AHSEN
Hava kararmaya başlamıştı ve biz son derece lüks ve gösterişli bir otellin, çöp kokusu sinmiş arka sokağına bakan demir kapısının önüne gelmiştik. Otelin girişinde ki kırmızı halıdan yürüyerek de içeri görebilirdik, fakat ön taraf hem çok fazla koruma vardı ve hem de üyeleri silah sesleriyle tedirgin edip kaçmalarını istemiyordum. Onları hiç beklemedikleri bir anda selamlamak istiyordum. Bu yüzden de Murat bağlantılarını kullanarak arka tarafın güvenliğini azaltmıştı ve biz arkamda ki koruma ordusuyla beraber, kimsenin ruhu bile duymadan, içeri girecektik. Planın tamamı bana aitti. Murat ve Ateş ise sadece otelin güvenliği hakkında bir kaç bilgi vermişti ve bağlantılarını kullanarak içeriye kolay bir şekilde girmemizi sağlayacaklardı. Hala babam için çalışan bir haninin var olduğunu baş şüpheliler de Ateş ve Murat'ın olduğunu düşürsek onlarla hareket etmem pek akıllıca değildi ama başka seçeneğimde yoktu. Önünde durduğumuz demir kapı içerden açılıyordu ve bu yüzden bir süre içerde ki adamımızın kapıyı açmasını bekledik. Kapı dakikalar sonra açıldığında ise hızlıca içeri girdik.
İşkence görürken halat bağlanan ayağım daha çok sızlamaya başlamıştı, fakat ben acıma rağmen hiç topallamadan yürümeye devam ediyordum. Mükemmel olabilmek için bazen acı çekmek gerekir. Ateş solumda ve Murat ise sağımdaydı ve sanki daha önce çalışmışız gibi büyük bir uyumla yürüyorduk. Arkamızda ki korumalar ise onlara söylediğim gibi öne doğru atığımız her adımda, etrafa sessizce dağılıp oteli içten kuşatıyorlardı ve ben an itibariyle bu otelin yönetimine el koyuyordum. Her köşe başında karşılaştığımız güvenlik kameraları benim kontrolümüz altındaydı. Üyelerin yanına ulaşana kadar korumalar da sıcak çatışmaya girmeyecek ve saklanacaklardı, ancak biz odaya giriş yaptığımızda ve üyeler korumalarına çağıramaya çalıştıklarında. Murat otelin içine sızan korumalara, emrimle çoktan haber vermiş olacak ve onlar için çalışan hiç bir koruma üyeleri kurtarmaya gelmeyecekti. Korku insanı karın boşluğundan yakalayıp, tüm bedenini aç bir sıçan gibi kemirir. Korku yaratmak gerilim ister ve bende şuanda gerilim yaratıyordum.
Göze batmamak için, asansör yerine altın ve bej tonlarının hakimiyetinde ki ara kat merdivenlerinden yukarı çıkmaya başladık ve bu sırada Ateş "Ahsen sen toplantı yapılacağını kimden duydun ?" diye sordu.
"Bu soruyu sormak için fazla geç kalmadın mı ?"
"O an aklıma gelmedi.''
"Daha öncede söylediğim gibi, ben asla iş yaptığım adamların kimliğini açıklamam."
Özelikle de bu kişi Savaşsa asla açıklamam. Ateş yüzünü buruşturdu, fakat hiç bir şey demeden yürümeye devam etti. Israr etmediğine göre artık vermek istemediğim cevapları benden alamayacağını anlamış olmalıydı. Bir kaç dakika sonra ara kattan çıkıp, parlak beyaz mermerin hakimiyetinde ki koridorda yürümeye başladık. Beyaz mermerin üstünde ki toz pembe çiçek desenler, ortama canlılık katıyordu. Bulunduğumuz bu kat üyelerin toplandı yaptığı kattı ve diğer katlara göre daha çok korunuyordu. Burada fazla ses çıkarmamaya özen göstererek sıcak bir çatışmaya girecektik.
Siyah takım elbiseli adamlar görüş alanıma girince "Temizleyin." diye emir verdim. Arkamda ki korumalar önüme geçip elinde ki susturucu takılı silahlarla, nöbet tutan korumalara ateş etmeye başladılar. Onlara önceden söylediğim gibi öldürmeyecekleri bir şekilde adamlara ateş ediyorlardı. Korumalar bana ait değildi, fakat Murat onlara emir verdiğim için pekte rahatsız gözükmüyordu ve aksine beni taktir ediyordu. Liderlik de küçük yaşta aldığım derslerden biriydi. Her işte mükemmel olduğum gibi bu işte de mükemmeldim.
Korumalar onlara söylediğim gibi çok hızlı davranıyordu ve üyeleri koruyan görevliler ise bu hızın kurbanı olup, tepki bile veremeden etkisiz hale geliyorlardı.
"Buradan sağa döneceğiz." dedi Murat ve ilk yol ayrımından sağa döndük. Bu koridorda sadece tek bir kapı yardı ve bu kapı otelin diğer kapılarına göre daha gösterişli ve büyüktü. Sanki toplantı için özel yapılmış gibiydi. Etkisiz hale getirilmiş görevlilerin yanından hızla geçerken, iki taraftan acılan altın desenli beyaz ahşap kapının önüne geldiğimde Muratta doğru dönüp ve "Korkmalara haber ver, harekete geçsinler." dedin. Murat kafasını sallayıp cebinden telefonunu çıkardı ve bende önüme geri dönüp iki kapı kolunu da sıkıca tutup kendime doğru çektim ve gördüğüm şey karşısında kaşlarımı çattım. Kapının içinde kapı vardı ve karşıma çıkan kapı çelikten bir duvar gibiydi. "Bunu tamamıyla unutmuşum." dedi Murat ve telefonunu cebine koyarken önüme geçip avuç içini çelik duvara bastırdı. Ardından duvarın küçük kare parçası aşağıya doğru inerken ve içinde bir kaç tuş belirdi. Duvarda parmak izi okuyucu vardı, fakat bu öyle bir şekilde yapılmıştı ki gözle görünmüyordu.
Murat kısaca açıklama yaparak "Liderin ana korumasıyım ve bu yüzden de bunun gibi toplantı odalarına giriş iznim var." dedi. Ardından karşısına çıkan tuşlara on beş kere tıklayıp şifreyi girdikten sonra, çelik duvar ortadan ikiye ayrıldı ve karşımda koyu renklerin hakimiyetinde geniş bir salon belirdi. Solonun ortasında ki dikdörtgen siyah masanın etrafında oturan üyelerin yüzü bir anda bana doğru döndü ve ben üyelerin hepsine tek tek bakarken, babamla göz gözle geldim ve genişçe sırıtarak içeriye doğru bir adım attım. Beni gördüğüne pek şaşırmamış gibiydi.
''Merhaba beyler ve bayanlar.''
"Kimsin sen ? Bu odaya nasıl girdin ?"
Oda da ki diğer üyeler gibi özel dikim olduğu belli olan pahalı takım elbisesiyle, sorduğu soruya bir cevap bekleyen yaşlı adama doğru baktım. Ve sorusuna cevap vermedim. Çünkü canım öyle istedi. Arkamda ki korumalar birer birer içeriye girip silahlarını üyelere doğrulturken, bense öne doğru sakin ve emin adımlarla yürümeye başladım. İçeride bir kaç tane siyah takım elbiseli koruma vardı ve ayakta bekliyorlardı. Ancak ellerinde silah yoktu. Murat ve Ateş arkamda yürüyüp beni takip ettiler. İçeride yirmiye yakın üye vardı ve bunların yarısını kadınlar oluştururken, yarısını ise erkekler oluşturuyordu. Attığım her adımda solanda ki kargaşa artıyordu ve üyeler tam da tahmin etiğim gibi dışarda ki korumalarına haber vermeye başlamışlardı. İşte yaratmayı planladığım gerilim tamda buydu. Dikdörtgen masanın sonuna ulaştığımda rahatça lider koltuğuna oturup arkama yaslandım ve bu sırada odanın kapısı çoktan kapanmıştı, kaçacak hiç bir yer yoktu.
Üyeler korumalarından haber alamadıkları her dakika biraz daha tedirginleşiyorlardı ve her bir ağızdan başka bir ses çıkıyordu. Çaresizlikleri hoşuma gidiyordu.
"Kimsin sen ?"
"Ne işin var burada ?"
"Sen bizim kim olduğumuzu biliyor musun ?"
"Korumalar neden cevap vermiyor ?"
''Bende korumalarıma ulaşamıyorum.''
''Neler oluyor ?''
Murat ve Ateş Pars'ın yakın korumaları olduğu için bazı üyelerde onlara soru soruyordu fakat Ateş ve Murat onlara sorulan soruları görmezsen gelip arkamda sessizce bekliyorlardı.
Bir süre zevk içerisinde kulağımı tırmalayan üyelere baktım ve ardından avuç içlerimi sert bir şekilde bir birine vurdum. Bu vuruşun çıkardığı ses herkesin susmasına neden oldu. Alkışlamak gibiydi, fakat daha fazla ses çıkıyordu ve sadece ellerimi bir kere bir birine vurmuştum. Bacak bacak üstüne attım ve bu sırada solonda ki herkesin gözü üzerimdeyken genişçe gülümsedim.
"Bayanlar ve beyler an itibariyle esirimsiniz."
Bu sözümle tekrar sesler yükseldi. Komik gözüküyorlardı. Hepsi suratıma büyük bir öfkeyle bakıp tehdit savuruyordu. Sağ elimi arkamda duran Murat'a doğru uzattım ve arabaya binerken ona verdiğim silahımı vermesini istedim. Muratta silahı belinden çıkartıp bana verdi. Elimde silah aldığımı gören üyelerin bazıları koltuklarına geri oturup sessizleşirken, bazıları ise konuşmaya devam etti. Silahın emniyetini açıp tavana bir el ateş ettim ve böylece bütün sesler kesildi. Silahın ucuyla kafamı hafifçe kaşırken yüzümde ki gülümsememi artırdım.
"Eğer bir daha gereksiz yere konuşursanız, bir sonraki kurşunumu boşa harcamam." dedim ve bu sırada yirmi kişinin içerisinde kendinde konuşma cesareti bulan bir kadın ve üç erkek tekrar kendilerinin ne kadar güçlü olduğunu söyleyip, yaptığım bu şeyin yanlış olduğunu ve hatta büyük bir hatta yaptığımı söyleyerek beni tehdit etmeye başladılar. Üstlerinde bir otorite kurmam gerekiyordu ve bu yüzden bir an bile düşünmeden silahımı onlara doğrultum ve üst üste dört el ateş ettim. Mermiler havada sıcak bir şekilde dans ederken, saniyeler içerisinde konuşan herkesin omzuna giriş yaptı ve oda da ki gerilim acı dolu iniltilerle, azalmadı aksine daha da arttı.
''Şaka yapar gibi bir hallim mi var ? Size gereksiz yere konuşmamanızı söyledim!'' Sert çıkan sesim karşısında bir çoğu nefret ve korkuyla yüzüme baktı. Bu sırada gözlerim tekrar babamla kesişti. Onu gördüğüme şaşırmadım çünkü bu topluluğun bir üyesiydi. Büyük bir gururla yüzüme bakıyordu ve nedenini bilemsem de içimden bir ses burada olduğum için pekte şaşırmadığını ve aksine memnun olduğunu söylüyordu. Böyle bakmaya devam ederse bir sonra ki kurşunun hedefi o olacaktı.
"Ahsen hanım bizden ne istiyorsunuz ?"
Duyduğum erkek sesiyle gözlerimi babamdan ayırdım. Uzun saçlı adam. Bu adamı tanıyordum. Sanırım ismi..Aliydi, ııı şey hayır hayır galiba Hakandı. İkinci kez karşılaştığımızda Pars ona nefretle baktığı için ismi aklımda kalmıştı. Demek oda bu kuruluşun bir üyesiydi. Nihayet tehditler yerine güzel bir soru sorulduğu için memnundum.
"Sizden tek bir şey istiyorum ve oda Pars Alphan."
Üyelerin hepsi bir birine baktı. Konuşmak istiyorlardı fakat yüzüme büyük bir öfkeyle bakarken sessiz kalmayın tercih ettiler. Üyelerin zaman kontrolü berbattı. Konuşmalarını istemediğim zaman konuşuyorlardı ve konuşmalarını istediğimde ise susuyorlardı. Bir süre üyelere baktım ve en sonunda içeriye ilk girişimde bana soru soran, yüzü beyaz sakalarla kaplı yaşlı adam konuştu.
"Bizde bu gün buraya liderimizin nerde olduğunu konuşmak için geldik." dedi. Bu adam diğerleri gibi benden korkmadığını gözleriyle ve tavırlarıyla net bir şekilde gösteriyordu. Yaşılar ölüme en yakın insanlardır ve bu da onları cesaretli yapıyordu.
"Öyle mi ? Oysa ben lidersiz toplantı yaptığınızı duyunca, Pars Alphan'a ihanet ettiğinizi düşünmüştüm."
"Sen Pars'ın neyi oluyorsun ?"
Otuzlarında olmasına rağmen, yirmili yaşlarda ki kadınlarla yarışabilecek güzel ve bakımlı bir kadın konuşmuştu. Ancak kadının sorusundan daha çok hemen yanında oturan üyeler daha fazla dikkatimi çekmişti. Bir kaçının etrafa boş gözlerle baktığını fark ettim. Ne konuştuğumuz anlamıyorlar gibiydiler ve bu sırada arkada ki silahsız korumaların neden odanın içinde olduğunu anladım. Bu üyeler Türk değildi. "Çeviri yapabilirsiniz." dedim korumalara doğru bakıp ve korumalar çekingen adımlarla üyelere doğru ilerlerken, bense benden bir cevap bekleyen sarı saçlı kadına doğru tekrar döndüm.
"Hanımefendi, içinde bulunduğunuz durumun hala farkında olmadığınızı düşünüyorum. Sizler şuanda benim esirimsiniz. Yani soruları ben soracağım ve sizlerde cevaplayacaksınız. Lütfen rolleri karıştırmayalım." Konuşmanın sonlarına doğru sesim sertleşti ve yüzümde ki gülümsemeyi sildim. Koltukta oturmaktan şimdiden sıkılmıştım. Bir elimle masayı tuttum ve vücudumu sıkıca saran şort eteğe rağmen, rahat bir şekilde önce koltuğun üzerine oradan da rahatça masanın üzerine çıkıp yürümeye başladım. Kendilerini güçlü sanan her üyeye artık tepeden bakıyordum ve üyeler bir kaç parçaya ayrılmıştı. Kimileri suratıma korkuyla bakıyordu, kimileri korkularını gizleyip güçlü durmaya çalışıyordu, kimileri ise gerçekten korkmuyordu ve sanki bu durumu her gün yaşıyormuş gibiydiler. Babam ise diğer tüm üyelerin verdiği tepkilerden oldukça uzak bir şekilde, gülümseyerek bakıyordu suratıma. Ona her baktığımda silahı tutan elim sıkılaşıyordu. Yüzünü en son bana işkence yaparken görmüştüm. Bu bile elimde ki silahla gülümseyen suratına sıkmam için bir sebepti. Ama hayır, tek bir kurşunla benden kurtulamayacaktı. Masada yürürken aynı zamanda da üyelerin yüzüne bakıyordum.
"Pars Alphan nerede ?"
Bileğimi acısa da, ayağımı bastıra bastıra masaya vuruyordum. Masanın üzerinde kan vardı ve yaralanan üyelerin iniltileri dışında kimseden ses çıkarmıyordu ''Biz nerden bilelim ki? Zaten onu bulmak için toplandık.'' Bir kaç kişi bu şekilde mırıldanmıştı. Korktukları için fazla sesli konuşamıyorlardı. Masanın sonuna geldiğimde tekrar önüme döndüm ve bu sırada Murat ve Ateşle göz göze geldim. Hem şaşırmış hem de bu ölmeyeceklerine artık inanıyorlarmış gibi bakıyorlardı. Bazen bir gangster'a dönüşebiliyordum ve serseri hareketleri sevmesem de yapabiliyordum. Benim hayatım saygı değer bir hanımefendiye göre değildi. Murat ve Ateş'e göz kırptım ve başa doğru tekrar ilerleyip lider koltuğunun hemen yan tarafında oturan adama silahımı doğrulttum.
Adam mavi gözlerini irileştirip "Ne yapıyorsun?" diye sordu.
Yaptığım şey oldukça açık bir şeydi, neden sorma zahmetinde bulunuyordu ki ? Bu tıpkı uyuyan birine uyuyor musun diye sormak gibi aptalca bir soruydu.
"Size sakin bir şekilde bir soru sordum.'' diyerek tüm üyelere hızlıca baktıktan sonra tekrar karşımda ki adama döndüm ''Fakat siz sessiz kalmayı seçtiniz. Bu yüzden artık ben susacağım ve elimde ki silah konuşacak. Ve sorduğum soruya cevap vermediğiniz her an elimde ki silahtan bir kurşun çıkıp vücudunuza saplanacak. Küçük bir şey ama inanın bana çok acı veriyor. Beni anladığınızı düşünüyorum ve tekrar sorumu soruyorum. Pars nerede ?"
''Bakın ismim Rıfat Alsak ve ben Pars'ın ailesinden sayılırım. Kızım Hande onun sevgilisi. Pars'ın nerede olduğunu da bilmiyorum'' dedi. Bu sözlerle kurşundan kaçmaya çalışıyordu, fakat tam tersine kurşuna daha da yaklaşmıştı. Hafifçe sırıtıp tepeden gözlerine baktım, Hande mavi gözlerini babasından almış olmalıydı. ''Demek kızını güç için satan adam sensin'' dedim ve bunları söylerken sırıtsam da sesimde büyük bir öfke vardı. Pahalı takım elbisesini düzeltip, diğer üyelere kısa bir bakış atarken ''Ne satması ?'' dedi.
En nefret etiğim erkek tipi, kadınları istediği gibi kullanıp onları güçsüz gören erkeklerdi. Masanın altından hafifçe gözüken bacağına bir an bile düşünmeden bir el ateş ettim ve kurşun cinsel organına fazlasıyla yakın bir yere saplandı. Pars hakkında hiçbir şey bilmediğini görebiliyordum, fakat bu kurşunu Hande ve onun gibi güçsüz görülüp ezilen tüm kadınlar için sıkmıştım. Ve Hande her ne kadar hoşlanmasam da ben de bir kadındım. Bu yüzden tek bir kadına yapılan saygısızlığı kendime yapılmış sayıyordum. Rıfat Alsak acı içinde bacağını tutup bağırırken, hemen yanında duran yirmili yaşlarda ki adama doğrultum silahımı. Bu sıra kısa bir an babamın suratına baktım, her hareketimden zevk alıyordu ve Pars'ın kaçırılmasında onunda bir parmağının olduğunu biliyordum. Fakat onu öldürsem bile söylemeyeceğini biliyordum.
"Ben bir şey bilmiyorum." dedi ve babamdan gözlerimi ayırıp önümde ki adama tekrar bakarken, onunda bacağına ateş ettim ve adam bağırmamak için dişlerini kırarcasına sıktı. Bense beklemeden hemen yanında duran kadına doğrultum silahımı. Kadının elleriyle karnını tuttu ve korku dolu ela gözleriyle bana doğru baktı.
"Ben hiçbir şey bilmiyorum."
Tetikte duran parmağımı yavaşça sıktım ve bu esnada kadın tekrar konuştu "Lütfen, ben hamileyim." Parmağımı tetikten hızlıca çektim. İçimde ki karanlık vurmam için yalvarıyordu, fakat ben onu dinlemeden. Hemen yanında ki adama doğru geçtim. Bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum. Galiba annemin ölmeden önce bana bıraktığı ışıktan kaynaklıydı. Karanlığımı azaltıyordu. Adam bir süre yüzüme baktı ve ağzını aralasa da konuşmadı.
Kafamı öne doğru eğip "Yoksa sende mi hamilesin ?" dedim ve bacağına bir kurşun sıktım. Koyu renkte ki zemin kanla kaplanıyordu ve hala kimse konuşmuyordu. Ancak içimde ki karanlık korku salıp acı vermeyi özlemişti ve bu durumu saatlerce devam ettire bilirdi.
"Bize bu şekilde davranamazsın. Üst üyeler bu yaptıklarını duyduğunda seni yaşatmayacak." Kafamı ayağa kalkıp bana bağıran adama doğru döndürdüm. Hala isyan etiklerine göre beli ki işimi doğru yapmıyordum.
"Demek sizin üstünüzde var. Eğer bunu bilseydim sizin yanınıza gelmek yerine onarın yanına gidip, bu eğlenceyi onlara yaşatırdım ama maalesef şuanda sizlere yetinmem gerek."
Beni tehdit etmelerinin hiçbir işe yaramayacağını, onlara bir kere daha sözlerimle gösterdim ve ardından devam ettim sözlerime.
"Hala çok sessizsiniz ve inanın bana sizin vücudunuzda kurşun deliği açmak beni çok mutlu edip, asla yormuyor. Anlayacağınız yolun başındayken konuşun, yoksa sizinle işim bitiğimde konuşacak bir diliniz olmayacak.'' diyerek kısa bir an sustum. Sonra da etrafımda dönerken bütün üyelerin yüzüne dikkatlice bakarak ''Tik, tak, tik, tak. Beyler ve bayanlar zamanınız daralıyor." dedim ve bu sırada bir üyenin tereddüde olduğunu gözlerinde görünce hızla ona doğru ilerledim.
Nihayet birini yakaladım. Kırklarında, tombul, esmer ve siyah saçlı bir adamdı. Yanına yaklaştığımı gördüğünde, koyu kahve gözlerin de hızla büyüyen korkusunu bastırmaya çalıştı. Yanına ulaştığında ise masadan atlayarak indim, bu hareket bileğimin sızlamasına neden olsa da ince topuklu ayakkabılarımın üzerinde durmayı başarmıştım. Yüzüme korkuyla bakan adamı yakasından tutup oturduğu sandalyeyle berabere arkasında ki duvara doğru sürükleyip kafasını duvara kırarcasına vurdum.
"Korkuyor musun ?" Dudaklarımı kulağına yaklaştırdım.
"Korkmalısın."
"Ben hiç bir şey bilmiyorum." Elimde ki silahla bacağına bir el ateş ettim, kurşun pahalı pantolonunda küçük bir delik açarken adam kısa bir çığlık attı.
"Sizinle burada oyun oynadığını mi zannediyorsunuz ? Hayır, oynamıyorum ve eğer bana hemen şuanda Pars'ı kimin kaçırdığını söylemezsen, koca kafana güzel bir delik açarım." dedim ve kafasına silahını dayadım ama onu gerçekten de öldürmeyecektim.
Hislerim Pars'ı kaçırılmasında bu adamın bir parmağı olmadığını söylüyordu, fakat gözlerinde gördüğüm tereddütten dolayı Pars'ı kimlerin kaçırıldığını bildiğini görebiliyordum.
"Yapma dur."
"Bu benim sorduğum sorunun cevabı değil."
"Ben hiç bir şey bilmiyorum."
"Biliyorsun ve artık konuşmak için sadece üç saniyen var."
"Ben hiçbir şey bilmiyorum."
"Bir."
"Gerçekten de hiçbir şey bilmiyorum."
"İki."
"Ben- "
Silahı kafasına dayadım ve bastırdım.
"Üç."
"Dur ! tamam söylemeğim."
En güzel korku ölüm korkusudur, insana her şey yaptırır. Sırtımı dikleştirip, masadan bizi izleyen insanları elimle gösterirken "Seni dinliyorum" dedim.
Masada ki insanların yüzlerine bakmak istemiyormuş gibi gözleriyle sadece kanayan bacağına bakıyordu. Anlından terler akarken derince yutkundu ve isteksiz bir şekilde konuşmaya başladı.
"Hakan elmas, Marcus Rossi, Dennis Martin, Kaya Koç, Hülya şimşek. Pars Alphan'ı bunlar kaçırdı. Bildiğim isimler bu kadar, başka hiç bir şey bilmiyorum." Adamın yakasını bıraktım.
Masada büyük bir şok dalgası vardı. Bir çoğunun bakışlarından anladığım kadarıyla, onlarda tıpkı benim gibi az önce Pars'ın bu kişilerin kaçırdığını şuanda öğrenmişti. Fakat isimler arasında biri eksikti ve oda babamdı. Aslında ismini duymadığım için pekte şaşırmadım. Babam zeki bir adamdı ve genellikle karda yürüyüp, izini belli etmeyenlerdendi.
"Beyler ve bayanlar lütfen ismi söylenmeyenler masadan ayağa kalksın." Herkes dediğimi yapıp ayağa kalkarken, bense korkusuzca aralarından geçip tekrar lider koltuğuna oturdum. Pars'ı kimin kaçırdığını yeni öğrensem de elimde ki silahla doğru kişilere ateş etmiştim. Odaya girdiğimde sessiz olsunlar diye omzuna ateş ettiğim kızıl saçlı hanımefendi Hülya şimşek olmalıydı, zaten masada oturan tek kadın da oydu ve onun dışında ise omzundan yaralı iki adam daha vardı. Erkeklerin aklına uyarsan böyle olur.
"Hadi sizinle bir anlaşma yapalım. Siz beni yormadan Pars'ın yerini söyleyin. Bende sizleri rahat bırakıp, buradan gideyim. Ne dersiniz ?" dedim ve bu sırada masada oturanlar bir birlerine baktılar. Babam ise bu odaya girdiğim ilk andan itibaren yaptığı gibi sessizce kalıp, sadece keyifli bir şekilde bana bakıyordu ve bu sırada masada oturup Türk olmayan üyeler ise korumalarından söylediğim cümlelerin kendi dillerine çevrilmiş halini dinliyorlardı. Hakanla göz göze geldim. İlk karşılaştığımızda benimle flört edip seksi bir yüz ifadesini takmıştı fakat şimdi sadece öfkeyle bakıyordu.
Benim için erkekler ikiye ayrılırdı, seviştiğim yada savaştığım.
Hakanı ilk gördüğümde de bu cümleler kafamdan geçmişti ve o gün onunla sevişemeyeceğimi anlamıştım, tipim değildi. Fakat şuanda yüzüme öyle bir öfkeyle bakıyordu ki onunla savaşacağıma emindim. Bir adamın sesini duyunca gözlerimi Hakan'ın üzerinden çektim.
"Tek bir adamın sözüne inanarak bize bu şekilde davranamazsın." İtalyanca konuşmuştu ve arkasında ki koruma bana çeviri yapacakken, elimi havaya kaldırıp çeviriye ihtiyacım olmadığını beden dilimle gösterdim. Silahlar, dövüşler ve işkenceler gibi eğitimlerin yanı sıra babam dil eğitimime de bir hayli yatırım yapmıştı .
İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Rusça gibi bir çok dili biliyordum. En son kaldığım hastane İtalya da olduğu için dil alıştırmamı da fazlasıyla yapmıştım.
"İlk konuşan siz olduğunuz için sizinle özel bir anlaşma yapmak istiyorum. Sadece size özel ve tek seferlik. Siz bana Pars'ın nerede olduğunu söyleyin ve bende sizi öldürmeyeyim." dedim İtalyanca konuşarak. Adam kendi dilini duyduğu için rahatlarken kısa bir an etrafına baktı ve "Hakan Elmas'ın malikanesinin bodrum katında." Masada ki yüzler bir anda ona doğru döndü. Odaya girdiğim andan itibaren ne söylediysem yaptım ve bu yüzden de onu öldürmeyeceğimden emin olduğu için iş yaptığı adamları değil de kendi canını seçti.
Fakat bu kadar kolay bir şekilde itiraf etmesi beni bile şaşırtmıştı. Birinci dünya savaşında taraf değiştiren ülkesi gibi hemen taraf değiştirmişti. Atalarının izinden gidiyor. Hakanla göz göze geldik ve o duygusuz yüzüyle bana bakarken bense hafifçe sırıttım. İstediğimi almıştım ve onlara kaçırdıkları için hesap soracak kişi de ben değildim. Bu işi Pars'a bırakacaktım. Bu yüzden de daha fazla üyelerle konuşup vakit kaybetmemek için arkamda duran Murat ve Ateşe baktım.
"Malikanenin yerini biliyor musunuz ?"
"Adamlarımı malikaneye doğru çoktan yolladım." dedi Murat hafifçe sırıtarak. Önüme geri dönüp babama baktım, yüzüme bakıyor ve gülümsüyordu. Bende gülümsedim ve bu sırada onun için düşündüğüm muhteşem planlarım birer birer zihnimde canlandı. Elimde ki silahla ona vurmak istesem de yapmayacaktım, kuşun onun için hafif bir acıydı. Babamla birimize hala bakmaya devam ederken bir anda ikimizde Hakan'a doğru baktık. Murat'tan aldığım bilgiyle göre, lider dışında ki üyelerin üzerlerinde silah taşıyarak toplantıya katılması yasaktı. Fakat ben odaya girdiğim ilk andan itibaren, Hakan'ın belinden çıkartıp masanın altında sakladığı silahını fark etmiştim ve benim gibi babamda bunu fark etmişti. Şimdi ise o silah neredeyse masanın üzerine çıkmak üzereydi.
"Bence o silahı masanın altında saklamaya devam et." diyerek küçük bir tavsiyede bulundum ve açık bir şekilde dile getirmese de onu tehdit ettim. Silahı tutan kolunu kaldıramadan, onu bir saniyede etkisiz hale getirebilirdim. Hakan silahı nasıl fark ettiğimi anlamaya çalışırken. Masadan ayağa kalktım ve kapıya doğru ilerledim.
Alaycı bir üslupla ''Sizinle sohbet etmek güzeldi.'' dediğimde nefret dolu bakışlar çoğaldı ama yine de üyeler sessizce beni izlemeye devam etti. Murat önüme geçerek kapıyı açacak şifreyi girdi. Kapı açılmaya başladığında ise kenara kayıp önce benim çıkmamı bekledi. Odada çıkmak için öne doğru atığım ilk adımda sesler yükselmeye başladı ve bense kapının dışında koridorda yerde acı içinde kıvranarak uzanan korumalara baktım. Biz odaya girdikten sonra sayıları artmıştı. Muhtemelen içeride ki oda ses geçirmiyordu ve bu yüzdende kurşun seslerini duymamıştık. Rahat adımlarla koridorda yürümeye devam ettim. Bana direnmişlerdi fakat ben her zaman ki gibi istediğini almıştım. Ben kazanmıştım.
Ateş hemen arkamda yürürken "Hakan'ın evine bakmıştık, Pars'ı sonradan oraya götürmüş olmalılar.'' dedi ve Murat ise "İçerde bir kraliçe gibiydim. Herkesi alt ettin." dedi. Hafifçe sırıttım.
"Ben bir kraliçe olsaydım eğer, kafamda ki taç şeytanın boynuzları olurdu." dedim. Fakat bunu o kadar kısık bir sesle söylemiştim ki arkamda ki kargaşadan pekte duyulmamıştı. Koridorda çok fazla yaralı vardı. Vücutlarına basmadan yürümek neredeyse imkansızdı ve Pars Alphan için çalışan adamlarda yaralanmıştı.
''Yaralanan adamları bir doktora götürsünler.'' diye emir verdiğimde, Murat'a verdiğim emrin aynısını bizimle odadan çıkan adamlara söyledi. Hızla asansöre doğru yürümeye devam ettim. Bekle beni Pars Alphan seni almaya geliyorum.
***
Pars'ın malikanesi kadar olmasa da Hakan'ın malikanesi de gösterişliydi ve biz malikaneye gelene kadar Pars'ın adamları Hakan'ın bütün korumalarını etkisiz hale getirmişti. Arabadan inip Pars'ı bahçede göremeyince, malikanenin kapısına doğru yaklaştım ve bu esnada Pars kapıdan dışarı çıktı. Üzerinde yıpranmış siyah bir gömlek ve aynı renk siyah bir pantolon vardı. Kıyafetleri siyah olsa da, kanları görebiliyordum. Garip bir duygu hissetim. Bu, bu endişeydi.
Şimdiye kadar onu bulacağıma o kadar emindim ki asla duygusal bir duygu yaşamamıştım ama onu bu şekilde kanlar içinde görmek bana asla hissetmek istemediğim bir duyguyu uyandırdı.
Yerimde öylece durdum. Gözlerimi kanla kaplı vücudundan çekip yüzüne baktım. Teni solmuştu, kalın çenesinde yara izleri vardı ve siyah saçları öne doğru düşüp dağılmıştı. Yaralı ve çok kötü bir durumdaydı fakat omuzları dik bir şekilde, tek başına yürüyordu. Onun yıkılışı tıpkı benim gibi herkesten daha dikti. Gecenin karanlığında gözlerimiz buluştuğunda, oda yerinde durup bana bakmaya başladı.
O duygusuz gözlerinde rahatlamayı gördüm. İkimizde hiç bir şey konuşmadan bir birimize sessizce bakarken, aramıza Murat ve Ateş girdi. Pars'a sıkıca sarıldılar. Fakat Pars bir an olsun gözlerimi gözlerinden ayırmadı.
Tıpkı benim onun yaralarının nerde olduğunu anlamak için dikkatlice baktığım gibi aynısını oda yapıyordu. Gariptir ki ikimizde yaralıydık ama kendi görmezden gelirken, o benim yaralarımla ilgileniyordu ve bende onun yaralarıyla. Pars, Murat ve Ateş'e yarım ağız sırıtıp sırtlarına hafifçe vurduktan sonra yanıma doğru yaklaştı ve çıplak ayaklarıma kısa bir an bakıp hafifçe kaşlarını çattı.
"İyi misin ?" dedi. Çıplak bacağımda bir kaç tane kan lekesi vardı.
"Bu soruyu benim sana soramam gerek." dedim ve elimle vücudunu baştan aşağı gösterdim. Pars konuşmak için ağzını araladığında, ağzından akan kanlar onu susturdu ve bu sırada havada birkaç ateş sesi duyuldu. Pars korumacı bir tavırla hızlıca beni arkasına aldı.
Bu sırada Murat koşarak yanımıza doğru geldi.
"Pars'ı kaçıran tüm üyelerin korumaları şuada burada.
O odadayken onların işini bitirmeliydik" dedi ve Pars bana doğru dönerek gözlerimin içine sessizce baktı. Silah sesleri zamanla sıradanlaşıyordu ve kulağa bir şarkı gibi geliyordu.
Şuanda nedensizce onu öpmek istiyordum. Babamın beni kaçırdığı için ona duyduğum bütün öfkemi unutmuştum. O muhteşem gri gözleri beni sarhoş ediyordu.
''Üyelerle mi görüştün ?''
''Evet buraya gelmeden önce onlarla güzelce sohbet ettim.''
Pars kaşlarını çattı ''Kendini tehlikeye attın. Bunu yapmamalıydın!'' Bana sinirlendiği için bende sinirlendim ama aynı zamanda annesini bulmama rağmen hala beni düşünüyor olması hoşuma gitti. Benden vaz geçmemişti.
''Verdiğim kararları yargılama işini daha güzel bir yerde yapabiliriz.'' dedim yüzümü buruşturarak ve bir kaç dakikadır bizden cevap bekleyen Murat'a doğru baktım. Pars geri geldiğine göre emir verme yetkisi ona geçmişti. Bu gün bedenim ağrımasına ve bütün yorgunluğuma rağmen, silahların sesi ve acı dolu çığlıklar beni iyi hissettirmişi. Savaşmaya yetecek hala gücüm vardı fakat Pars yaralıydı ve her ne kadar ayakta dik bir şekilde dursa da acı çektiğinin fakındaydım.
"Arabalara binip malikaneye sürün, bu akşamlık bu kadar çatışma yeter" dedim ve Pars'a doğru döndüm ''Sen benimle geliyorsun.''
Parsı kolundan tutup hızlıca kurşun geçirmez siyah arabaya doğru ilerledim. Bana karşı koymadı. Önce Pars'ı yolcu koltuğuna oturmasını bekledim ve daha sonra bende şoför koltuğuna oturdum. Murat ve Ateş'in gelmesini beklemeden arabayı çalıştırıp, malikanenin önüne dizilmiş korumaların üzerine doğru hızla sürdüm.
''Sıkı tutun bu biraz sarsıcı olacak.''
Korumalar bir süre bize ateş ettiler, fakat araba kurşun geçirmez olduğu için bu durum bizi etkilemedi ve en son onlara çarpacağımı anladıklarında ise suyun içine atlarmış gibi sağ ve sola doğru balıklama yere atladılar. Arabanın yan aynasından baktığımda, Pars'ın korumalarını da çatışmaya girmeyip bizi takip ettiklerini gördüm. Yüzümü Pars'a doğru cevirdim. Ehliyet kemerini takıp kafasını koltuğa yasladı ve oda bana doğru baktı.
"Bir ara hatırlat sana ehliyet çıkartalım." dedi.
Hatifçe sırıttım ve bir an direksiyonu bırakıp, Pars'ın yüzüne sert bir yumruk attım. Kafası sağ tarafa doğru dönerken de konuşmaya başladım.
"Bu babamın beni almasına engel olmadığın içindi. Ve bir ehliyete ihtiyacım yok, baksana son hızda gitmeme rağmen koltukta sabit bir şekilde duruyorsun." dedim yarım ağız sırıtarak ve bu sırada solumda ki cama bir kurşun değdi. Pars yumruk attığım yanağını tutup hafifçe oynattı.
''Göründüğünden sert bir elin var.''
İntikam almayı bıraksam da, babamın bana yaptığı işkenceler için bu hak etmişti.
''Sana vurduğum için bana kızmayacak mısın ?''
''Bunu hak ettim.''
''Bu bir ilk olmalı. Anı fikirdeyiz.''
Hemen yanımda ki cama tekrar kurşun gelince tekrar soluma baktım. Üyelerin korumaları peşimize düşmüştü ve bir şekilde Pars'ın arkada ki korumalarını geçip yanımıza kadar yaklaşmışlardı.
''Üyeleri fazlasıyla sinirlendirmiş gibisin.'' dedim ve gaza basıp hızımı biraz daha da artırdım. Arabadaydık ama o kadar hızlı gidiyorduk ki bir rüzgar gibi havada uçuyor gibiydik.
''Evet bunu genelde çok yaparım.'' diye cevap verdi.
Fakat her konuşmak için ağzını araladığında, dolgun dudaklarının arasından kan akıyordu. Yine de acı çektiğini görsem de, bu acıyı sesinde yada yüzünde göremiyordum.
''Onlarda senin canını çok açıtmış gibiler.'' diyerek gözlerimle yine kanlar içerisinde ki vücuduna baktım.
O üyelere bir kaç el daha kurşun sıkmalıydım !
''Elleri çok hafifti.'' diyerek yaptığı işkenceleri pekte hissetmediğini ima etti. Hafifçe sırıttım. Bu sırada Pars Alphan tekrar konuştu.
''Bacağında neden kan var ?''
''Eğlenceli bir geceydi.'' diyerek omuz silktim. Parsla konuşurken aynı zamanda da bizi takip edip silah sıkan adamlardan kaçmaya çalışıyordum. Arabayı sağ tarafa doğru kırdım. Sert bir dönüştü ama Pars Alphan ve ben yerimizden hiç kıpırdamadık.
''Ahsen!''
Pars'ın uyarısı karşısında gözlerimi devirdim.
''Benim kanım değil.''
Pars kısa bir an vücuduma dikkatlice bakmaya devam etti ve sonra ''Sana dokundu mu ?''
Sorduğu soruyla yüzümde ki gülümseme genişledi.
''Eli çok hafifti.'' diyerek onun söylediği yalanın aynısını söyledim ve bu sırada Pars'ın ellerini yumruk şekline getirip sıktığını gördüm. Soğuk bir sesle ''Ne yaptı ?'' diye sordu. Ben yola bakarken o ise bana doğru bakıyordu. Sesi bir ölüm kadar soğuktu.
''Yüzüne bir kere daha yumruk atmamak için kendimle direniyorum ve biliyor musun bunu ilk defa yapıyorum. Bu yüzden şimdilik dinlen. Daha sonra bunları konuşuruz.''
Dikiz aynasından Pars'a baktığımda gözlerinde ki öfkeyi gördüm. Ona ikinci kez vurmaktan bahsettiğim için mi öfkelenmişti ?
''Ahsen soruma cevap ver.'' diyerek serçe konuştu.
İnatçı pislik !
Bende onun gibi sert bir ses tonuyla konuştum ''Şuanda arkamızda seni öldürmek isteyen adamlar var Pars ve şuanda konuşmak için uygun bir ortamda bulunmuyoruz ama madem duymak istiyorsun o zaman kulaklarını aç ve dinle. Kısa bir özet geçeceğim. Yer altında geçen tutsak dolu saatlerden sonra bacağımı ata bağladı ve ellerimi bir çivi yardımıyla gülleye bağlayarak saatlerce sürükledi. Dövdü. Mezarın içine hapsetti ve suyla bayılana kadar beni boğdu. Duydukların seni tatmin etti mi ?'' diye sorduğumda Pars'ın ilk defa tüm kontrolünü kaybederek öfkeli yüzünü açıkça belli etiğini gördüm ve vücudu rahatsızca olduğu yerde kıpırdandı.
''Onu öldüreceğim.'' dedi sert ve bir o kadar sessizce. Bunu yemin ediyormuş gibi söylemişti ve Pars'ın gözlerine baktığımda orda babama karşı duyduğu nefretin büyüdüğünü gördüm. Aynı zamanda yükselen koca bir karanlık vardı. Dikiz aynasından arkaya baktım ve arkadan bizi takip eden Murat ve Ateş'in yanımızda ki arabalara kurşun sıkmaya başladığını gördüm. Tekrar önüme döndüğümde ise karşıma üç yol ayrımı çıktı ve sol taraftan hızla bir tır geliyordu. Neredeyse şehir dışında olduğumuz için karşımıza bir tırın çıkması normaldi. Eğer hızlı davranmazsam, tır yolumuzu kapatacaktı.
''Bu bir öncekinden daha da sarsıcı olacak.''
Arkama biraz daha yaslandım ve arabayı zorlayıp hızımı artırdım. Bu sırada tırı kullanan kişi durmam için korna çaldı ama ben durmadım ve saniyeler içerisinde biz tırın önünden küçük bir mesafeye hızlıca geçip giderken, bütün herkesi arkamızda bıraktık. Pars'ın bu hareketime yorum yapmaması beni şüphelendirdi ve ona doğru dönüp baktım. Gözleri kapanmıştı. Arabanın içini kanıyla doldururken, çok bile dayanmıştı. Tırın sayesinde adamlardan kurtulduktan sonra yolun devamını daha rahat bir şekilde gelmiştim. Ancak Pars'ın malikanesine geldiğimde, içeriye giremeden üyelerin adamları önümü kesti ve beni yoldan çıkartıp etrafımı sarmaya çalıştılar. Fakat ben hızlı manevralar yapıp onları şaşırttım ve en sonunda onları atlattığımda malikaneye girmenin zor olduğunu düşünüp, hiç yapmamam gerek bir şeyi yaparak Parsı kendi evime götürmeye karar verdim.
Üyeler Pars'tan korkuyorlardı ve bu yüzden onu öldürmeden bırakmama konusunda kararlılar. Aslında Alphan malikanesinin içine bir şekilde girebilirdim, fakat Pars fazla kan kaybetmişti ve acilen yaralarının sarılması gerekiyordu. Savaş ise bir süre evime gelmemeliydi ve artık yeni bir eve ihtiyacım vardı.
Evimin önüne geldiğimde kimsenin bizi takip etmediğine emindim ve arabadan Pars'ı çıkartıp omuzlarımın üzerine aldım. Kafası yanağıma çarpıp tüm omzumu kaplarken, ellerimle kalın kollarını tutuyordum. Ağır vücuduyla kapının yanına yaklaştığımda, sabah masanın üzerinden aldığım evimin anahtarıyla kapıyı açıp içeri girdim ve kısa bir an Pars'ı sırtımdan indirip topuklu ayakkabılarını ayağımdan çıkardım ve ardından Pars'ı tekrar sırtıma aldım. Ah lanet olsun göründüğünden daha ağırdı !
İlk merdiveni dakikalar içerisinde çıktıktan sonra, tekrar yatak odamın merdivenlerinden dişlerimi kırarcasına sıkarken çıktım ve Pars'ın vücudunu iki kişilik yatağın üzerine yavaşça koyduğum da, göğsüm hızla inip kalkarken derin bir nefes aldım. Pars Alphan en az dört adam ağırlığındaydı yada altı. Elimle belimi ovarken banyoya doğru ilerledim ve duvar da asılı siyah ahşap dolabın içinden ilk yardım kutusunu alıp, tekrar Pars'ın yanına tekrar. Vücudum dinlenmek istiyordu ama zihnim karşımda ki yaralı adamı iyileştirmek istiyordu. Yaralarını daha iyi tedavi edebilmek için elimde ki bandanaları ve sargıları çıkartım. Ardından kanla kaplı siyah gömleğini düğmelerini açmaya başladım. Sadece düğmelerini açıyordum ama ellerim çoktan kan içinde kalmıştı.
Gömleğinin tüm düğmelerini açtığımda gördüğüm manzara beni hem şaşırtırken hem de etkiledi. Pürüzsüz buğday teni gözükmeyecek kadar kanla kaplanmıştı ve karın kaslarının üzerinde çok fazla bıçak yarası vardı, çok derindiler. Ve bunlara rağmen dim dik bir şekilde ayaktaydı, beni etkileyen kısımda buydu. Durum değerlendirmesi yaparken, bu sırada beyaz yastığın kanla kaplandığını görünce, Pars'ın kafasını nazikçe tutup kafasının arkasına baktım. Çok fazla darbe almıştı ve hafif ezilmeler vardı. Daha fazla beklemeden altında iç çamaşırı kalana kadar tüm kıyafetlerini çıkartım. Böyle bir vücutla karşılaşsaydım, işkence yapmaya kıyamazdım. Pars'ın vücudu çok sağlıklıydı ve büyük bir kas yığını gibiydi.
''Umarım bu yaralar iz bırakmaz, yoksa çok yazık olacak.'' dedim sesli bir şekilde mırıldanıp ve ardından kafamı iki yana sallayıp Pars'ın kaslı vücudunun etkisinden çıkıp hızlıca elime biri kuru birde ıslak beyaz bir bez aldım. Genelde duş kabininde yıkansam da banyoda bir küvetim vardı, fakat Pars'ın vücudunda ki yaraları bir şekilde su geçir bez bantlarla kapatsam bile, vücudu çok ağırdı ve onu yıkamam çok zor olacaktı. Bu yüzden vücudunda ki kanı bezlerle temizlemeye karar verdim. Onu bu kadar düşünmem çok saçmaydı biliyorum ama kendime hakim olamıyordum. Dikkatlice kanla kaplı vücudunu yavaş hareketlere ıslak bezle temizlerken, göremediğim bazı yaraların da nerde olduğunu anlamaya çalıştım ve ardından da ellerimi iyice yıkayıp dezenfekte ettikten sonra eldiven taktım ve derin bıçak yaralarını önce güzelce temizledikten sonra dikiş atıp, sargı beziyle özenle sardım.
Kafasının arkasında çok fazla darbe izi vardı ama dikilecek kadar derin değillerdi ve bu yüzdende temizleye bildiğim kadar temizleyip güzelce etrafını kapattım. Pars bir ara gözlerini aralayıp bana baktı fakat hiçbir şey demeden tekrar gözlerini kapattı. O kısa süren bakışmada gözlerinde güven gördüm. Benimle tek başınaydı ama uyanık kalmak için direnmek yerine kendini bana bırakarak uyumaya devam etti. Sırtında, kafasında, ve bacaklarında çok fazla yara vardı. Bu yüzden kanamayı durdurup, yaraları iyileştirmek saatlerimi almıştı ve işim bitiğinde ise ter içinde kalmıştım. Yataktan kalkmadan önce kalın boğazına dokunup nabzını kontrol ettim. Yavaş atıyordu fakat Pars'ın kolay bir şekilde pes etmeyip uyanacağını biliyordum. Zaten sadece sabaha kadar dayanması yeterliydi. Onu şuanda bir hastaneye götüremezdim, ama sabah olup ortalık yatışınca onu malikaneye götürecektim ve gerçek bir doktor ona bakacaktı.
Gerçi doktor olmasam bile dikiş atmak gibi bir çok sağlık eğitimi almıştım ve dikişlerim muhteşemdi.
Yataktan kalkıp giysi dolabımı açtım. İçinden siyah bir yarım atlet ve aynı renkte mini bir şort ile iç çamaşırlarımı çıkartıp banyoya doğru ilerledim. Bu çok gün yorulmuştum ve soğuk bir duş alıp, bir an önce dinlenmek istiyordum. Banyo yapınca vücudumda ki morluklar açığa çıkmıştı. Saçlarımı taradıktan sonra kurutmaya gerek duymadan yatak odama doğru girdim ve yatağın boş olan diğer ucuna oturup sırtımı yatak başlığına yasladım. Önce Pars'ın nabzını kontrol ettim ve daha sonra da alına dokunup ateşine baktım. Nabzı olması gereken seviyede atmaya başlamıştı ve ateşi de yoktu. Dizimi yastığa elimi ise kafamın yan tarafına koyarak Pars'a baktım. Boşta kalan elim yapılı kirli sakallarla dolan çenesine doğru dokunum yavaşça okşadı. Ona bakmak, el değmemiş bir mücevhere bakmak gibiydi. Sanki bir lütuftu. Uyurken bile muhteşemdi.
''İyi olacaksın yakışıklı. İyi olmak zorundasın. Başka seçeneğin yok.''


