AHSEN
Ateş'e hain olduğu için sinirli değildim, çünkü bende bazen ihanete başvurabiliyordum. Fakat yine de onu gördüğüm ilk andan itibaren hiç hoşlanmamıştım ve karşımda durup gözlerimin içine bakarken, parmaklarımı gözlerine sokup yerinden çıkarmamak için kendimi zor tutuyordum. Tabi bu sırada Pars'ın daha önce Ateş'in hain olmadığıyla alakalı söylediği kendinden emin cümleleri de zihnimde yankılanıyordu ve bu durum Pars'a olan öfkemi de artırıyordu.
Ateş kapıdan içeri ilk girdiğinde gülümsemişti, fakat şuanda karşımda durup bana bakarken gülümsemiyordu ve garip bir şekilde, gözlerini şaşkınlıkla irileştirip önce vücuduma ve daha sonra ise yüzüme baktı. Ardından da söylediğim cümleyi yeni anlıyormuş gibi ''Ne haini ? Seni kurtarmaya geldim." dedi ve ardından şaşkınca ve birazda acıyarak vücuduma bakmaya devam etti.
Duyduğum sözlerden sonra bende en az Ateş kadar şaşırdım, fakat bu şaşkınlığı yüzüme yansıtmadım. Kapıdan içeri girdiği ilk anda aklıma sadece hain olduğu gelmişti ve bunun içinde haklı sebeplerimde vardı. Zaman algımı kaybettiğim için ne kadar zamandır babamın yanında olduğumu bilmiyordum ama işkenceler sonrasında karnımda ki dikişin patlamamasından anladığım kadarıyla, uzun zamandır buradaydım ve eğer Pars beni kurtarmak isteseydi daha erken gelirdi diye düşündüm.
Bu da bana Ateş'in babamla iş yaptığını düşündürttü. Birde Ateş şüpheliler listemin en başındaydı. Kapıdan başka birinin daha girmesini bekledim ama hiç kimse girmedi.
Babam ortalıkta görünmüyordu. Şuanda neredeydi? Yoksa Pars şuanda dışarıda babamı mı öldürüyordu? Bu yüzden mi Ateş tek başına gelmişti ?
Çatık kaşlarım düzleşirken, yine de gardımı indirmedim.
"Hain olmadığını ispatla o zaman ve ayağımda ki zinciri çıkar." dedim ve ardından Ateş bir an bile düşünmeden elinde ki silahla demir zincire ateş edip kırdı. Bende bu sırada hızlı bir hareketle elinde ki silahı aldım. Ateş benden böyle bir hamle beklemediği için, silahı gevşek tutuyordu ve bu da almamı kolaylaştırmıştı.
"Ne yapıyorsun ?" Konu babam olunca kimseye güvenmiyordum ve Ateş hain olmadığına emin olmadan, asla gardımı indirmeyecektim. Elimde ki silahı kafasına doğrultum.
"Önden yürü. Yanlış bir hareket yaparsan eğer kafana sıkarım." dedim ve gözlerimle demir kapıyı işaret ettim. Ateş sözlerimle bir an afalladı ve ardından gözlerini açıp sıkıntılı bir nefes aldı.
"Kafana çok mu vurdular ? Saçmalıyorsun şuanda indir silahı." dedi ve bende ne kadar ciddi olduğumu göstermek için silahın yönünü hafifçe değiştirip bir el ateş ettim. Kurşun kulağının hemen yanından geçtiği için Ateş ani bir refleksle kafasını eğerken, yüzünde yeni bir şok dalgası yayıldı. Bense silahı ona tekrar doğrultup gözlerimi kıstım "Kapa çeneni ve yürü." diye emir verdim.
Pes edercesine ''Seni kurtardığım için şimdiden pişman olmaya başladım." dedi ve ardından yapacak bir şeyi olmadığı için, isteğime boyun eğip demir kapıya doğru kararlı adımlarla yürüdü. Bende elimde ki silahı alamayacağı kadar arada mesafe bırakarak onu takip ettim.
"Alınma, konu babam olunca ipleri elden bırakmam gerekiyor." dedim. Ateş anlamsızca homurdanmaktan başka hiçbir şey söylemeden çıkışa doğru yürümeye devam etti ve çok geçmeden ikimizde temiz havayla buluştuk. Yuvarlak kapının dışına adımı atığım ilk anda kulağımı acı dolu iniltiler doldururken, gözlerim ise toprağın üzerinde ki kırmızı kanlarla buluştu. Ateş sinirli yüzüyle kollarını iki yana açıp, yerde acı içinde yatan adamları gösterdi. Bunlar babamın korumalarıydı. Omuz silkip elimde ki silahı indirdim ve bu sırada tanıdık bir erkek sesi duydum "Ahsen iyi misin ?"
Açıkçası karşımda Pars'ı görmeyi bekliyorum ama soruyu soran kişi Murattı, saçları dağılmıştı ve gözlerinden tıpkı Ateş gibi uykusuzluk akıyordu. Vücuduma kısa bir an baktı ve kaşlarını çattı, sonra da siyah ceketini üzerinden çıkartı ve omuzlarıma yerleştirip kan ve toprakla örtülenmiş acı içinde ki vücudumu ceketiyle sakladı.
"Çok iyiyim.. Hatta mükemmelim." diye cevap verdim büyük bir muziplikle.
Murat yüzüme ve vücuduma bakarken sorduğu sorunun ne kadar gereksiz olduğunu anlamaya başladığında, onu umursamayıp devam ettim sözlerime "Pars nerde ?" Sesim tutsak edildiğimden bu yana ilk defa sert çıkmıştı ve gözlerim her yerde Pars'ı arıyordu ama etrafta yoktu. "Bizde bilmiyoruz." dedi Ateş ve ben hızlıca yüzümü ona doğru döndürüp kaşlarımı çattım. Bu da ne demek oluyor ?
"Ne demek bilmiyorsunuz ?" dediğimde Ateş sıkıntıyla yüzünü buruşturdu.
İki seçenek vardı. Birincisi Pars ona yapacaklarımı hesap edip korkusundan saklanmıştı.
İkincisi ise ben kaçırıldıktan sonra kötü bir şeyler olmuştu. Pars kendini benden daha güçlü görüyordu ve bu yüzden gururum incinse de birinci seçeneği hızlıca elemek zorunda kaldım.
O korkup saklanacak bir adam değildi.
Kimse bir şey söylemeyince gözlerimi sıkıntıyla yuvarladım ve sertçe konuştum.
''Biri bana ne haltlar döndüğünü anlatacak mı ?''
"Sen kaçırıldıktan bir kaç gün sonra Pars da bir anda ortadan kayboldu. Pars yokken seni bulmak zor olsa da yine de bulduk, fakat onu bulamadık. Sanki yer yarıldı ve oda içine girdi." Ateş'in hızlı özetiyle beraber elimle ensemi sertçe ovarken arkama döndüm ve bir kaç adım yürüdükten sonra tekrar onlara doğru döndüm. Yüzümün ne halde olduğunu bilmiyordum ama Pars'ın korumaları yüzüme hortlak görmüş gibi bakıyorlardı. Bir kaç saniye sessiz kalıp düşündüm. Pars her şeyi bırakıp bir anda ortadan kaybolacak bir insan değil ve bu da bana kaçırıldığını düşündürtüyordu. Fakat Pars kaçırılmayacak kadar da zeki ve güçlü bir insan. Düşünerek ilerleyemeyeceğimi anladığımda tekrar Ateş'e baktım. Ayakta durmakta zorlansam da, bu acıya biraz daha katlanabilirdim.
"Olayı ayrıntılı bir şekilde baştan anlatın." dedim ve bu seferde Murat konuşmaya başladı. Yüzünde adlandıramadığım büyük bir pişmanlık vardı.
''Bunları sonra konuşuruz. Şuanda biraz dinlenmelisin.''
''Beni umursuyormuş gibi davranmayı bırak ve hemen anlat.'' dedim kararlı bir şekilde. Murat biran tereddüt etse de gardını hemen indirdi ve anlatmaya başladı.
"Sen vurulduktan sonra hızlıca arabalara binip malikaneye doğru ilerledik, fakat durumun her geçen saniye kötüleşiyordu ve çok kan kaybediyordun. Bu yüzdende yol üzerindeki en yakın hastaneye gitmek zorunda kaldık. Bütün bunlar olurken Belen Alphan eve gitmek istedi ve bu yüzden yolarımızı ayırdık. Hastaneye vardığımızda Cem Ar'ın Belen Alphan ve onun yanında olan korumalara saldırdığı haberini aldık. Pars senin güvenliğin için benimle beraber bir kaç adamı hastanede bıraktı ve sonra da Ateşle beraber gitmek zorunda kaldı."
Murat'ın sözleriyle bir çok şey anlam kazanıyordu.
Babamı çok iyi tanıyordum ve Belen Alphan'a saldırmasının tek nedeninin ben olduğumu biliyordum. Amacı Pars'ı hastaneden çıkarmaktı, çünkü Pars annesiyle beraber gitmek yerine benimle hastaneye gelmişti ve Pars yanımdayken babam beni asla alamazdı. Bu bana Pars'ın ihanet etmediğini gösteriyordu. Bir yandan Pars'ın babamın bu oyununa inanması beni öfkelendirirken, diğer bir yandan aylar sonra bulduğu annesi yerine beni tercih ederek hastaneye gelmiş olması garip hissettirdi. Ben babam dışında kimsenin önceliği olmamıştım. Bazen Savaş bile Cam göz için beni ikinci plana atar. Murattın yüzünde ki pişmanlık daha da çoğalıp belirginleşti ve yumruklarını sıkıp bir kaç saniye bekledikten sonra gözlerini benden kaçırıp, tekrar konuşmaya başladı.
"Saatler süren ameliyattan sonra seni bir odaya aldılar. Odanın önünde tetikte bekliyordum ama sonra bir hemşire yanıma gelip bir şeyler imzalamam gerektiğini söyledi ve bende odanın önünde çok fazla koruma olduğundan bir kaç saniye odanın önünden ayrılırsam sorun olmaz diye düşünüp gittim, ancak sonra dikkatimin dağıldığı bir an kafama sert bir darbe alıp bayıldım. Gözlerimi açtığımda Pars çoktan gelmişti ama babanda seni çoktan götürmüştü ve odanın önünde nöbet tutan bütün adamları öldürmüştü." Murat'ın kehribar gözleri tekrar yüzüme baktığında "Üzgünüm Ahsen, Pars'ın emrine uymalıydım ve o gelmeden yanından ayrılmamalıydım." dedi.
Kurduğu cümleyi o kadar içtenlikle söylemişti ki sinirim azalmaya başlıyordu ve şuanda merak ettiğim tek şey Pars'ın nerede olduğuydu.
Sakin bir şekilde "Hala Pars'a ne olduğunu anlatmadınız." dedim ve hikayenin devamını Ateş devam ettirdi.
"Pars sen kaçırıldıktan sonra babanı öldürmek için her yerde aradı ama Cem Ar seni de kendisinde çok güzel saklamıştı. Bu yüzden de Pars onu saklandığı delikten çıkarmak için her şeyi göze alıp babana ait yirmi mekanı havaya uçurdu. Ülke bir birine girdi. Bunun bir terör saldırısı olduğunu düşündüler ve işin içine askerler ve istihbarat girdi ama baban yine de ortaya çıkmadı. Sonra bir gün biz seni ararken Pars yanına kimseyi almadan bir anda çıkıp gitti, kullandığı arabada çip vardı ve bu yüzden Pars her ne kadar istemese de onu takip ettik ama arabanın olduğu konuma geldiğimizde hiç kimse yoktu. O günden sonrada Pars'ı hiç görmedik."
"Pars çok dikkatli biridir ancak o gün ne olduysa hiç düşünmeden tek başına gitti." diye geveledi Murat.
Artık emindim Pars geçekten kaçırılmıştı ve babam bana Pars'ın gelemeyeceğini söylerken de oldukça emin konuştuğundan, babamın Pars'ın kaçırılmasında bir parmağı olduğunu anlamak pekte zor değildi. Fakat bu işte babam dışında başkalarında vardı. Babam Belen Alphan'ı kaçırmış olsa da, asla tek başına Parsı kaçıramazdı. Buna gücü yetmez. Düşüncelerim yavaşça kaybolurken, geriye sadece tek bir soru kaldı. Pars hala hayata mı ? Bu sorunun cevabını hemen öğrenmem gerekiyordu ve bu cevabı da bana verebilecek olan tek bir kişi Savaştı, bir an önce onula görüşmem gerek. Pars'la ilgili değişik intikam hayalleri kurmuştum, fakat duyduğum şeylerden sonra bu hayallerim silinip gitti ve bu sırada aklıma babam gelince hızlıca etrafıma bakıp "Babam nerde ?" diye sordum.
"Buraya geldiğimizde çoktan gitmişti." dedi Ateş sinirle.
Muhtemelen içlerinde ki hain babama yerimi bulduklarının haberini vermiş olmalıydı ancak anlamadığım bir şey vardı Beni neden burada bıraktı ?
İçimden bir ses babamın bir oyun oynadığını söylüyordu. Sıkıntıyla nefes aldım ve şuanda düşünmek yerine bir an önce harekete geçmem gerektiğini karar vererek elimde ki silahı Ateş'e doğru uzattım ve "Bana bir araba lazım." dedim.
Ateş elimde ki silahı alıp beline yerleştirdi.
"Tamam hemen gidelim, malikanede yaralarına bakarlar." dedi Murat. Bir an midemin bulandığını hissetim çünkü iyi olan her davranış ve duygu midemi bulandırıyordu.
"Hayır tek başıma gitmem gereken bir yer var." dedim hızlıca. Ateş kararlı ve rencide eder bir şekilde "Bu haline araba kullanamazsın ve baban seni tek başına bulursa tekrar kaçırabilir. Bu yüzden kesinlikle bizimle geliyorsun." dedi.
Ona silah doğrulttuğum için bana öfkeli gözlerle baksa da, gözlerinde ki endişeyi görebiliyordum. Buda neyin nesiydi?
"Unuttunuz galiba. Beni kurtardınız çünkü Pars'la yapmadığım anlaşmaya göre bunu yapmak zorundaydınız. Bu yüzden sakın beni kurtarmadınız diye üzerimde hakimiyet kurarak, emir vermeye çalışmayın. Şimdi, bana ya bir araba verin yada ben kendim bir yolunu bulup bu lanet olası yerden giderim." dedim net bir şekilde ve bu sırada Ateş sözlerimle daha çok sinirlenirken, Murat ise ne kadar ciddi olduğumu anlamış olacak ki cebinden bir araba anahtarını çıkartım bana doğru uzattı. Anahtarı elinden hızlıca alırken "Teşekkürler." dedim sinirli sesimle ve arabaların olduğu tarafa doğru ilerledim.
Babamın adamlarının acı dolu iniltileri dışında, herkes sessizce gidişimi izledi. Arabaların yanına gelince, araba anahtarının kilit düğmesine tıkladım ve farları yanan siyah lüks arabaya doğru ilerleyip içine bindim. Araba camından kısa bir an dışarı bakınca.
Murat, Ateş ve diğer korumalarda toparlanıp arabalara doğru yaklaştığını gördüm ve ardından Başlat tuşuna basıp arabayı çalıştırdım. Ancak arabayı ters çevirdikten sonra aniden durdum. Çünkü nerede olduğumu bilmiyordum ve konumumu gösterecek telefonumda yanımda yoktu. Ahh siktir.
Kafamı siyah deri koltuğa yasladım ve derin bir nefes aldım.
Harika, onları takip etmem gerekiyordu. Arabanın içinde sessizce oturup bir süre onlara baktım ve bu sırada Ateş ve Murat muhtemelen hala gitmediğim için bir sorun olduğunu düşünüp, arabamın yanına doğru gelip camı tıklattılar.
Camı duygusuz yüzümle yavaşça açtım ve bu sırada Ateş konuştu. "Beli ki nereye gideceğini biliyorsun, bırak arabayı Murat kulansın. İstanbul'a vardığımızda seni yalnız bırakıp arabadan ineriz." dedi.
Sesi oldukça keyifli çıkmıştı, onlara çıkıştıktan sonra onlara muhtaç olmam hoşuna gitmiş olmalıydı. Hiçbir şey söylemeden yan koltuğa geçtim. İstanbul'a gidene kadar şoförüm olabilirlerdi ve zaten vücudum hala ağrıyordu, biraz dinlenmiş olurum.
Yani Ateş'in yüzünü yumruklamak istesem de teklifi güzeldi. Ateş sırıtarak arka koltuğuna otururken, Murat ise her ne kadar dile getirmese de onunda beni yalnız bırakmak istemediğini ve bu yüzdende benim yanımda olduğu için memnun olduğunu görebiliyordum. Dağlık bozkır arazide son hızda arkamızda bizi takip eden büyük bir koruma konvoyla ilerlemeye başladık. Kafamı koltuğa rahatça yasladım. Toprak zeminden sonra arabanın rahat deri koltukları vücuduma çok iyi gelmişti.
Bu sırada babamdan alacağım intikamımı ve en çokta Parsı düşünüyordum. Ancak sessizlik fazla uzun sürmedi ve Ateş'in sesiyle düşüncelerimden kurtuldum "Sen bana neden hain dedin?"
Dikiz aynasından Ateş'e baktım. Bu sırada Murat ise kısa bir an bakışlarını yoldan çekip bana doğru baktı. Kendisini hainlikle suçlamışım gibi şaşkındı. Koltuğa biraz daha yaslandım ve bu sırada dikiz aynasından hem Murat'a hem de Ateş'e doğru baktım.
İkisi de benden bir cevap bekliyordu. Murat ve Ateş babamın evinde yakalandığımı ve hangarda karşıma getirdikleri adamın gerçek hain olmadığını ve gerçek hainin ise hala çevremizde gezdiğini zaten biliyorlardı. Fakat yüzlerinde ki şaşkınlıktan anladığım kadarıyla, Pars onlardan şüphelendiğimi henüz onlara söylemişti ve bence artık öğrenme zamanları gelmişti.
"Babamın evine gideceğim gün bu bilgiyi sadece sen, Murat ve Pars biliyordu ve o gün de bildiğiniz üzere babam beni tuzağına düşürdü. Pars babamla iş birliği yapamayacağına göre, hain olarak geriye sadece iki kişi kalıyordu ve onlarda sizsiniz. Üstelik bu hain Pars'ın tüm planlarını bilecek kadar ona yakın." dedim rahat bir şekilde ve ikisi de sanki onlara küfür etmişim gibi yüzüme baktılar. Hem şaşkındılar, hem de sinirli.
"Biz asla Pars'a ihanet etmeyiz." dedi Ateş hızlı bir savunmaya geçerek.
"Kulağıma pekte inandırıcı gelmedi." dedim ve bu sözlerim Ateş'in oval kaşlarını biraz daha çatılmasına neden oldu.
"Kan bağımız olmaya bilir fakat biz kardeş gibiyiz." dedi ve bende bu sefer hafifçe gülümsedim. Aileme ve defalarca kez ihanet etmiştim ama ben bunu söylemek yerine sadece "Kendi öz babama ihanet ettim." dedim ve Ateş'in söylediği şeyleri beni pekte ikna etmediğini bir kez daha göstermiş oldum.
Ateş ve Murat onları yargıladığım için her geçen saniye daha çok sinirleniyorlardı.
"Ben ailemi hiç tanımadım, çünkü bir kaç haftalık bir bebekken beni Alphan malikanesinin önüne bırakıp terk ettiler. Muhtemelen fakirdiler ve bana bakmak istemeyip, zengin bir evin girişine terk edip kaderimle yalnız bıraktılar." Ateşim sözleriyle şaşırdım. Böyle bir konuşma yapmasını beklemiyordum. Ayrıca sadece Alphanlar değil onların yakın korumalarının da kişisel bilgileri büyük bir özenle gizleniyordu ve bu yüzden de Ateş'in öksüz yada yetim biri olduğunu bilmiyordum. Ateş bana özel bilgilerini paylaşıp beni inandırmak zorunda değildi. Fakat onlara ne zaman hain olduklarını söylesem, yüzlerinden ne kadar rahatsız olduklarını görebiliyordum. Sanki onlara göre Pars'a ihanet etmek dünyanın sonu gibi bir şeydi. Yada sadece çok iyi rol yapıyorlardı.
"Alphanlar beni polise teslim edebilirlerdi, fakat Belen Alphan beni ilk gördüğü anda çok sevmiş ve bana bakmak istemiş. Böylece Pars, Murat ve ben aynı çatı altında beraber büyüdük. Beni sokaktan alıp evlerini açan Alphanlara çok şey borçluyum ve bu yüzden de asla onlara ihanete etmem.. Asla." Ateş sonlara doğru büyük bir duygu seline kapılmış gibiydi. Bu kadar uzun bir geçmişleri olduğunu bilmiyordum ve onları gördüğümden bu yana bir birlerine karşı hareketleri gözümün önüne gelince, Pars'ın neden onlara bu kadar çok güvendiğini anladım. Benle Savaş'ın arasında her hangi bir kan bağı olmamasına rağmen biz birimizi aile olarak görüyorduk ve onlarda kendilerini böyle görüyordu.
Ortamda ki sessizliği Murat bozarak konuşmaya başladı.
"Benim babam ve hatta onun babası da Alphanların güvenlik şefiydi ve onları korurken öldüler. Annemde bu yüzden öldü. Ve bende babamdan bana geçen bu görevle her zaman Pars ve diğer Alphanlar için ölmeye hazırım. Ahsen beli ki hayatın pekte güzel geçmemiş ve insanlara bu yüzden de hiç güvenemiyorsun, fakat biz asla Pars'a ihanet etmeyiz." dedi. Murat annesinin öldüğünü söylerken vücudu kasılmıştı. Ateş bana annesinin tecavüz edilerek öldürüldüğünü söylemişti ama Murat bu bilgiyi söylemeyerek konuşmuştu. Onun için bu gerçeği sesli bir şekilde söylemek zor olmalı. Konuştukları süre içerisinde mimiklerini, ses tonlarını ve gözlerinin içine baktım. İçtenlik ve büyük bir samimiyetle konuşmuşlardı. Onları dinlerken bir yanım belki de bazı şeyleri gözden kaçırıp, onları yanlış yere suçladığımı düşünmeye başlamıştı. Ancak hala ortada bulunamayan bir hain vardı ve o ortaya çıkana kadar da onlar şüpheli listemde olmaya devam edeceklerdi.
"Ben sözlere değil gözlerime inanırım ve bu yüzden de inanmamı istiyorsanız, bana haini bulup getirin." dedim.
"Zaten arıyoruz." dedi Murat hızlıca.
"Henüz bulamadığınıza göre belli ki çok iyi aramıyorsunuz."
"Gerçek haini yakalamaya çalışırken on hain bulup etkisiz hale getirdim ama hiçbiri bizim aradığımız kişi değildi. Bu piç her kimse bu işte bir hayli iyi." dedi Ateş ve pantolonunun cebinden sigara paketini çıkarıp, bir sigara yaktı.
''Yada siz çok kötü bir dedektifsiniz.''
''Zihninde hiç bizimle ilgili güzel bir düşünce var mı ?''
''Hayır, hiç yok.''
Ateş yüzünü buruşturdu ve sigarasından derin bir nefes aldı. Cam açık olsa da saniyeler içerisinde sigara dumanın kokusu burnuma ulaştı ve kafamı koltuktan çekip "Bir sigara verir misin ?" dedim ve belki de Ateşle ilk normal diyaloğumuz bu olduğundan, oldukça şaşırdı ama paketin içinden bir sigara çıkartım bana doğru uzattı. Sigarayı alıp yaktım ve ardından önüme geri döndüm. Sigaradan derin bir nefes alırken başım hafifçe döndü, fakat vücudum biraz daha rahatladı.
''Eline ne oldu ?'' diye sordu Ateş. Bu sırada Murat'ın da gözleri çivi batırılmış ellerimin üzerinde gezindi. Her tarafı kanla kaplı olsa da çivinin saplandığı boşluk gözüküyordu. İlk saplandığı kadar olmasa da canım hala acıyordu.
''Babam elime çivi batırdı.'' Ateş şaşkınlıkla karışık öfkeli gözlerle bana bakarken ''Çivimi ?'' dedi. Sanki kulakları duyduğu şeylere inanmıyormuş gibiydi.
''Babam işkence için bacak bileğimi ata bağlayarak beni yerde sürüklemeyi uygun gördü ama sadece atın arkasında sürüklenmem bana çokta fazla acı vermezdi ve bu yüzden de acının dozunu artırmak için bowling boyutunda ki bir gülleye bağlı çivileri elime sapladı.'' Arabada derin bir sessizlik oluştu. Sanki ikisi de ne diyeceğini bilemiyordu.
''Babanın seni sevdiğini sanıyordum.'' diye mırıldandı Ateş.
Bu sırada Murat benden önce cevap vererek ''Sevseydi akıl hastanesine mi kapatmaz yada işkence yapmazdı.'' dedi.
Hafifçe sırıtarak konuştum ''Bu dünyada en çok sevdiği kişi benim ancak babamın sevgisi hastalıklı. Bu yüzden bana bunları yaparken kötü bir şey yaptığını düşünmeden yapıyor.'' diyerek bende mırıldandım ve kafamı koltuğa yaslarken, elimde ki sigaradan derin bir nefes alıp dışarıyı izlemeye başladım. Amacım babamın yaptı şeyleri savunmak değildi, sadece gerçekleri söylemiştim. Hastalıklı bir beyinde yapılan her şey doğrudur, bu yüzden hasta olan kişi yanlış bir şey yaptığını bilmeden yapar. Yolun uzun bir kısmı sessizlik içinde devam etti. Aslında Pars hakkında benden yardım isteyeceklerini düşünmüştüm, fakat yol boyunca hiç bir şey söylemediler ve bende sessiz kalıp düşüncelerime gömüldüm.
Parsla karşılaştığımızdan bu yana ikimizde aynı amaç için savaşan, buz ve ateş gibiydik. Ancak her ne kadar bir birine zıt iki kişi olarak görünsek de, aslında bir birimize benziyorduk. O dondurucu bir buz ve bense küle çeviren ateşim. İkimizde serttik, ikimizde vahşiydik, ikimizde kurnaz ve zekiydik. Fakat bunların çok ötesinde ikimizde yaralı birer kuştuk ve ikimizin de kanatları kopartılmıştı.
Pars'ın esrarengiz, çekici ve tehlikeli koyu gözlerine her baktığımda etrafında ördüğü kalın duvarları görebiliyordum. Bu duvarları sadece çok kaybetmiş yaralı insanlar kurar, çünkü aynısı bende de var. Pars'ın kaçırıldığını duyduğum an şaşırmam dışında içimde garip bir duygu hissetim. Adlandıramadığım bir duydu. Ona karşı intikam planlarımı unutsam da, bana böyle değişik bir duyguyu hissettirdiği için öfkelenmiştim. İçimden bir ses aşık etme planının tersine dönüp bana çarptığını söyleyip duruyordu ama bu olamaz. Sevgiye dair her şeyimi yıllar önce verdim ve yeni birini sevmeye inancım, hevesim ve gücüm kalmadı. Üstelik hala gerçekleşmesini yıllardır beklediğim planlar vardı ve zaten Savaş'ı arkamda bırakacağım için üzülürken buna bir yenisini daha ekleyemem. Eğer eklersem planlarımı yapmaktan vazgeçebilirim ve ben vazgeçmek istemiyorum. Kafamda öyle şeyler vardı ki, hayatı bile kendi tarafıma çekip kölem yapacağım. Bu yolda ise Pars'ın kendisine değil sadece gücüne ihtiyacım var ve eğer ölmediyse onu bulup planlarıma devam edeceğim.
Babamın beni sakladığı yer İstanbul'daydı, fakat oldukça şehrin dışındaydı ve bu yüzdende şehir merkezine gelene kadar bir kaç saat geçmişti. Araba durduğunda Murat ve Ateş hala onları hainlikle suçladığım için sinirliydiler ama aynı zamanda da iyi davranarak beni yalnız bırakmak istemiyorlardı. Onları arabadan zorda olsa kovdum. Yüzüme ters bir şekilde bakıp arabadan çıktıklarında ise hemen gitmelerine izin vermeyip sesimle onları durdurdum ve Pars hakkında konuşmaya başladım.
''Parsı bulmanıza yardım edeceğim. Siz sadece malikanede hazırda bekleyin.''
Murat sessiz kalırken Ateş konuştu.
"Biz günlerdir Pars'ı arıyoruz ve biz bulamıyorsak sen asla bulamasın." dedi. Bende onun yüzüne bakarken alayla sırıttım.
"Evet haklıydınız ben sizi tanımıyorum ama sizde beni tanımıyorsunuz. Ben her şeyi yapabilirim. Üstelik bakıyorum da sizin bulamadığınız Belen Alphan'ı bulduğumu çabuk unutmuşsunuz."
Sözlerimle Ateş derin bir nefes alıp omzunu silkti, Murat ise ''Seni malikanede bekleyeceğiz.'' dedi. En azından birinin aklı çalışıyor.
Ateş Murat'a kötü bir bakış atıktan sonra arkamızda bizi takip eden korumaların yanına doğru ilerledi. Murat ''Dikkatli ol.'' dedikten sonra oda Ateş'in arkasından gitti. Bense arabadan inmeden sürücü koltuğuna geçtim ve evime doğru hızla sürdüm.
Arabamı dar sokakta par ettikten sonra yavaşça dışarı çıktım. Koltuklar rahat olsa da uzun süre oturduğum için vücudum tekrar ağrımaya başlamıştı. İki elimle sırtımı tutarak omuzlarımı dikleştirdim ve bu esnada sırtımda bir kaç çıtırtı sesi duydum. Kapıya yavaş adımlarla yaklaşırken, bir anda ev anahtarımın yanımda olmadığını hatırladım ve ''Siktir.'' deyip demir kapıya sertçe tekme attım.
Bu hareketim bacağımın sızlamasına neden oldu. Yüzümü buruştururken arkamı döndüm ve avuç içimi yüzüme bastırıp yavaşça yukarı kaydırdım ve bir birine dolanmış sert saçlarımı güçlükle arkaya doğru itip parmaklarımla saçlarımı sıktım. Derin bir nefes alıp sırtımı demir kapıya yasladım ve bu sırada kapının içeriden açıldığını hissetim. Hızlıca arkamı döndüğümde tanıdık bir erkek eli gördüm, kolumdan tutup beni içeriye doğru çekti. Ardından arkamdan kapıyı kapattı ve Murat'ın ceketi omuzlarımdan yere düşerken kollarıyla bedenimi sıkıca sarıp sarıldı. Dudağımda istemsiz bir gülümseme oluşurken kollarımı havaya kaldırıp, yüzünü enseme gömmüş Savaş'ın yumuşak kumral saçlarını hafifçe okşadım. Kalbi çok hızlı atıyordu ve kesik kesik nefes alıyordu.
Savaş bana sarılınca vücudumda ki bütün ağrılar yok oluyor gibiydi. Bir kaç saniye ikimizde sessiz kaldık ve en sonunda konuşan ilk kişi Savaş oldu.
"Sana bir şey olacak diye çok korktum."
Sesinde ki acı tüylerimi ürpertti.
"Bu durum ilk defa yaşanmıyor. Bak her zaman ki gibi iki ayağımın üzerinde sapa sağlamım." Kısmen sapasağlamdım ama iki ayaklarımın üzerinde durduğum doğruydu. Bu sözlerimle onu sakinleştirmeye çalışıyordum fakat Savaş'ın sarılışı daha sıkılaştı.
''Sen alışsan da ben alışamıyorum. Her zaman ilk günkü ki işkencenmiş gibi kötü hissediyorum kendimi.'' dedi ve bende ona sıkıca sarıldım. Sarılan insanları gördüğümde ve hata bazen zorla birine sarıldığımda hem miden bulanır ama şuanda Savaş'ın kolları bana sıcak bir ev gibi geliyordu ve canavar kalbimi ısıtıyordu. Savaş bırakmak istemese de ondan yavaşça uzaklaşıp, yüzümü ciddileştirdim. Canım hiç acımıyormuş gibi davransam da, canım çok acıyordu. Genelde canım acıdığı zaman güçlü durmaya çalıştığımda, insanların güçsüzlüğümü görmesini istemediğim içindi.
Şimdi ise sadece Savaşı üzmek istemediğimden güçlü duruyordum. Çünkü psikopat tarafım bencil olduğu için bunu saçma bulsa da, onu üzgün görmek beni fazlasıyla üzüyordu.
''Yukarı çıkalım, konuşmamız gereken konular var.''
Savaş'a arkamı dönüp merdivenlere doğru yöneldim. Ancak Savaş hızlı adımlarla bana doğru yaklaştı ve güçlü kollarıyla bedenimi sarıp kucağına aldı. Ben ona kısılan gözlerimle bakarken, o ise yaşla dolan gözleriyle bakıp masum bir şekilde gülümsedi. Savaş babamın yanında çalışan en sert ve korkusuz korumalardan biri. Bir keresinde kendi gözlerimle bir gurup adamın Savaştan nasıl korktuğunu görmüştüm. Acaba o adamlar Savaş'ın sulu göz olduğunu öğrenseydi ne derlerdi? Bence hayal gördüklerini sanırdılar. Beni taşımasına izin verdim. Üst kata çıkınca koltuğa doğru ilerledi ve bedenimi nazikçe koltuğun üzerine bıraktı. Savaş bir kaç adım gerilerken göz yaşları yine gözünden akmaya başladı. Kafamı iki yana sallayıp, koltuğa biraz daha yaslandım.
''Yapma Savaş, beni ilk defa böyle görmüyorsun ve lütfen duygusal olmayı bırak artık. Konuşmamız gereken önemli konular var.'' dedim sert yüz ifademle. Savaş elleriyle yüzünü silip, yapmacık bir şekilde gülümsedi. En son Mert Sarlas tarafından kaçırıldığında yüzü kanlar içerisindeydi, fakat şuanda buğday teni pürüzsüzdü ve teninde tek bir çizik bile yoktu. Onun iyi olduğunu görmek, güzel hissettiriyordu. Savaş yanağına dokunan gözyaşlarını silerken, bir anda yüzünü sertleştirdi ve beyaz spor gömleğini düzeltirken göğsünü kabarttı ''Konuşalım, ama önce benim dediklerimi yapacaksın. Duş alacaksın, yaralarını tedavi edeceğim ve yemek yiyeceksin. Bunları yaptıktan sonra ne istiyorsan konuşuruz.'' Savaş sert bir sesle konuşmuştu ama içten içe bu hareketiyle ona bir şey yapacağım diye korktuğu belliydi. Emirlerle aram pek iyi değildir.
Gözlerimi tehlikeli bir şekilde kıstığımda, Savaş yutkundu ve adem elması yukarı aşağı hareket etti. Alt dudağımı yalayarak hızlıca ayağa kalktığımda ise Savaş bir an bile düşünmeden koşup, koltuğun arkasına geçti. Bu hareketine gülmemek için ağzımın içinden yanaklarımı ısırdım ve ardından merdivenlere doğru ilerleyip yukarıda ki yatak odama çıkmaya başladım.
Bu sırada alaycı bir tonla ''Duş ve yemeğe hayır demem ama yaralarımı tedavi etmeyi aklından bile geçirme. Sen küçük bir pansuman bile yapmayı bilmiyorsun.'' dediğimde Savaş rahat bir nefes aldı ve bir elini kalbinin üzerine koydu.
''Ahsen bir gün gerçekten kalbime indireceksin ve ölümüm senin elinden olacak.'' Fazlasıyla dramatik bir şekilde söylediği sözler karşısında genişçe gülümserken cevap vermedim ve bir kaç basamak daha çıktıktan sonra yatak odama ulaştım.
Her şey aynı gözüküyordu ama yine de bir an bu oda bana fazlasıyla yabancı geldi. Gerçi, her zaman gelirdi. Evim diyebileceğim sabit bir yerim asla olmadı. Gittiğim her yer tıpkı bu ev gibi sadece kısa süreli bir barınmadan fazlası değildi. Bazen kendimi yerleşik hayatı henüz keşfetmemiş bir insan olarak görüyordum. Dudağımda ki gülümseme acıya dönüşürken, hastane kıyafetimin alt tarafından tutup yukarı doğru çektim ve üzerimden çıkardım. Ardından içine bolca toprak kaçmış, siyah iç çamaşırlarımı da soyup banyoya geçip aynanın karşısında durdum. Vücudumda ve yüzümde toprağa bulanmamış çok az yer vardı.
Ayak bileğim, karnım, yüzüm, boğazım ve sırtım morluklar içerisindeydi. Kafamın ön tarafından akan kanlar kulaklarımı kaplarken, aynı şekilde ağzımdan akan kanlardan çenemi ve boğazımı örtüyordu. Neredeyse tanınmayacak haldeydim. Elimde ki kirli kıyafetleri çöpe attım ve geniş lavabo tezgahına ellerimi dayayarak. Yüzümü, duvara asılı büyük kare şeklinde ki aynaya biraz daha yakınlaştırdım. Gözlerime bakıyordum, gözlerimin içine. Orada küçük bir çocuk vardı. Sıcak nefesimi dışarıya salarken kafam öne doğru düştü. Alışmıştım işkenceye ve bu boktan hayata. Fakat hep.. Hep bunlar olmasaydı nasıl olurdu diye düşündüm. Ancak cevap her zaman aynıydı. Kendimi kandırmayı sevmem, ben bu hayata aitim. Babam ve onun ailesi ne kadar kötüyse, damarlarımda akan kanlarıyla bende onlar gibi ve hatta onlardan bile daha çok kötüydüm.
Kapanan gözlerimi geri açtığımda öne düşen omuzlarımı dikleştirip gülümsedim. Ardından karnıma da ki beyazdan siyaha yüz tutmuş sargı bezini çıkardım ve karnıma inceledim. Yara nerdeyse iyileşmişti ve ıslansa bile bir şey olmayacaktı. Sargı bezini de çöpe atarken, aynanın karşısından çekilip duş kabinine doğru ilerledim ve bu sefer bir değişiklik yapıp soğuk su yerine sıcak suyu açtım. Ardından da duş jelimi at kılı fırçamın üzerine döğüp ilk başta tırnaklarımın arasına girmiş toprak ve kanı temizlemeye baladım. Kafamdan aşağı akıp yere ulaşan su kırmızı ve kahverengi olmuştu. Vücudumun tamamını yavaş hareketlerle temizlemeye başladım. Banyodan çıktığımda kendimi daha sağlıklı ve dinç hissediyordum. Acılarımda az da olsa dinmişti. Banyoda ki ilk yardım çantasından çıkardığım sargı beziyle karnımı ve avuç içlerimi sardım. Ardından vücudumda ki diğer yaralara da tedavi ettikten sonra saçımı kuruttum ve giysi dolabımın önüne geçtim.
Fazla oyalanmadan siyah bir elbise alıp giyinmeye başladım. Hangi durumda olursam olayım güzel ve seksi görünmeyi seviyordum. Elbisenin üst tarafı bol bir saten kumaştan yapılmıştı. Boğazımda, göğsümde ve kollarımda çok fazla morluk olduğu için, üst bedenimi örten bir kıyafet seçmiştim. Fakat kıyafetin alt tarafı fazla kapalı değildi ve mini, vücudumu sıkıca saran deri bir şort etekten oluşuyordu. Vücudumda ki morluklar seksi görünmeme engel olamazdı. Aynanasın karşısında geçtiğimde eski halime az da olsa dönmüştüm, fakat anlımda ve bacak bileğimde ki morarmalar hala belli oluyordu. Bu yüzdende makyaj masasına geçip, önce ayak bileğimi ve sonrada yüzümde ki yaraları kapatmaya başladım. İşim bittiğinde aynada ki görüntümden daha çok memnun kaldım. Vücudumda ki hiç bir yara artık gözükmüyordu ve içinde bulunduğum siyah elbise beni seksi ve asil gösteriyordu. Ruhen her zaman güçlüydüm, fakat bu güçlü tarafımı dış görünüşümle yansıtmayı daha çok seviyordum.
Sivri burunlu, bilekten bağlamalı siyah topuklu ayakkabılarımı giyindikten sonra, elim de ki sargı bezlerini gizlemek için her iki elime de kıyafetimle aynı renkte olan iki tane siyah bandana bağladım. Elimde ki bandanalar kıyafetin bir parçasıymış gibi gözüküyordu. Artık hazırdım. Öne doğru bir adım attığımda bileğim acıdan sızlasa da durmadım ve ilerlemeye devam edip demir merdivenlerden aşağıya inmeye başladım. Bu sırada bunumu yemek kokuları doldurdu. Harika kokuyorlardı. Karnım guruldarken ne kadar aç olduğumu yeni hissettim. Merdivenlerden indikten sonra yemek kokusunu burnumla takip ederek sağ tarafa döndüm ve Amerikan mutfağının yanından geçip, yuvarlak siyah masasının önünde duran sandalyeye oturdum. Savaş masayı yemeklerle donatmıştı ve oda masanın diğer ucunda gülümseyerek bana bakıyordu.
''Her zaman ki gibi muhteşem görünüyorsun.''
''Biliyorum.'' diyerek hafifçe sırıttım ve bu sırada iltifat dolu sözlerine teşekkür etmediğim için Savaş gözlerini yargılar bir şekilde devirdi. Bense onu umursamayıp elimle masada ki yemekleri işaret ettim.
''Bu yemekleri ne zaman yaptın ? Sadece bir kaç dakikadır yoktum.'' dediğimde Savaş göğsünü gururla kabartırken eline çatal ve bıçağını alıp, önünde ki tam pişmiş etini keserken konuşmaya başladı.
''Ne zaman geleceğini bilmiyordum, o yüzden de her gün buraya gelirken yanımda yemek getiriyordum.'' dedi. Sözleriyle tekrar yüzümde büyük bir gülümseme oluştu ve daha fazla beklemeden, önce bir bardak su içtim. Soğuk suyu kurumuş boğazından indiğini hissederken de elimde ki bardağı masaya bırakıp, iştahla önümde ki yemeklerden yemeye başladım.
"Eğer biraz daha gelmeseydim babanı kendim öldürürdüm." dedi Savaş düşünceli bir şekilde. Bunu gerçekten de yapardı. Fakat tekrar başa dönüyorduk ve Savaş'ın yüzünü yavaşça hüzün kaplıyordu. Üzülmesine katlanamıyordum. Ağzımda ki koca et parçasını hızlıca çiğneyip yuttum ve masanın üzerinde ki beyaz peçeteyle ağzımın kenarını sildim.
Konuyu değiştirmeye çalışarak "Ben yokken neler olduğunu anlatsana." dedim ve Savaş iki kadehe de Chianti doldurup, kadehlerden birini önüme bıraktı ve kendi şarabından büyük bir yudum aldıktan sonra konuşmaya başladı.
"Baban senin Belen Alphan'ı bu kadar kısa sürede bulacağını tahmin etmemiş olacak ki öfkeden delirdi ve Pars Alphan'ın içine yerleştirdiği adamlarına haber verip Pars Alphan'ı öldürmesini istedi. Haber vermek için aradım ama sana ulaşamadım. Zaten sonra Pars Alphan değil de senin vurulduğun haberi geldi ve baban bunu duyunca malikanede kısa bir süre baygınlık geçirdi. Uyandığında ise çılgına döndü. Sürekli senin ismini sayıklayıp durdu. Onu daha önce hiç bu şekilde görmemiştim. Sana yaptığı şeyleri bilmeseydim, ona gerçekten üzülürdüm. Berbat bir durumdaydı.''
Savaş yüzünü buruşturdu. Babamı hiç sevmiyordu.
''Çıldırmayı bıraktığında ise ne kadar adam varsa hepsini peşine takıp senin kaldırıldığın hastaneye doğru gitti. Bundan sonrasında ne olduğunu bilmiyorum çünkü sen, ben ve Cam gözü kurtarıp babamın malikanesine bıraktığında bizi bazı görevlerden aldı ve sadece malikaneyi koruma emrini verdi. Bizi öldürmediği için şanslıyız. Babanın zayıflığa hiç tahammülü yok."
Son sözlerinde bana hala az da olsa kırgın olduğunu hissettim.
Savaş elinde tuttuğu şarap bardağını sadece bileğini oynatıp hafifçe döndürürken, bende hiç bitmeyen bir iştahla yemek yiyip dikkatlice onu dinliyordum. Ayrıca düşünüyordum. Belen Alphan'ı bulduğumuzda babam için çalışan adamlar ortaya çıkmıştı ve bana sıktıktan sonra ise ölmüşlerdi ama belli ki babam için çalışan tek bir hain ortaya çıkmamıştı. Yoksa babam kaldırıldığım hastaneyi nerden bile bilirdi ki ?
Henüz haini bulamamış olabiliriz ama çok yaklaştık. Hain her kimse o gün bizimle ordaydı.
"Baban seni hastaneden bir şekilde kaçırdıktan sonra bir kaç gün ortadan kayboldu. Bu sırada Pars adamlarıyla malikaneyi bastı ve senin odana kadar çıktı. Fakat seni bulamayınca, büyük bir öfkeyle malikaneden ayrıldı ve sonrada babanın yirmi mekanını havaya uçurdu." demek Ateş'in söylediği şeyler doğruymuş. Uzun bir zamandır kaybettiğim keyfim yerine geldi. Pars'a ilk tanıştığımızdan beri hiç güvenmedim ama şuanda olanları dinlerken ona azda olsa güvenmeye başlıyordum. Ayrıca benim için bir şeyler yapıyor olması da hoşuma gidiyordu.
"Fakat bu mekanlar senin patlattığın kulüp gibi değildi. Babanın yurt dışından kaçak olarak soktuğu silahlar, uyuşturlar ve aklına gelebilecek her şeyi sakladığı hangarları patlattı. Babana milyar dolarlık zarar verdi ve tabi bazı patlattığı hangarlar sadece babana ait değillerdi. İşin içinde başka insanlarda vardı ve onlarda zarar gördü." Hafifçe sırıttım. Şarap bardağını alıp, içinden büyük bir yudum aldım. Babamın bu hangarları sır gibi saklayıp, bir ordu evi gibi koruyordu ve bu da bana Pars'ın bu hangarları uzun süredir araştırıp, patlatmak istediğini gösteriyordu. Annesi Belen Alphan babamın elindeyken, hep bir adım geriden oynuyordu. Fakat şimdi, oyunun tam içine büyük bir ses çıkartarak girmişti.
"Pars nasıl kaçırıldı ?" diye sordum. Konuşmanın başından beri öğrenmek istediğim tek şey buydu.
"Pars hangarları patlattıktan bir kaç gün sonra bir anda ortadan kayboldu ve baban da bir anda ortaya çıkıp malikaneye geldi. İlk başta babandan şüphelendim ama eğer arada Belen Alphan olmasaydı Pars babanı gördüğü anda dünyadan silerdi ve babanın tek başına onu kaçırması da imkansızdı." Savaşla aynı şeyi düşünüyorduk. Babam güçlü olabilir ancak Pars'ı artık tanıyordum ve bir şeyden emindim ki babam parsı tek başına asla yenemez. Pars sadece zengin bir lider değil, o aynı zamanda kurnaz, zeki ve tehlikeli bir avcı.
"Ve tahmin etiğim gibi de oldu. Baban malikaneye geldikten sonra hemen arkasından, dört adam ve bir tanede kadın geldi. Giyimlerinden ve yanlarında ki koruma sayısından önemli insanlar oldukları beliydi. Saatlerce malikânenin içinde babanla konuştular. Cam göz ve ben dışarda beklediğimiz için ne konuştuklarını duymadım ama o insanları daha önce başka bir yerde görmüştüm."
''Nerde gördün ?"
"Pars'ın liderlik yaptığı Shawor isminde bir kuruluş var. Babanda bu kuruluşa üye olduğu için bir kaç kere onunla beraber gitmiştik. Bu insanlarda o kuruluşta üyeydi."
"Emin misin ?"
"Eminim. Senin kadar olmasa da benim de görsel hafızam güçlü. Hatta sana yüzlerini tarif bile edebilirim." Kafamı iki yana 'Hayır' şeklinde salladım. Eğer onları tarif ederse, bu işimi çok kolaylaştırır ve sıkıcı olur. Ben zoru seviyordum ve onları kendim bulmak istiyordum.
Çektiğim işkencelerin ve babama olan öfkemi bir yerden çıkarmam gerekiyordu.
"Sence Pars hala hayatta mı ?" dedim ve Savaşta "Pars'ın nerde olduğunu bilmiyorum fakat sende çok iyi biliyorsun ki sağlam bağlantılarım var ve bunu öğrenmek isteyeceğini düşünerek önceden araştırdım. Zor oldu ve her ne kadar Pars'ın yerini söylemeseler de yaşayıp yaşamadığını öğrendim." Savaş'ın kendini yüceltmesine göz devirsem de o benim şimdiye kadar tanıdığım en güçlü bağlantıları olan insandı.
"Sonuç ?"
"Yaşıyor."
Şaraptan bir yudum daha alıp arkama yaslandım. Tahmin etiğim gibi bu işte babamın da parmağı vardı, fakat yalnız değildi. Shawor hakkında hala bir bilgim yok ama bu kuruluşa üye olan insanların çok güçlü insanlar olduğunu biliyordum ve Savaş'ın dediğine göre Pars'ın patlattığı hangarların bazıları sadece babama ait değildi. Demek ki bu kuruluşta ki insanlar babamla iş yapıyorlardı ve Pars'ın patlattığı hangarların bazıları onlara aitti. Bu yüzden Pars dolaylı yoldan onlara da zarar verince, bu insanlar birleşerek kendi liderlerini kaçırdılar. Ancak her şeyin bununla sınırlı olduğunu sanmıyorum. Çünkü Pars onların canını nasıl açıtıysa, adamlar onu öldürmek yerine, hala hayatta olduğuna göre acı dolu işkenceler yapmayı seçmişlerdi. Eğer sadece patlatılan hangarlar için bir intikam isteselerdi onu öldürürlerdi yada aynı şekilde karşılık verirdiler.
"Kim olduklarını söylemeni istemedim ama o insanları nerde bulacağımı söyleyebilirsin." Kendim çözmeyi daha çok istiyordum ama bu isteğimin Pars'ın hayatını kötü bir şekilde etkileyeceğini düşünüp, biraz olsun yardım almaya karar verdim. Sözlerimle Savaş kaşlarını çattı.
"Pars Alphan'dan hala vazgeçmedin mi ? Tamam adam güçlü, sert ve zeki biri ama yine de babam seni onun elinden aldı ve senin kaybedenlere işin olmaz." Savaş hem şaşkındı, hem de beni gözleriyle yargılıyordu. Umursamaz bir tavırla omuz silktim.
"Her şeye rağmen, o hala zeki ve güçlü biri. Ayrıca çok iyi biliyorsun ki herkes hata yapar ve ben sadece hak edenlere ikinci bir şans veririm. Pars hak ediyor."
Bu seferde Savaş sırıttı "Herkes mi hatta yapar ? Bu sözler hiç senlik değil. Sen daha çok her hatanın bir bedeli vardır dersin." dedi yine yargılayıcı bir şekilde. İtiraz etmedim. Bir kısmı doğruydu ancak bu söz bana ait değildi. Bu söz babama aitti.
"Bu sözler benlik değil mi ? Etrafına baksana, çok fazla hatana rağmen hala yanımdasın. Sana iki değil yüzlerce şans verdim." dedim ve bu sözlerimle Savaş'ın kaşları çatıldı.
"Ben farklıyım. Beni herkesle bir tutamazsın." diye itiraz etti küçük bir çocuk gibi.
"Her neyse Savaş, konudan bir hayli uzaklaştık. Şimdi söyle bana onları nasıl bulabilirim ?" Savaş isteksiz yüz ifadesiyle konuşmaya başladı "Bu akşam bir toplantı yapılacak ve büyük bir ihtimal hepsi o toplantıda olacak. Baban Cam gözü henüz affetmese de ona görevler vermeye başladı ve bende bu şekilde duydum fakat orada nerede yapıldığını bilmiyorum."
"Lidersiz bir toplandı, küçük çaplı bir isyandır." dedim düşünceli bir şekilde. Savaş ciddi bir surat ifadesiyle "Ahsen sen oraya gidemezsin." dedi ve bunu neden söylediğini biliyordum.
Midemi fazlasıyla doyurmuştum. Dudağımın kenarını tekrar peçeteyle sildikten sonra ayağa kalktım. Bu sırada Savaş da benimle beraber ayağa kalktı.
"Ahsen !"
"Ne oldu ?"
"Beni duymamışsın gibi yapma. O toplantıya gidemezsin. Toplantıda ki adamlar çok güçlü ve eğer sen kendini o insanların gözüne sokarsan, hakkında araştırma yaparlar ve senin kimin kızı olduğunu öğrenirlerse peşine düşecek tek kişi o toplantıda ki insanlar olmayacak."
"Ben artık küçük bir çocuk değilim. Ayrıca bu insanlar küçükken bile karşıma çıksaydılar, onları o zamanda mahvederim ve sende çok iyi biliyorsun ki ben bir şey istiyorsam onu ne pahasına olursa olsun alırım."
Evet kimliğimin deşifre olmasını istemiyorum, çünkü hayatımı mahfeden zaten bir babam varken birde onun düşmanlarıyla ilgilenmek istemiyorum. Ama zaten şuanda kadar Pars ve Pars'ın yanında çalışan herkes kimliğimi öğrenmişti ve ayrıca ben bu yola zaten kimliğimin ifşa olmasını göze alarak başlamıştım. Ayrıca Savaşa da dediğim gibi. Ben bir şey istiyorsam onu ne pahasına olursa olsun alırım. Şuanda istediğim şey ise Parstı.
"Ahsen bu adamların bazıları babandan bile güçlü. Kazanma isteğini bir defa olsun kenara bıraksan olmaz mı ?" Sinirle Savaşa doğru bir adım attım ve bu sırada masanın üzerinde ki ev anahtarını aldım.
"Nenden babamdan güçlü olmaları beni ilgilendirsin ki ? Ben ne zaman babamın gücünün arkasına saklanan zayıf bir insan oldum ? Ben tek başıma güçlüyüm ve benim gücüm herkesi yıkmaya yeter !" Savaş sustu ve hiç bir şey söylemedi. Bense bir kaç saniye sinirle ona baktıktan sonra tekrar konuştum.
"Unutma ki bana hiç bir şey olmaz. Karşıma çıkan her engelde pes edip bıraksaydım, bu gün karşında bambaşka biri olurdu." dedim ve ev anahtarını alıp merdivenlere doğru hızla ilerledim.
"Nereye gidiyorsun ?"
"Ortalığı yakıp kül etmeye!"
''Ahsen yapma.''
Savaşı arkamda bırakırken hızlıca merdivenlerden indim ve kapıyı açıp sokağa çıktım. Ardından da kilitli olmayan arabanın kapısını açıp içine bindim ve gaza bastım. Başka insanlar beni küçümsediğinde alayla sırıtırdım ve onlara kim olduğumu gösterirdim. Fakat Savaş en yakınımdı ve beni başkalarıyla kıyaslayıp, gücümü zayıf görmesi sinirlenmeme neden olmuştu. Biliyordum, içimde ki karanlığı hapsettiğimden bu yana bir hayli güç kaybetmiştim. Fakat karşıma çıkan herkesi, bedenimde küçük bir güç kırıntısı bile kalsa mahvede bilirdim. Zayıf olma düşüncesinden nefret ediyordum.

