AHSEN
‘’Yıllar önce ölümle tek taraflı bir anlaşma yaptım ve bu anlaşmanın gerçekleşmesi için üç kural koydum.‘’
Psikopat, acımasız, güçlü ve insanları öldürmekten zevk alan Ar ailesinin içinde doğdum. Beni her şeyden çok seven babam, beni düşmanlarından korumak için etrafı kanlı ve altın parmaklıkları olan büyük bir kafesin içinde herkesten saklarken. Aynı zamanda Ar ailesine yakışır bir şekilde karanlığın içinde büyüttü. Bana, acımasızlığı, nefret etmeyi, intikam almayı, öldürmeyi, güçlü olmayı, korkusuzluğu yada bir cesedi nasıl ortadan kaldırabileceğim gibi şeyler öğretti. Karanlığın içerisinde doğmuştum, karanlık bendim. Ancak bu koca karanlığın içinde çoğu zaman beni bir canavar gibi görse de, ruhumu aydınlıkta tutan annem vardı. Evet, o benim koca karanlığımın içerisinde ki tek ışığımdı.
Sevgi, merhamet, alçak gönüllülük, affetmek, öldürmemek yada düşünceli olmak. Bunlar, bana annemin öğrettiği şeylerden sadece bazıları. İlk başlarda bu kelimeler benim için anlamsızdı. Çünkü annem çoğu zaman beni bir canavar olarak görse de, onun çocuğu olduğum için bazen canavar ve bir psikopat olduğumu unutarak zehirle yada boğarak öldürmek yerine iyi bir insan olmam için çabalardı ve bana insana özgü davranışları öğretmeye çalışırdı. Babamın öğrettikleri acı verici olsa da kolaydı ama annemin öğrettikleri çok zordu. Çünkü ben psikopattım. Ahlaki değerlerim yok ve duygusal yönden acımasızım. Empati eksikliğim var, bencilim. Yaptığım hiçbir şeyden pişmanlık duymam. İstediklerimi elde etmek için karşıma çıkan her insanı manipüle ederek kandırırım. Suç eğilimli bir varlığım. Ancak bütün bunlara rağmen annem psikopat olduğum gerçeğini arada bir unuttuğu gibi, bir zamandan sonra bana da unutturdu ve ben kendime rağmen, annemin bana öğrettiği zor şeylerden ilk önce sevgiyi öğrendim. Sevgiyi öğrendikten sonra ise, gerisini de sevgi için öğrendim. Bu yüzden de arafta kaldım. İyilik ve kötülük herkesin sahip olduğu bir şeydir ama hiç kimse ikisini de zihninde aynı anda yaşatamaz. Bir taraf her zaman daha basındır ve bu yazılı olmayan bir kuraldır. Benim en baskın tarafım karanlıktı, kötülüktü. Fakat ben annem için aydınlığı ve iyiliği de zihnimin içine soktum ve yazılı olmayan bu kuralı yıkıp arafta kaldım. Çünkü karanlığımı ve babamı sevdiğim gibi, annemi de seviyordum ve onunda beni sevmesini istiyordum.
Annem için insan öldürmezken, babam ve içimde ki karanlığımı doyurmak için resim çizip hayvan öldürdüm. Annem için çiçekleri yavaşça okşayarak sevmeyi öğrenirken, babam ve içimde ki karanlık için işkence yapmayı öğrendim.
Her iki tarafta benim için vaz geçilmeyecek kadar önemliydi. Bu yüzden her ikisini de dengede tutmaya çalıştım. Yapamadım. Ve bir gün bu karanlığım annemin ölümüne sebep oldu. Sevdiğim bir taraf, sevdiğim diğer bir tarafı öldürdü. Ve o gün, bende öldüm. Çünkü ben kendimden nefret ettim ama kendimden nefret etmemi sağlayan annemi çok sevdim.
Her şeyi onun için yaptım.
Her şeyi lanet olası sevgi için yaptım.
Şimdilerde ise bu sevgi büyük bir acıya dönüştü. Günler ilerlemiyordu. Artık bütün günler annemin öldüğü gündü. Ve ben bu anlamsız günleri bitirmek istiyordum ama son nefesini verirken bile bana ‘Canavar’ diyen annemin, öldüğümde bile beni kabul etmeyeceğini düşünüp, korkuyordum. Oysa ben hiç korkmazdım. Ben.. Ben sadece sevdiğim gibi sevilmek istiyordum. Bu yüzden bu konuyu çok düşündüm, delirecek kadar çok. Sonra bu korkumu ortadan kaldırmanın bir yolunu buldum ve ölümle bir anlaşma yaptım. Annemin bu hayata en çok istediği üç şeyi yaparak ölecektim. Bunu onun için yapacaktım.
Birincisi babamdan kurtulup özgür olmak istemişti.
İkincisi, babam gibi insan öldürmeyi seven bir sadist ve psikopat olmamamı istemişti.
Üçüncüsü ise, ölmemi istemişti.
Evet, annem nefes aldığı her gün ölmemi dilemişti. Çünkü her ne kadar onun için, ruhumu öğrettiği gibi aydınlık tarafta tutmaya çalışsam da, karanlığımı hiçbir zaman gizli tutamadım. Oda beni bir canavar olarak görmeye devam etti.
Bu yüzden annemin yaşarken yapamadığı şeyi yaparak babamdan kurtulup özgür olacağım, insan öldürmeyeceğim ve bu iki şeyi yaptıktan sonra ise annemin son isteğini de yerine getirerek kendimi öldüreceğim. İşte belki bütün bunları yaptığımda beni kabul eder ve bu sefer bana ‘Canavar’ demek yerine ‘seni seviyorum’ der. Buna ihtiyacım vardı. Bu cümleyi annem yaşarken duymayı çok isterdim ama hiç duymadım. Gerçi, öldükten sonra annemi görür müyüm bilmiyorum. Sadece görmeyi umut ediyordum.
Benden gerçek sevgiyi ve insanlığı saklayan tanrı, umarım öldüğümde annemi bana verir.
Farkındayım, ölmek için çok gencim ama yaşamak için artık bir nedenim yok. Zaten ruhen çoktan ölmüş ve geriye sadece bu ölümü gözler önüne sermek kalmıştı. Ayrıca yaşamayı sürdüreceğim muhteşem bir hayatım da hiç olmadı ve boktan hayatımı aydınlatan tek kişide öldüğü için, bana verilen bu hayattan vazgeçmem kolay oldu.
Bir kaç gün önce insanların sadece vücuduna derin yaralar aldığında öldüğünü düşünürdüm. Meğerse ölümü çok küçük bir kalıba sığdırtırmışım. İnsan nefes almaya devam ederken de ölebiliyormuş. Vücudunda görünmez keskin yaralar oluşabiliyormuş. Aldığı her nefes, cehennemin ateşinden daha çok can yakabiliyormuş.
Yaptığım şey bir aptallıktı ama zaten sevgi çoğu zaman zeka aramaz.
Ben bir avcıyım. Ben yaşamın baş düşmanıyım. Ve artık tek bir şey avlıyorum. Kendimi.
Kafamı yerden kaldırıp babamın elinde ki kanlı sopaya baktım ve ağzımdan akan kanlarla genişçe gülümsedim. Annemin isteklerini yerine getirdikten sonra öleceğimi babama da söylemiştim. Tabi insan avında yaptığım şeyleri öğrenmesin diye annemin ikinci isteğini söylemeyip, kendi isteğimle artık insan öldürmeyeceğim yalanını uydurmuştum. Bu fikrimden hiç hoşlanmamıştı ve bundan vaz geçmem için bir aydır işkence yapıyordu. Bu durumdan şikayetçi değildim. Vücudumda ki ağrılar, az da olsa mahvolan ruhumu hissetmemi engelliyordu.
‘’Banu’nun istediği hiçbir şeyi yapamazsın. Bana tek başına karşı gelemeyeceğini çok iyi biliyorsun. Buna gücün yetmez !’’ Sırt üstü yatıp karnımı tuttum ve bana büyük bir öfkeyle bakan babama baktım.
‘’Yalnız değilim, annemin ailesi de var. Senin için gelecekler ve bana yardım edecekler.’’ Konuşmakta zorlanıp bir kaç kere öksürmüştüm. Babam sözlerimden hoşlanmamış olacak ki elinde ki sopayla karnıma sertçe vurdu. Kafam öne doğru havalandı ve kan kustum. Bedenim acı içinde kıvranıyordu.
‘’Onlar.’’ Karnıma tekrar vurdu. ‘’Gelmeyecek.’’ Bir kere daha vurdu. ‘’Onları tanımıyorsun bile !’’ Son cümlesinden sonra iki kere kafama vurdu. Gözlerim kararırken, kulaklarım çınladı ve kısa bir an nefesim kesildi. Uzandığım zemin bir salıncak gibi sallanıyordu.
Kulaklarım çınladığı için babamın ne dediğini çok az duyuyordum. ‘’G-geldikleri z-zaman kim olduklarını öğrenirim.’’ dedim zorla. Babamın vuruşları hızlandı ve bense ağzımdan kan kusa kusa kısık çığlıklar atmaya başladım. Ama yüzümde büyük bir gülümseme vardı.
‘’Asla gelmeyecekler ve sen tek başına kaybedeceksin meleğim !’’ Elinde ki sopayı duvara fırlattı ve saçımı sertçe tutup yüzümü yüzüne yaklaştırdı. Gözlerim istemsizce kapanıyordu ama kendimi zorlayarak açık kalmalarını sağladım ve babamın etrafa alevler saçan yeşil gözlerine baktım.
‘’Oynamak mı istiyorsun meleğim ? Tamam oynayalım ! Bu günden sonra tek başına olacaksın. Hiçbir zaman sıcak bir evin olmayacak, her gün işkence göreceksin ve güneş ışığına muhtaç yaşayacaksın. Benden daha zeki olduğunu düşünüp baş kaldırmayı düşündüğün için de seni akıl hastanesine sürgün ediyorum. Orda sana öyle şeyler yapacaklar ki, aklını kaybedip buraya geri gelmek için yalvaracaksın. Ölmemek için yalvaracaksın !’’ Babamın dediği her şeyi yapan bir insan olduğunu biliyordum ama söylediği hiçbir şey beni korkutmadı ve aksine heyecanlandım. Ne yaparsa yapsın ben kazanacaktım, asla istemediğim bir şeye boyun eğmeyecektim. Avcılar boyun eğmez !
Ağzıma tekrar dolan kanı babamın yüzüne tükürdüm. Kanlar babamın geniş anlından burnuna doğru yavaşça akarken genişe gülümsedim.
‘’Akıl hastanesi mi ? Hiç yaratıcı değilsin baba.’’ Yargılar şekilde yavaşça başımı sağa sola salladım. Bu sırada da son gücümü harcamıştım. Vücudum artık uyanık kalmak istemiyordu ve etraf git gide kararırken kafam arkaya doğru düştü.
Beş ay sonra.
Karşımda duran iki görevli soluklanmama bile izin vermeden bana doğru koşarken bende onlara doğru koştum ve bana en yakın olan görevlinin yumruklarından ustalıkla kaçarak, kalın boğazını sıkıca tuttum ve kafasını duvara vurmaya başladım. Minik ellerin boğazını tutmakta zorlansam da, o kadar sert vuruyordum ki beyaz duvar saniyeler içerisinde kanla kaplandı. Bu sırada diğer koruma arkadan saçımı tutup beni kendine doğru çekti ve ben hızla ona doğru dönerken yüzünün yanına sert bir yumruk attım. Vuruşumla saçımı tutan elleri gevşedi ve bir sonra ki hamlemle de bacak arasına sert bir tekme attım. Yakın dövüş konusunda uzun yıllar boyu eğitim aldığım için nasıl vurulacağını ve nelere dikkat etmem gerektiğini biliyordum ancak karşımda ki adamlar benden oldukça büyük ve iriydiler. Onlara attığım her yumrukta aslında sadece onlara değil kendime de zarar veriyordum. Son vuruşumda işaret parmağımın yerinden çıktığına emindim ancak adrenalin her tarafımı sardığı için kırılan parmağımın acısını çok fazla hissetmiyordum. Koruma İngilizce konuşarak.’’ Oruspu.’’ dedi ve çürük dişlerini sıkarak yere düşüp acıyla kıvrandırmaya başladı. Bana küfür ettiği için kafasına sert bir tekme attıktan sonra tekrar soğuk koridorda koşmaya başladım.
Uzun bir süredir karanlık bir odada tutulduğum için güneşe yaklaştıkça gözlerim yanıyordu ve bu yüzden gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Hızımı artırıp çıkış kapısının önüne yaklaştığımda genişçe gülümsedim, ancak kapıdan dışarı çıkamadan biri beni omzumdan tutup arkaya doğru çekti ve vücudum sırt üstü yere düştü. Sırtımda bir kaç çıtırtı sesi gelirken yerde kıvranmaya başladım.
Bu sırada altı tane koruma etrafını hızlıca çevreledi. Derin bir nefes alıp ayağa kalmaya çalıştım fakat yüzüme büyük bir öfkeyle bakan görevliler dizlerinin üzerine çöküp vücudumu sıkıca tutular ve ayağa kalkmamı engellediler. Bu sırada başka bir görevli ise bu durumu fırsata çevirerek bileklerime plastik kelepçe bağladı. Yüzüme düşen saçlarımı üfleyerek yüzümden uzaklaştırırken direnmeyi bıraktım ve yorgun bir nefes verdim. Ardından kafamı yere yasladım ve bu sırada gözlerim hemen tepemde duran korumayla buluştu.
Pantolonundan siyah kemerini çıkartıp, konuşmama bile izin vermeden kemeri hızlıca boynuma doladı ve beni bir köpek gibi peşinden sürüklemeye başladı. Vücudum hala gelişme aşamasındaydı ve zayıftı. Bu yüzden bedenimi yerde sürüklerken hiç zorlanmıyordu. Arkaya doğru çekildiğim her an boğazımı saran kemer daha çok sıkılaşıyordu ve bu durum nefes almamı zorlaştırıyordu. Kelepçeli ellerimle kemeri tutup çekmek istedim ama kemer o kadar sıkıydı ki parmaklarımı arasına bile sokamadım ve bacaklarımı sertçe yere bastırarak direnmeye çalıştım. Bu seferde görevli daha sert bir şekilde beni arkaya doğru çekti ve canım daha çok acıdı. Kurtulamayacağımı anladığımda direnmeyi bıraktım. Koridorda ki doktorlar ve diğer görevliler gözlerini çevirip, ben yokmuşum gibi davranıyorlardı. Üç maymun gibiydiler; Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Babam onlara çok fazla para vermiş olmalıydı.
Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen koridorun sonuna geldiğimizde, boğazıma kemerini dolayan görevli beni omuzlarımdan tutarak merdivenlerden aşağıya attı. Kelepçeli ellerim ani bir refleksle başımı kapatırken, vücudum kısa bir an havalanıp teker teker her merdiven basamağına çaptıktan sonra zeminle buluştu. Vücudum on adam tarafından ölesiye tekmelenmiş gibi yanıyordu. Özelliklede kaburgalarım.
Görevliler merdivenden inip yanıma ulaştığında tekrar boğazımda ki kemeri tutup sürüklemeye başladılar. Bodrum katına gelmiştik. Boğazımdan anlamsız sesler çıkarken bir süre daha sürüklendim ve ardından işkence yapacakları odaya ulaştık. Boğazımdaki kemeri çözüp vücuduma bir kaç kere tekme attılar. Acı çektiğim için bağırmak istiyordum ama kendimi tuttum.
Görevlilerden biri İngilizce konuşarak. ‘’Bir daha sakın kaçmaya kalkma ! Senin yüzünden baban bizi öldürecek.’’ dedi sinirle. Görevli elinde ki kemerle bana vurmaya hazırlanırken kahkaha atmaya başladım ve bu kahkaha o kadar acı doluydu ki, koruma kemeri tutuğu elini durdurup vurmaktan vazgeçti.
‘’Vur !’’ diye bağırdım boğazımı yırtarcasına ve ardında kahkaha atmaya devam ettim. O kadar çok dayak yemiştim ki en sonunda dayak arsızı olmuştum ama Türkçe konuştuğum için beni anlamadılar. İngilizce biliyordum ama şuanda ülkemden çok uzakta olsam da alışkanlıklar hemen bırakılmıyordu.
‘’Yatağa bağlayın. Belli ki bu günlük dozunu almadan akıllanmayacak.’’
Görevliler yerde ki vücudumu taşıyarak beyaz çarşaflı yatağın üzerine yatırdılar. Merdivenlerden yuvarlandığım için vücudum çok acıyordu ve onlara karşı direnemiyordum. Zaten dirensem de bir anlamı olmazdı, sadece daha çok acı çekerdim.
İşkence sırasında hareket etmeyeyim diye yatağa bağlı olan deri kelepçeleri göğsüme, kalçalarıma ve bacaklarımın üstünde serçe bağladılar. Sonra da bileklerimde ki plastik kelepçeleri çözüp, işkence aletlerini baş ucuma yaklaştırdılar. Ne yapacaklarını anlayınca yüzümü yapmacık bir üzüntüyle buruşturdum.
Korumalardan biri dişlerim kırılmasın diye beyaz bir bez parçasıyla yanıma yaklaştı ve daha önceden birinin parmağını ısırarak ciddi bir hasar bıraktığım için, hızlı ve dikkatli bir şekilde bez parçasını ağzımın içine tıkıştırıp hemen yanımdan uzaklaştı. Bu günde başarısız olmuştum ama biliyordum ki bir gün kaçmayı başaracaktım ve o gün geldiğinde, ruhlarını parayla satan bu görevlilere bana yaptıkları her şey için cezalandıracaktım.
Mavi gözlü erkek görevli elinde ki ucu çelik çubuklardan birini kafamın sağına ve diğerini ise sol tarafıma bastırdı. Elektriği henüz hissetmesem de anlımdan terler akmaya başlamıştı ve vücudum kasılıyordu. Bu işkenceden nefret ediyordum, çünkü beynimi uyuşturuyordu ve en az iki gün duvara boş gözlerle bakmamı sağlıyordu. Tabi birde dayanılmaz büyük bir acısı da vardı. Vücudumda ki bütün sinir damarlarını hissediyordum.
‘’Kafasını duvara vurarak kırdığın kişi benim abimdi ve bunun bedelini çok ağır ödeyeceksin.’’ Yüzünde ve sesinde büyük bir öfke vardı. ‘’ Voltajı artır.’’ diye emir verdi. Makinenin başında bekleyen adam hızlıca diğer görevlilere baktıktan sonra konuştu. “Jack bu sadece on üç yaşında küçük bir kız. Bu kadar voltaja dayanamaya bilir. Biz yine her zamanki seviyeden verelim.”
Jack sinirle konuşan adama bakıp “Kes sesini Alex, sadece dediğimi yap. Bu çocuk falan değil, bildiğin şeytan !” diye bağırdı. Odada ki diğer adamların ondan çekindiği belliydi.
Gözlerimi kapattım ve dişlerimle ağzımda ki bezi sıkıp, yaşayacağım acıya kendimi hazırladım.
Asla pes etmeyip her gün kaçmaya çalıştığım için, babam akıl hastanesinde ki sürgün süremi uzatıyordu. Bu yüzden hala bu lanet olası yerde işkence görüyordum. Fakat bu durumda olmamın tek nedeni bu değildi. Günler, haftalar ve hatta aylar geçmesine rağmen büyük bir umutla onların gelmesini bekledim ama annemin ailesi tıpkı babamın da dediği gibi asla gelmedi. Eğer onlar gelseydi, bu gün olduğu gibi tıpkı diğer günlerde de işkence görmez ve babama karşı gerçek bir mücadele verirdim. Fakat şuanda onlar geldiğinde babama neler yapacağımı değil de, neden gelmediklerini düşünüp duruyordum ve aklıma gelen ilk şey ise Cem Ar’ın çocuğu olduğum için bana yardım etmek istememeleriydi. Aslında annemin intikamını aldıkları sürece bana yardım etmemeleri pekte umurum da değildi. İşkencelere alışıktım.
Ancak babam her ay düzenli bir şekilde karşıma çıkıp halime gülerken, onların babamdan intikam almadıklarını da görüyordum. Belki de annem yanılıyordu ve ailesi o kadar da güçlü değildi, yada belki de annemin ölümü onlar için hiçbir şey ifade etmiyordu. Zaten annem yaşarken bir kere bile onun yanına gelmemişlerdi. Düşüncelerime gömülmüşken bir anda gözlerim yuvasından çıkacakmış gibi açıldı ve tüm vücudum keskin bir acıyla titremeye başladığında, unuttuğum işkenceyi vücudumun her tarafı acı bir şekilde yanarken hatırladım.
Tavanda ki beyaz ışık git gide büyüyordu. Kalbim aniden hızlanırken aniden de yavaşlıyordu. Vücudum bir kısmı çoktan karıncalanmaya başlamıştı ve beynim patlıyormuşçasına kafam ağrıyordu. Sanki bütün bedenim küçük bir iğne deliğinden geçiriliyormuş gibiydi. Bu öyle bir acıydı ki, babamın dediği gibi yalvara bilirdim ve ama ben yalvarmamak için dişlerimi daha çok sıkıp ağzımı kapattım.
Pes etmeyecektim, asla !
Rutubet kokan odanın içini inlemelerim doldururken. Acıdan bayılacağımı anladığım da rahatladım ve gözlerimi kapattım.





