böyle bir anda bile emir vermekten geri durmuyordu.
‘’Senden izin istemiyorum.‘’ Gülüyordum ama kalbim acıyordu. Eğer bunu en başında bilseydim, Parsla anlaşma yapmazdım. Annem ölürken ve ben yıllarca acı çekerken, sessizce bir kenarda bekleyen bu insanlarla anlaşma yapmazdım. Siktir !
‘’Ahsen dur !’’
‘’Kes sessini ve sakın arkamdan gelme!’’ diye bağırdım son gücümle.
Pars tekrar bağırarak. “Ahsen !” deyince sinirle yüzümü ona doğru döndüm ve zihnime hızla hücum eden soruyu sordum.
“Annenin kaçırılmasını neden ailene anlatmadın ? Neden uçak pistinde dayınla karşılaştığımızda benim Cem Ar’ın kızı olduğumu söylemedin ? Belki de başından beri her şeyi biliyordun ve sustun. Gizledin. Şimdide karşıma çıkmış bunu yeni öğrendiğini söyleyip yalan söylüyorsundur. Sana neden güveneyim ?“ Pars’a en çokta bu yüzden sinirliyim. Bana gerçekleri açıklamadan önce bunu yeni öğrendiğini söylemişti ama Pars tehlikeli bir adamdı. Bir yanım ona inanmak istiyordu ama başka bir yanım beni uzun bir zamandır gerçekleri söylemeyerek kandırdığını fısıldıyordu.
“Sana annemin kaçırıldığı neden aileme anlatamadığımı zaten söylemiştim, tek amacım onları bu işten uzak tutmaktı çünkü annem benim sorumluluğumda ve kan dökülmesini istemedim. Ahsen.. Bana güvenmek istiyorsan eğer, sadece gözlerimin içine bak.“
İlk defa Pars’ın duvarlarını kendi isteğiyle indirdiğini gördüm. İlk defa ona bakarken boş bir duvar yerine duygularını görebiliyordum ve gözlerinden doğru söylediğini de göre biliyordum, aynı zamanda beni kaybetmekten korktuğunu da göre biliyordum. Kalp atışlarım hızlanırken yüzümü olabildiğinde duygusuz tuttum. Korku belirsizlikler içindir, oysa Pars beni gerçekleri söylediği an zaten kaybetmişti.
“Sakın arkamdan gelme, Alphan.” dedim büyük bir kararlılıkla ve arkamı dönüp yürümeye devam ettim. Pars dediğimi yapıp arkamda gelmedi ve bir daha da konuşmadı. Bense çıplak ayaklarımla öne doğru atığım her adımda, ölen umutlarım yine zihnimi doldurdu. Küçük bir çocuğun ölen umutlarıydı bunlar.
Güneşin bile girmediği dört duvar arasında yıllarca demir kapıya bakıp, bir umutla o kapı açıldığında işkenceye götürülmek yerine, annemin ailesinin beni almak için geldiğini görmek istedim. Baktığım kapılar değişti ve yüzlerce farklı insan o kapıyı açtı ama hiçbiri onlar değildi. Ve şimdi ise umutlarının katili bizdik diyerek karşıma çıkıyorlardı. En acısı da güçlü bir aile oluşlarıydı. Onlara gelmedikleri için her zaman öfkeliydim ama bir yanım babamın gücüne karşı koyamayacak kadar güçsüz olduklarına inanmıştı. Ancak durum bundan farklıydı. Onlar güçlüydü ve sadece gelmek istemediler.
Parsla aramızda çok büyük bir yaş farkı yoktu ve annemin öldüğü yıllar onunda tıpkı benim gibi bir çocuk olduğunu, bu yüzdende suçu olmadığını elbette biliyordum. Ancak ne olursa olsun o bir Alphan’dı, annemin ailesinden biriydi. Artık ondan yardım alamazdım. Bu onu son görüşüm olacaktı, bir daha onun karşısına çıkmayacaktım ve onunda benim karşıma çıkmayacağından emin olacaktım.
Anlaşma bitti.
Saatlerce ayaklarımın altı kanayana kadar yürüdükten sonra evimin önüne geldiğimde tanıdık bir ses derin düşüncelerimi bozdu.
‘’Ahsen.’’ Duyduğum sesle kaşlarım çatıldı ve yere bakan gözlerimi kaldırıp, karşımda duran Savaş’a baktım. Yüzünde hüzün vardı. Hızlıca arkamı dönüp sokağın her tarafına baktım ve kimseyi görmeyince çantamdan evimin anahtarını çıkartıp, hızla evin kapısını açtım.
‘’Sana buraya gelmemeni söylemiştim ! ‘’ diye bağırdım ve sonra merdivenlerden yukarı çıkıp çantamı yere fırlattım. Savaş ise kapıyı kapattım koşarak merdivenlerden çıktı ve yanıma geldi.
‘’Ahsen duyduğum şeyler doğrumu ? Alphanlar annenin ailesi mi ?’’
Bunu nasıl öğrendiğini sorgulamayacak kadar yorulmuştum. Savaş’ın yüzüne bir kaç saniye duygusuz suratımla baktıktan sonra sadece kafamı onaylar şekilde ileri geri salladım, sonra da şifonyerin üzerinde ki viski şişesini elime alıp kafama diktim ve koltuğun üzerine oturdum. Savaş ise bir süre aynı yerde sessizce bekledikten sonra hemen yanıma oturdu ve elleriyle belimi sararken kafasını göğsümün üstüne koyup sıkıca sarıldı. Ardından fısıldayarak ‘’Söz veriyorum sana anlaşma yapacağın yeni bir düşman bulacağım.’’ dedi yemin edercesine. Derin bir nefes aldım ve gülümsedim. Savaş benim için düşünmeye başladığına göre muhtemelen çok boktan görünüyordum. Ben düşemezdim, düşmemeliydim. Eğer düşersem kimse kaldırmazdı. Savaş’ın anlına dokunup arkaya doğru sertçe ittim.
‘’Bana sarılmayı kes ve bulursan iyi olur çünkü Parsla anlaşmayı bitirdim.’’ dedim. Kalbim acıyordu ama sesim neşeli çıkmıştı. Savaş gözlerini kısıp yüzüme baktı. Yıllardır beraberdik ve Savaş beni çok iyi tanıyordu, bu yüzden muhteşem bir rol sergilesem de onu kandıramayacağımı biliyordum ama yine neşeli rolümü bozmadım. Savaş omzunu dikleştirirken ellerimi sıkıca tuttu. Kıyafetlerimin ıslak olduğunu yeni fark ediyormuş gibi uzun uzun vücuduma baktı, fakat neden ıslak olduğunu sorgulamadı. Sadece acı bir şekilde gülümsedi.
‘’Keşke yıllar önce izin verseydin de annenin ailesini araştırsaydım. Belki de bu gün bunlar olmazdı.’’ diye mırıldandı. Savaşla ben aynı yaştaydık ve on dokuz yaşına bastığımızda o çoktan babamın yanında çalışmaya başlamış ve güçlü bağlantılar kazanmıştı. Ben akıl hastaneden kaçtığımda, Cam gözle beraber Savaşta beni yakalamaya gelirdi ve bizde bu şekilde gizlice görüşürdük. Bir keresinde bana ‘Annenin ailesini istersen bulabilirim.’ demişti. Ona ‘Hayır bulma’ demiştim, çünkü artık onlara ihtiyacım yoktu ve o zamanlar onlara şuanda olduğu gibi çok sinirliydim. Savaş biraz haklı olabilirdi ancak geçmişte verdiğim yanlış kararları sorgulayacak havamda değildim.
Zihinsel olarak fazlasıyla yorgun olduğumdan sessiz kaldım ve Savaşta konuşmayı bırakarak kafasını omzuma yasladı. Bu sefer onu itmedim ve sadece viskiden büyük bir yudum aldım. Uzun süre aynı pozisyonda koltuğun üzerinde sessizce oturduk ve bu sırada viski şişesini tek başıma bitirdim ama bilincim hala yerindeydi. Çünkü vücudum içkiye fazlasıyla dayanıklıydı.
Küçükken babam elime bir kağıt tutuştururdu ve o kağıtlarda her zaman farklı isimler olurdu. Sonrada acı dolu işkenceler başlardı ve babam bu işkenceler esnasında bana ‘Kağıdın içinde ki ismi söyle ?’ diye bağırıp dururdu. İsmi söylememem gerekiyordu ama bunu ilk yaptığı zaman sadece bir dakika dayanabilmiştim ve kağıdın içinde ki ismi söylemiştim. Bunun sonucunda işkence sona ermişti ama bir hafta boyunca farelerin gezindiği karanlık bir odada açlık bırakılarak tutulmuştum. Babam sadece bana işkencelerde hayata kalmayı değil, en acı dolu işkencelerde bile konuşmamayı öğretmişti. Çünkü kimsenin duymaması gereken çok fazla aile sırrımız vardı.
İlk seferimden sonra hiçbir zaman kağıdın içinde ki ismi söylemiştim ve işkencelere dayanmıştım. Ancak bir gün babam artık bu duruma alıştığımı ve bu yüzdende işi zorlaştıracağını söyleyip, aklımın bulanması için bana içki içirmeye başladı. O zamanlar on bir yaşındaydım ve çok çabuk sarhoş oluyordum ama yine de eğer söylersem başıma ne geleceğini bildiğimden kağıtta yazan ismi söylemiyordum. İçkilerden sonra ise dozu biraz daha artırarak uyuşturucu vermeye başladı ve hatta bir süre sonra uyuşturucu bağımlısı oldum. Bir çok insan uyuşturuculardan zevk alır. Bu büyük bir aptallıktı. Bedenim bir dilenci gibi uyuşturucu istese de ben hiçbir zaman uyuşturucudan zevk almadım. Çünkü ben ayık bir kafayla her zaman beynimi kullanmaktan yanaydım.
O zamanlar on bir yaşımda olduğum için bedenim bu zararlı maddelere dayanamayıp yatağa düştüğünde ise, babam bir daha bana bunları vermemişti ve ben uzun bir süre uyuşturucu isteğimi kontrol etmeye çalışıp irademi güçlendirmiştim. Bu yüzden vücudum bir şekilde alkole alışmıştı ve sarhoş olmam için elimde ki şişeden bir kaç tane daha içmem gerekiyordu.
Omzumda uyuya kalan Savaş’a bakıp yanağını okşadım ve ardından yavaşça onu kendimden uzaklaştırarak koltuğa uzandırdım ve yatak odama doğru çıktım.
Annemin bir Alphan olması şokunu sindiremeden birde Ar’lar beni malikaneye çağırmıştı. Varlığını unuttuğum iki ailemin de aynı gün ortaya çıkması ne kadar da güzel !
Orta boy siyah bavulumu yatağın üzerine koydum ve ardından giysi dolamımı açıp kıyafetlerimi bavula doldurmaya başladım. Alphanları reddedip bir daha görmeye bilirdim ama aynı şey Ar’lar için geçerli değildi. Eğer ben onların yanına gitmezsem, onlar beni öldürmek için gelirdi.
Ar’ların davetiye mektubunun her rengi farkı bir anlam taşır. Siyah cenazeyi, beyaz düğünü, yeşil avı, altın rengi gösterişli bir davet yemeğini ve kırmızı ise ihaneti temsil ederdi.
Kırmızı davetiye mektubunu alan Ar’lar en geç 24 saate mektubu onlara getiren adamla birlikte Ar malikanesinde olmalıydı. Çünkü bütün Arlar malikanede toplanana dek hiç kimse ve hatta ihanet eden kişi bile kendisinin yakalandığını bilmezdi. Bu durum ölüm heyecanını artırıyordu. Davete katılmayanlar ise korkak bir hain ilan ediliyordu ve ihanet etmiş gibi kabul görünüp bütün Ar’lar tarafından avlanmaya başlanıyordu. Ailemin güçten sonra dikkatte aldığı diğer konu ihanetti. Bu yüzden davete katılacaktım ve onlara çok farklı şekillerde defalarca kez ihanet etmeme rağmen bu konuda rahattım. Onlara çok küçük bir yaşta ihanet etmeye başlamıştım ve bu zamana kadar da zekam sayesinde asla yakalanmamıştım. Bu yüzden şimdide beni yakaladıklarını düşünmüyordum. Belirsiz tehlikeleri sevsem de, bazı konularda dikkatli davranıyordum ve buda onlardan biriydi.
Kıyafetlerimi ve ayakkabılarımı bavula yerleştirdikten sonra bavulu kapattım ve bu seferde daha küçük bir bavul alıp, makyaj masasının yanına gittim ve sağ en alt çekmeceyi açıp içinden küçük boyutlarda iki tabanca alıp küçük bavulun içine koydum. Ardından yatağımın yanında ki komedinin yanına gidip en alt çekmecesini açtım ve içinden siyah gövdeli kukri ve aynı şekilde siyah gövdeli küçük komando baltamı alıp, onları da bavulumun içine koydum. Sonra giysi dolabımın yanına tekrar gidip, en alt çekmecesini açtım ve taramalı M416 silahım ile ihtiyacım olacak kadar kuşun alıp onları da bavulun içine koydum. Bavulum çoktan dolmuştu ama içine koyduklarım bana yetersiz geliyordu. Ar’lar biyolojik olarak ailem olsa da onlar şeytanın etten ve kemikten elçileriydiler. Ayrıca anlaşmayı yeni bitirmiştim ve muhtemelen babam bunu henüz bilmiyordu ama öğrenmesi an meselesiydi. Bu yüzden olası bir kaçış anı için tedbirli olmam gerekiyordu. Tedbir kelimesi kısa bir an bana Pars’ı hatırlattı ancak kendimi hızlıca toparlayarak işime devam ettim. Makyaj masamın yanına tekrar gidip bu seferde ortada ki çekmeceye açtım ve üç tane el bombası alıp geri kapattım. Bombaları da bavuluma yerleştirdikten sonra bavulun kapağını kapattım. Geriye kalan silahları üzerimde taşıyacaktım, ayrıca Ar malikanesinde ki silahların nerde tutulduğunu da biliyordum ve ihtiyaç halinde onları kullanabilirdim.
Boy aynasında kendi yansımamı görünce, ıslak kıyafetlerimin üzerinde kuruduğunu fark etim. Denize altıladığım için vücudumda ki makyaj akmıştı ve morluklar göz önüne çıkmıştı. Berbat gözüküyordum. Üzerime yapışmış kıyafetleri çıkartıp banyoya doğru ilerledim ve duş kabinin içine girip soğuk suyu açtım. Zihnimi toparlamak ve hatta bir kaç saat önce öğrendiğim her şeyi unutmak istiyordum ama bir türlü olmuyordu. Bir kaç dakika ellerimi kabinin camına yaslayarak ayakta bekledikten sonra, bu durgunluğumun bana hiçbir şey kazandırmayacağını düşünüp omuzlarımı dikleştirdim ve vücudumu yıkmaya başladım. Ancak Pars bir an bile zihnimden çıkmadı. Yaşadığım onca şeyden sonra bunlar hiçbir şeydi. Evet şaşırmıştım, hem de çok şaşırmıştım. İçimde büyük bir kırgınlık ve geçmişte bıraktığım bir kaç acı dolu duygu vardı. Öfkelenmiştim de. Ama bunlar pes etmeme yada yere düşmeme engel değildi.
Omuzlarını dikleştir, başını kaldır ve gülümse. Sadece gülümse.
Banyodan çıktığımda üzerime hızlıca bornoz geçirdim ve ardından yatak odasına girdim. Savaş bavullarımı açmış başında bekliyordu.
Beni görünce ‘’Bunları neden hazırladın ?’’ diye sordu. Tiz sesi ve uykulu gözlerinden yeni uyandığı belliydi. Savaş muhtemelen annemin bir Alphan olduğunu öğrendiğinde hemen yanıma gelmişti ve bu yüzden Ar’ların davetinden habersizdi. Ellimde tutuğum küçük havluyla açık kumral saçlarımı kuruturken, giysi dolabımın önüne giderek bavula koymayıp dolapta bıraktığım bir kaç elbiseye göz gezdirdim ve sonra da içinden siyah paraşüt ceket ve birde paraşüt plazzo siyah kargo pantolonumu aldım. Bu sırada Savaş bana bakıyor ve sabırla bir cevap vermemi bekliyordu.
‘’Ar’lar kırmızı zarf gönderdi.’’ dedim ve Savaş kırmızı zarfın ne anlama geldiğini bildiğinden, bir anda yüzünü korku kapladı.
‘’Ahsen yoksa av da yaptıklarını öğrendiler mi ? Sana Pars’a güvenme demiştim.’’ Tedirginliği hissedebiliyordum ve kelimenin tam anlamıyla Savaş çılgına döndü. Aileme av dışında da ihanet etmiştim Savaş ailemin bunları öğrenemeyeceğini biliyordu bu yüzden aklına ilk av geldi.
‘’Babanın şuanda nerde olduğunu bilmiyorum ama onu hemen bulup haber vermeliyiz.’’ Savaş’ın sözleriyle elimde ki kıyafetleri yatağa fırlattım ve gözlerimi tehlikeli bir şekilde kıstım.
‘’Benim için korktuğunu görüyorum ve bu saçma cümleni de bu yüzden affediyorum ama böyle konuşmaya devam edeceksen burayı hemen terk et. Çünkü ben, sinirlenmeye başlıyorum.’’ dedim. Savaş sözlerimle ne dediğini yeni fark ediyormuş gibi yüzünü buruşturdu. Resmen babamdan yardım alacağını söylemişti ! Ölümün kıyısına bile gelsem o adamdan yardım almam.
‘’Ahsen üzgünüm öyle söylemek istetemedim ama o iblisler seni kırmızı zarfla çağırmışsa bunun iki nedeni vardır. Ya senin yaptıklarını öğrendiler, yada başka biri aileye ihanet etti. Birinci seçeneği düşünmek bile istemiyorum ama eğer oysa babamın bunu bilmesi lazım.’’
‘’Eğer ihanet etiğim öğrenildiyse kendimi sade ben koruyabilirim. Babam hiçbir şey yapamaz.’’ dedim. Babamın gücü umurumda değildi çünkü benim gücüm hepsinin gücüne bedeldi. Ama Savaş her ne kadar sinirimi bozsa da babama haber vermek gibi saçma bir şey yapmasın diye onu sözlerimle rahatlatmak istedim. ‘’Ayrıca Pars avda yaptıklarımı kimseye söylemedi ve söyleyemez de.’’ dedim kendimden emin bir şekilde. Pars istese de kimseye bir şey söyleyemezdi, çünkü benimde ona dair bildiğim bir sır vardı. Babasını öldürdüğünü biliyordum ama Savaş bunu bilmiyordu.
‘’Sen bu kadar emin konuşuyorsan, elinde Pars’a dair bir koz olmalı.’’ Kendimden emin cümlelerimle Pars’ın avı kimseye anlatmayacağını öğrenince kokusu azda olsa kayboldu. Kafamı evet der şeklinde yavaşça salladım ve dolaptan siyah iç çamaşırlarımı çıkartım.
‘’Elinde ki koz ne ?’’ diye sordu.
‘’Bu bir sır.’’ dedim. Savaş’a çok güveniyorum ama psikopatlık genim sayesinde eğer sonunda bir çıkarım olmayacaksa öğrendiğim sırrı kimseyle paylaşmam. Savaş yüzünü buruşturdu ve sıkıntılı bir nefes aldı. Aslında oda söylemeyeceğimi biliyordu ama yine de şansını denemişti.
‘’Tamam söyleme. Seni aşağıda bekliyorum.’’ dedi ve yüzünü buruşturarak merdivenlere doğru hızla yönelip aşağıya doğru indi. Gidene kadar Savaş’ı izledim ve sonra da üzerimde ki bornozu çıkartıp, önce iç çamaşırlarımı ve daha sonra ise uçakta rahat etmek için seçtiğim sportif kıyafetlerimi giyindim. Karnımda ki dikiş yarası ve vücudumda ki morluklar kaybolmaya başlamıştı ama yine de hiç gözükmemelerini tercih ettiğimden makyaj masanın yanına gidip yaralarımı kapatmaya başladım. Bir türlü babamdan alacağım intikamı alamamıştım ama vücudumda açtığı her yaranın bedelini, Pars olsun yada olmasın ağır ödeyecekti. Babama verdiğim savaşı kazanacaktım.
Vücudumda ki yaraları kapattıktan sonra hafif bir göz makyajı yapıp kırmızı rujumu sürdüm ve sonra da çekmecelerden birini açıp iki tane avuç içi bıçak aldım ve ikisini de dolgun göğüslerimin içine yerleştirdim, ardından da hareket edildikçe sıkılaşan ipimi alıp pantolonumun cebine koydum. Bu ipi seviyordum, çünkü iple bağlanmış biri ne kadar çırpınırsa ipte aynı orantıda sıkılaşıyordu. Harika bir işkence silahıydı. İşim bitince makyaj masasından kalkıp yatağın üzerinde olan bavullarımı kapattım ve onlarla beraber aşağıya indim. Savaş ellerini gri kumaş pantolonunun ön ceplerine koymuş, bir sağa bir sola hızlı bir şekilde yürüyordu ve oldukça düşünceli gözüküyordu. Merdivenlerin sonuna gelince bavulları yere koyup bir süre Savaş’a baktım.
Muhtemelen bana bir şey olacağını düşündüğü için hala korkuyordu ve tüm olasılıkları sıralıyordu. Annesi ve babasını çocukken kaybettikten sonra, onun tek ailesi ben ve Cam göz olmuştuk. Bu yüzdende Savaş’ın belki de bu hayata en korktuğu şey sevdiği birini kaybetmekti. Ona babama oynadığım oyunu kazandığımda kendimi öldüreceğimi söylememiştim. Bir kaç kere denemiştim ama o yüzüme büyük bir sevgiyle bakarken kendimi öldüreceğimi söyleyememiştim. Yapamamıştım. Ve hiçbir zamanda bilmeyecekti. O sadece bütün bunları sadece özgür bir hayat yaşamak için yaptığımı bilecekti.
Savaş mert, fedakar, dürüst, bazen cesaretli ve korkusuzdu ama en önemlisi onun temiz bir kalbi vardı ve ben bu kalbi kırmak istemiyordum. Şuanda kazanmaya çok yakındım ama kazanacağıma emin olduğum zaman Savaş’ı bir şekilde benden nefret etmesini sağlayacak ve onu hayatımdan atacaktım. Bilirsiniz kötü karakterler öldüğünde kimse üzülmez. Bu yüzden Savaşa gitmeden önce ölümümü umursamayacağı kadar karanlık yüzümü gösterecektim.
‘’Bir adım daha atarsan seni mahvederim !.’’ diye bağırdım. Savaş sesimle irkilirken yerinde durup kıpırdamadı. Bense yanına gidip iki omzundan da sıkıca tuttum.
‘’Sana söz veriyorum geri geleceğim. Unutma ki onlar şeytanın etten ve kemikten elçileriyse, ben şeytanın kendisiyim. Anladın mı ?’’ Savaş dudağını büzüp kafasını salladı. Başkalarının önünde gözü kara ve serti ama benim yanımda her zaman bir çocuk gibi davranıyordu. Bu hareketleri bazen sinir bozucu olsa da yine de onu her haliyle seviyordum. Konuyu değiştirmeye çalışarak ‘’Bana yeni bir ev bulun mu ? Parsla artık işim bitti ve onun yerini bildiği bir evde artık yaşayamam.’’ dedim.
‘’Sen geri geldiğinde evin hazır olacak.’’ diye cevap verdi.
‘’Güzel. Şimdi dikkatli bir şekilde ikimizde bu evden dışarı çıkıyoruz ve sen beni havalimanına bıraktıktan sonra görevinin başına geri dönüyorsun ve babama karşı kullanacağım her bilgiyi öğrenmeye başlıyorsun.’’ Parsla işim bitmiş olabilirdi ancak babama karşı hala kazanmam gereken bir savaş vardı. Bu yüzden plan kurmak için her bilgiye ihtiyacım vardı.
‘’Tamam.’’
Savaş’ın omuzlarını bırakıp bavullardan birini elime aldım ve diğerini de tam alacakken Savaş daha hızlı davranıp iki bavulluda aldı. Erkeklerin biz kadınlara kırılgan bir eşyaymış gibi nazik davranmasını sevmiyordum. Bu yüzden ona kötü bir bakış attıktan sonra pes ederek bavulları taşımasına izin verdim ve merdivenlerden aşağıya indik. İlk önce ben kapıdan dışarı çıktım ve dikkatlice dar sokağın her köşesine baktım. Kimsenin olmadığına emin olunca Savaş’a gelebileceğini söyledim ve bavulları bagaja yerleştirdikten sonra arabaya bindik.
Havalimanının önüne gelene kadar ikimizde sessizdik. Güneş gözlerimi kamaştırırken kol çantama koyduğum gözlüğümü çıkardım ve son kez Savaş’a baktım. Bana bir veda konuşması yapmamı bekliyormuş gibi bakıyordu. İçimde ki karanlık yüzünü buruşturdu.
‘’Bu bir veda değil, suratıma yavru bir köpek gibi bakma.’’ Tanrım bu bakışına dayanamıyordum.
‘’Yine de anlamlı ve güzel birkaç şey söyleyebilirsin.’’
‘’Hayır.’’
‘’Sadece bir cümle.’’
‘’Hayır.’’
‘’Tamam iki kelime olsun.’’
‘’Hayır.’’
Birkaç saniye sessiz kalıp bir birimize baktık ve artık gitmem gerektiği için bu sessizliği bozdum.
‘’Arabadan sakın inme, bavulları kendim alacağım. Bagajı kaptığımda da hızlıca buradan uzaklaş ve takip edilmediğinden emin ol. Güvenli bir bölgede dur ve bu arabadan kurtul.’’
‘’Tamam.’’ dedi ve direksiyonu tutup işaret parmağıyla yavaşça vururken önüne döndü. Bende inmek için arabanın kapısını açtım. Bu sırada Savaş tekrar konuştu.
‘’Söz verdin Ahsen, geri geleceksin.’’ Sırtım hala ona dönükken. ‘’Geleceğim.’’ dedim ve siyah gözlüklerimi takarak yolcu koltuğundan indim. Savaşa yandan baktığımda gözlerini benden kaçırdı. Ben gittiğimde ağlayacağına emindim. Ağzımı açıp bir süre oynattım ve en sonunda derin bir nefes alıp ‘’Seni seviyorum.’’ dedim. Bu kelimeyi birine karşı yıllardır kullanmadığım için söylerken garip çıkmıştı.
Lanet olası köpek bakışı !
Hızlıca arabanın kapısını kapatıp bagaja doğru ilerledim. Savaş’ın şuanda mutluluktan havalara uçtuğunu biliyordum. Onu seviyordum, bunu oda biliyordu ama benden bu kelime çok sık duymazdı. Hiç duymazdı.
Bavullarımı aldığımda, bu sırada etrafa da bakıyordum. Takip edilmiyorduk. Bagajın kapısını kapattım ve Savaş dediğimi yapıp, arabayı çalıştırdı ve hızla yanımdan uzaklaştı. Göz önünden kaybolana kadar onu izledim ve sonra da bavullarımı elime alıp havalimanının yanına doğru ilerledim. Kimliğim yanımda değildi ve her hangi bir uçak bileti satın almamıştım, çünkü bunlara ihtiyacım yoktu. Ar’ların özel uçağında yolculuk yapacaktım. Güvenliğin önüne gelince durdum. Karşımda otuzlu yaşlarında hafif tombul siyah saçlı bir kadın güvenlik görevlisi vardı.
Etrafıma dikkatlice bakıp bana eşlik edecek korumayı bulmaya çalıştım ve bir kaç saniye sonra Ahsen Ar yazılı kocaman kırmızı pankartı, elinde tutan adamı fark ettim. Davetiye kartını getiren adam bu olmalıydı. Bavullarımı tekrar tutarken güvenliğin yanından geçip gittim ve bu sırada kadın. ‘’Hanımefendi durun, bu şekilde geçemezsiniz.’’ diye bağırdı. Ama ben durmadan yürümeye devam ettim ve korumanın yanına gelince gözlüklerimi çıkartım. Bu sırada arkamda gelen kadın çoktan durdurulmuştu. Ar’lar her zaman yanına silah taşırdı, çünkü çok fazla düşmanımız vardı ve ayrıca her an insanlara zarar verecekleri aletleri üzerlerinde taşımayı severlerdi. Bu yüzden havalimanı gibi bir çok yerde güvenliği geçmemizi sağlayan adamlarımız vardı.
‘’Hoş geldiniz Ahsen hanım.’’ Genç ve yakışıklı bir korumaydı. Yüzü sakalsız ve pürüzsüzdü ama koyu kahve gözlerinin yanında küçük bir bıçak yarası vardı. Gözlüğümü tekrar taktım. Hoş kelimesi şuanda bulunduğum durumdan oldukça uzaktı.
‘’İsmin ne ?’’
Koruma sorduğum soruyla bir an afalladı, çünkü Ar’lar yanında çalıştırdıkları insanlara bir hayvan gibi muamele yapıp bir çoğunun ismini sormaz yada bilmezdi. Kendileri dışında ki insanlar önemsizdi ve önemsiz insanların isimleri öğrenmek gereksizdi. Bu davranış özelliği bende de vardı.
‘’Tolga.’’ diye cevap verdi.
‘’ Tolga. Güzel bir isim. Hadi beni evime götürecek lanet olası uçağa götür Tolga.'' dedim ve içinde kıyafetlerimin olduğu bavulu arkamda bırakırken, sadece silahlarımın olduğu bavulumu yanıma aldım ve yürümeye başladım. Çok geçmeden Tolga adımlarını hızlandırarak önüme geçti ve bana yolu göstermeye başladı.
Cehenneme gitmek için ölmek gerekmiyor, bir uçağa binmek yeterli.




