AHSEN
Ben çığlık atıyorum ama onlar sadece kahkahalarımı duyuyorlar.
Keskin bir acıyla her tarafımı karanlık kaplarken, etrafımı sarak karanlığın içinde bir çıkış yolu bulmak için koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama nefessiz kalıp ayaklarım kanayana kadar koştum. Yolun sonuna geldiğimi düşündüğümde bir anda karşıma gri, beyaz ve siyah renginde üç kurt çıktı.
Beyaz kurt oturuyordu, gri kurt ayakta sakince beni izliyordu ve siyah kurt ise yüzüme öfkeyle bakıyordu. Bedenimde ki tüm hücreler kaç diye bağırırken, gözlerimi kurtlardan ayırmadan arkaya doğru yavaşça bir adım atım ve bu sırada siyah kurt beklemeyi bırakarak tüm öfkesiyle bana doğru koşmaya başladı. Hayata kalma iç güdüsüyle bende koşmak istedim ancak ayaklarım karanlık zemine yapışmıştı ve hareket edemedim.
Siktir!
Kurumuş ağızımla zorlukla yutkundum.
Kaçmak istiyordum ama korkmuyordum.
Genişçe gülümseyerek siyah kurda meydan okudum.
Sanki eski bir dostumu selamlıyor gibiydim.
Kurt bana yeterince yaklaşınca salya akıtan büyük ağzını açıp, sivri dişlerini boğazıma saplamak için üstüme zıpladı. Fakat bu sırada ne zaman yanıma geldiğini fark etmediğim gri kurt, siyah kurdu tek bir hamleyle yere devirip tam önümde durdu. Yere sertçe düşen siyah kurt inleyerek ayağa kalkarken, bir süre iki kurtta bir birine tehlikeli bir şekilde bakıp hırladı ve ardından siyah kurt pes edip yanıma geldiği gibi aynı şekilde koşarak geri gitti. Gri kurt ise bana doğru dönüp yüzüme baktı ve ben kontrolümün dışında dizlerimin üzerine çöktüm. Bir kaç saniye sessizce bir birimize baktık. O kadar yakındık ki nefesini yüzümde hissedebiliyordum. Dikkatli hareketlerle sağ elimi kurdun ensesine yaklaştırdım ve avuç içimi gıdıklayan yumuşak gri kürküne dokunup okşadım. Aramızda bir yakınlık vardı. Sanki o bendim ve bende oydum. Kafamı kurdun kafasına biraz daha yaklaştırdım ve gülümseyerek anlına bir öpücük kondurdum. Bu sırada kurdun gözleri bembeyaz oldu ve bu beyazlık saniyeler içerisinde büyüyüp, içinde bulunduğum karanlığı parçaladı. Bazı sesler duymaya başladım.. İnsan sesleri.
"Kalbi atıyor, hayata döndü."
''Hareket etmesine izin vermeyin.''
''Beni duyuyor musun ?''
''İsmin ne ?''
Beyaz ışık gözlerimi kamaştırırken, tanımadığım insanların sesi kulaklarımı dolduruyordu ve bu bana acı veriyordu. Etrafımı algılamaya çalışırken, bu sesler arasında tanıdık bir erkek sesi duydum. Pars'ın sesini.
"Bu sefer sözümü dinle ve yaşa !"
Ağzımı açıp konuşmak istiyordum ama sesimi ben bile duyamıyorken onlara duyuracağımdan şüpheliydim. Sadece bembeyaz bir ışık vardı ve ben kalkmaya çalıştıkça beni geri iten eller ve durmadan konuşan sesler. Vücudumu tutan sıcak el her yerdeydi.
Omuzlarımda, kafamda, kollarımda ve bacaklarımda. Gözlerim yanmaya başlarken, vücudumda bir anda keskin bir acı hissetim. Sanki içimde bir deprem gerçekleşiyordu. Bağırdığıma emindim ama sesimi duymuyordum.
''Şok geçiriyor. Kanamayı hemen durdurmalıyız.''
Acı beni yuttu ve etraf yine karardı.
Gözlerimi açtığımda bir süre hiç bir şey göremedim ama sonra görüntüler netleşti ve önce beyaz çarşaf içerisinde kablolara bağlı, yarı çıplak vücudumu gördüm. Sonra kafamı yana doğru yatırdım ve bu seferde EKG cihazını gördüm, ekranda ki çizgiler yavaşça aşağı yukarı hareket ediyordu. Midemde keskin bir ağrı vardı ve bu ağrı tüm vücuduma hızla yayılıyordu. Acının etkisiyle gözlerimi sıkıca kapattım ve bir süre bekledikten sonra tekrar açtım. Bu seferde karşımda camdan bir duvar vardı ve duvarın arkasında ise gözü yaşlı babam duruyordu. Yüzüme bakarken iki elini cama koydu ve genişçe gülümsedi. Kurumuş dudaklarımı aralayıp konuşmak istedim ama yapamadım ve gözlerim kapandı.
2 Hafta Sonra
Yüzüme değen su damlasıyla gözlerimi yavaşça açtım. Bedenim soğuktan titriyordu ve karnımda ise büyük bir acı vardı. Kısık kısık nefes alırken toprak kokusu burnumu doldurdu. Bir süre gözlerimin karanlığa alışması için bekledikten sonra ellerimi toprak zemine bastırarak, uzandığım yerden kalmaya çalıştım. Vücudumda ki acıdan dolayı dişlerimi kırarcasına sıkarken, biraz zorlansam da sırtımı arkamda ki taş duvara yaslamayı başardım ve oturma pozisyonuna geçtim. Taş duvarın soğukluğu bedenimi daha çok ürpertirken, vücudum kasıldı ve bu sırada karnım da tekrar bir ağrı hissetim. Ağrının nedenini anlamak için kafamı hafifçe aşağıya eğdim ve karnıma baktım. Üzerimde beyaz bir hastane önlüğü vardı ve dizlerime kadar uzanıyordu. Önlüğü toprakla kaplı, titreyen parmaklarımla tutup yukarı doğru çektim ve karnımda ki sargı bezlerini gördüm. Bu sırada gözlerimde bir kaç anı canlandı. Pars'ın annesini bulmuştuk ve sonra ben bir şeylerin ters gittiğini düşünüp onlara doğru yaklaşmıştım ve sonra.. Yüzümü buruşturup elimle kafamı sıkıca tuttum. Düşünmek canımı acıtıyordu. Derin bir nefes alıp, düşünmeye kısa bir ara verdim ve bu sırada etrafıma baktım.
Zemini toprakla kaplı, küçük bir mağaranın içinde gibiydim.
Burası da neresi ?
Buraya nasıl geldim?
Pars annesini bulduktan sonra bana ihanet mi etti? Yasladığım duvardan güç alarak, titreyen vücudumla ayağa kalktım ve bu sırada sol bacağımın kalın bir zincirle duvara bağlanmış olduğunu fark ettim. Ayağımda ki zinciri tutup bacağımı kurtarmaya çalıştım ama zincir paslanmış olsa da sağlamdı ve bu yüzden de çıplak ellerimle zinciri parçalamam imkansızdı. Şuanda tam olarak ne olduğunu bilmiyordum ama bir an önce bu zincirden kurtulmam gerektiğinin farkındaydım. Titreyen vücudumla zorlukla ayakta dururken, etrafıma bakıp zinciri kırabileceğim bir taş aradım ancak bu sırada mağaranın demir kapısı gürültü bir şekilde açıldı ve içeriye babam girdi. Kalp atışım yaşadığım şokla hızlanırken, ayağımda ki zinciri yavaşça bıraktım ve yere düşmemek için duvara daha sıkı tutundum. İlk defa ne diyeceğimi bilemiyordum, yada ne yapacağımı. Hazırlıksız yakalanmıştım.
Ben babama boş gözlerle bakarken, o ise bana doğru hızlı adımlarla yaklaştı ve tam karşıma gelip durduğunda yüzüme sert bir tokat attı. Darbenin etkisiyle kafam önce duvara çarptı. Yanağım acı içinde yanıp kulağım çınlarken, önce vücudum yere yığıldı ve sonra da kafam toprak zeminin üzerine sertçe düştü. Karnımda yine keskin bir acı hissettim. Sağ kolumla karnımı sıkıca sararken, sol elimle babamın tokat attığı yanağımı tuttum. Lanet olsun çok sert vurmuştu!
Babam "Beni bırakıp gitmeye nasıl cüret edersin !?" diye bağırdı ve sesi duvarlarda kısa bir an yankılandı. Ellerimi yüzümden çekip toprağa gömdüm ve avuç içimi toprak zemine bastırırken zorlukla kafamı yerden kaldırıp babamın yüzüne baktım. Koyu yeşil takım elbisesi düzenliydi fakat saçları dağılmıştı ve yaş akan gözlerinin altı da morarmıştı.
Yüzünde hem öfke vardı, hem de hüzün vardı. Bu bakışı en son yıllar önce babamın adamlarından kaçarken bir araba bana çarptıktan sonra ölümle burun buruna geldiğim zaman babamın yüzünde görmüştüm. Vücudumda ki acıdan mı yoksa yaşadığım şoktan mı bilmiyorum ama konuşamadım ve sessizce babamın yüzüne bakmaya devam ettim. Babam ise bana doğru yaklaşıp tek eliyle boğazımı sıkıca sardı ve vücudumu rahat bir şekilde ayağa kaldırdı ve ayaklarımı yerden kesilene kadarda yukarı kaldırmaya devam etti. Çıplak ayaklarım havada sallanırken nefes alamıyordum. Titreyen ellerimle boğazımı bırakması için babamın elini tutup çekmeye çalıştım ama bu hiç bir işe yaramadı. Bedenim güçsüzleşmişti.
"Sen beni bırakıp gidemezsin !" diye tekrar bağırdı.
Bense dişlerimi kırarcasına sıkarken yüzüne tüm gücümle sert bir yumruk attım ama bu vuruşum babamı pekte etkilemedi. Bir süre daha yüzüme nefretle baktı ve ben nefes alamadığım için baygınlık seviyesine geldiğimde, boğazımı sıkan ellerini çekip bu seferde güçlü kollarıyla bedenime sarıldı. Kafam babamın boynuna gömülürken ayaklarım hala havada asılı duruyordu.
Elerim boğazıma doğru gitti ve derin derin nefes almaya başladım, göğüsüm hızlıca inip kalkarken babamın sarılması daha da sıkılaştı. ''Ölebilirdin'' dedi. Sesi hüzün doluydu. Tükürüğüm dudaklarımın kenarından akarken, zorlukla yutkundum ve kendime geldiğimde ise babamın geniş omuzlarından tutup itmeye başladım. Bir dakika boyunca onu itmek için büyük bir mücadele verdim ve en sonunda babam kendi isteğiyle beni bıraktı. Ayağım toprakla buluşunca arakaya doğru bir kaç adım attım. Vücudum hala titriyordu ve bacaklarım beni taşımak için çok güçsüzdü, bu yüzden yine duvara tutundum. Bu sırada babamın yüzüne bakarken, kafamda yine bazı anılar canlandı ve hastane odasının camından babamı gördüğümü hatırladım. Ardından yol ortasında Pars'ı ve annesini korurken yaralandığımda aklıma geldi. Muhtemelen silahla yaralandığımda Pars beni hastaneye kaldırmıştı. Fakat, anlayamadığım bir şey vardı. Babam beni Pars'ın yanından nasıl alabildi ? Düşüncelerim babamın sesiyle bölündü.
''Kazandığını mı zannettin ? Ondan mı kurşunların önüne ölmek için atladın !'' dedi sorgulayıcı bir şekilde ve ardından bana doğru bir adım attı ''Ben hayatta olduğum sürece, sen asla kazanamayacaksın !'' diye bağırdı. Son kez derin bir nefes aldım ve konuşacak gücü kendimde bulduğumda ''Beni nasıl yakalayıp, buraya getirdin ?'' diye sordum. Biraz önce babam tarafından boğulduğum için sesim cızırtılı ve kısık çıkmıştı. Babam sorumu cevaplamadan, içeriye siyah takım elbiseli iki koruma girdi. Korumalardan biri ''Efendim her şey hazır.'' dedi. Babam ağır ağır kafasını sallarken, korumalar bana doğru yaklaşıp önce bacağımda ki zinciri açtılar ve ben bu sırada tam kaçmak için bir hamle yapacakken, iki koruma da kollarımı sıkıca tutup beni engelledi. Sadece şansımı denemiştim. Vücudum güçsüzdü ve doğru düzgün yürüyemiyordum bile. Bu yüzden babamın elinden şuanda kaçmam imkansızdı.
''Sana beni bırakıp gitmenin bedelini ödeteceğim.'' dedi babam ve korumalar beni sürükleyerek demir kapının yanına götürmeye başladılar.
Kolumu o kadar sert sıkıyorlardı ki tırnaklarının derime batığını hissedebiliyordum. Kurşunlar vücuduma girdikten sonra bilincimi kaybetmiştim ve ne olduğunu tam olarak hatırlamıyordum ama babamın bakışlarından ve konuşmasından anladığım kadarıyla ölüme çok yaklaşmıştım. Şimdi ise kesinlikle cezalandırılacaktım ama anlamadığım şeyler vardı ve oda babamın beni Pars'ın elinden nasıl aldığıydı. Belki de ilk başta düşündüğüm gibi Pars annesini bulduktan sonra bana ihtiyacı kalmadı ve babamın beni almasına izin verdi. Fakat yine de bütün bu olanlar anlamsız geliyordu çünkü Pars babamdan nefret ediyor ve onu ilk gördüğü yerde öldüreceğine emindim ve eğer anlaşmamamıza ihanet etmiş olsaydı beni hastaneye kaldırmaz ve ölmeme izin verirdi. Beni demir kapıdan dışarı çıkardıklarında, karşıma tavandan aşağıya doğru sarkan kabloların ucunda ki sarı ışıklı ampullerle aydınlatılmış, dar bir toprak tünel çıktı. Yürümeyi bırakmıştım ve vücut ağırlığımı beni tutan korumalara verirken ayaklarım yerde sürünüyordu. Bir kaç saniye sonra toprak tünelin sonuna geldik ve yuvarlak demir bir kapıdan dışarı çıktık.
Güneş ışığı gözlerimi acıtırken, sinirle gözlerimi hafifçe kıstım ve dar bir görüş alanıyla hızlıca etrafıma baktım. Beni çıkardıkları yer toprağın altındaydı ve bozkırla çevrili büyük bir arazideydik. Etrafta çok fazla koruma vardı ve ben hepsini tanıyordum, çünkü bu korumalar beni yakalamakla görevli olan korumalardı. Hepsi büyük bir mutlulukla yüzüme bakıyordu ve onlara fazla acı çektirdiğim için bu mutlu yüzlerini hak ettiğimi biliyordum. Kollarımı tutan korumalar beni serçe yüz üstü yere attı. Kafam yere sertçe çarptıktan sonra önüme düşen dağınık uzun saçlarımı arkaya doğru attım ve yerden güçlükle kalkıp, beni yere atan korumalara kötü bir bakış attım. Sonra da gözlerim yol boyunca arkamda duran babama döndü.
Gözyaşlarını silmişti, çünkü o korumalarının yanında sadece acımasızlığıyla bilinmeyi severdi.
Yavaş yavaş kendime gelirken ''Öleceğim için çok mu üzüldün ?'' dedim alayla. Sesim yine kısık ve pürüzlü çıkmıştı.Etrafımda ne döndüğünü ve buraya nasıl geldiğimi bilmiyordum, fakat bu yabancı olduğum bir durum değildi. Neredeyse on üç yaşımdan beridir sürekli babamdan kaçıyordum ve genelde etrafımda ki korumalar beni yakalayıp babamın yanına getirdiğinde, çoğu zaman bilincim yerinde olmuyordu. Çünkü onlara yakalanmamak için defalarca kez ölümle burun buruna geliyordum ve bunun sonunda ise hem kaçtığım için hem de canımı tehlikeye atığım için işkence görüyordum.
''Bu durumla alay etme bu sefer gerçekten ölebilirdin!'' dedi. Sesi sakin çıkmıştı ama içten içe ne kadar öfkeli olduğunu görebiliyordum.
''Evet, uzun bir zamandır böyle bir amacım var ama merak etme, öleceğim zaman sende bunu göreceksin. Sen görmeden ölmeye niyetim yok.'' dedim ve bu sözlerim babamı daha da sinirlendirdi. ''Ölmesinler diye kendi canını tehlikeye atığın insanlardan daha değerlisin ama sen bunu görmüyorsun ve değersiz et parçaları için ölüme koşuyorsun!'' dedi yargılayarak.
Et parçası diye küçümsediği kişiler sadece Pars ve Belen Alphan değildi. Aynı zamanda annemi de kastediyordu. Babamın sözleriyle kazandığım muhteşem zaferim aklıma geldi ve ayakta durmakta zorlanıp canım acısa da yüzümü büyük bir gülümseme kapladı. Kollarımı ağrıyan karnımın üzerinde birleştirdim ve keyifli bir ses tonuyla ''Sahi kaybetmek nasıl bir duygu ?'' dedim.
Şuanda zafer kazanmış birinden oldukça uzaktım ama bu yine de benim kazandığım gerçeğini değiştirmiyordu. Babam içerideyken kazanmadığımı ima etmişti ama hayır kazandım ve kazanmaya da tıpkı gerçek bir avcı gibi devam edeceğim !
Oda benim gibi alay edercesine konuşarak ''Kazandığını mı düşünüyorsun ?'' dedi ve kollarını iki yana açıp etrafı gösterdi ''Nerde olduğuna bir bak, annesini kurtardığın Pars Alphan'ı görebiliyor musun ? Evet, bende göremiyorum.''
Dişlerimi kırarcasına sıkarken genişçe gülümsemeye devam etim ve bu sırada babamın da yüzünde büyük bir gülümseme oluştu ve arkada ki korumalara kısa bir bakış attıktan sonra bana doğru bir adım atıp toprakla kaplı dağınık saçıma nazikçe dokundu. Bu haraketliyle yüzümü buruştururken kafamı geriye doğru çektim ve saçımı ellemesine izin vermedim. Bana dokunmasından nefret ediyordum. Babam havada duran elini indirirken kafasını aşağıya doğru eğip yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
''Seni hastane odasından rahat bir şekilde aldım ve etrafta ne Pars Alphan vardı nede korumaları, neden biliyor musun ? Çünkü sen Pars Alphan'ı bir piyon olarak kullanacakken, o seni bir piyon olarak kulandı ve senden istediğini aldı. Artık sana ihtiyacı kalmadığına göre, seni kurtarmaya da gelmeyecek.''
Babamın benim gibi koyu yeşil gözlerine bakarken bir yanım ona hak veriyordu ama yine de gardımı düşürmedim ve gülümseyerek babamın suratına bakmaya devam ettim.
''Doğru diyorsun. Belen Alphan'ı kurtardım ve Pars'a istediğini verdim. Artık seni öldürmek için önünde bir engeli kalmadı. O benim için gelmeye bilir ama senin için gelecek baba.''
''Pars beni bulamaz.'' Babamın gözlerinde kısa bir an tedirginlik gördüm. Sesli şekilde kahkaha attım ve sonra neşeyle babama bakarken ''Korkuyorsun.'' dedim. Babamı korkarken hiç görmemiştim.
Babam omuzlarını dikleştirdi ''Meleğim, biliyorsun biz korku duygusuna sahip değiliz.''
''Doğru biz korkmayız ama gözlerinde tedirginliği gördüm ve bu tedirginliğinde haklısın. Ondan çok uzun bir süre kaçamayacaksın. Pars Alphan'la yanındayken onu gözlemledim. O çok güçlü, zeki ve tehlikeli biri. Seni bulduğu an yaşamını zevkle bitirecek.''
Babam kaşlarını çatarak sert bir ses tonuyla ''Bu kadar sohbet yeter, şimdi ceza vakti.'' dedi ve iki koruma önüme bile dönmeme izin vermeden vücudumu tekrar sürüklemeye başladılar.
Babam tekrar gülümsemeye başladı ve bir an bile gözlerini kırpmadan bana baktı. Bu sırada babamın suratına bakarken, ilk kez işkenceye sürüklendiğim anı hatırladım. Tıpkı şuanda olduğu gibi, o günde onun suratına bakıyordum. Gözlerimde endişe vardı ve boğazım yırtılana kadar bağırıp babamdan yardım istemiştim. O ise şu anki gibi gülümseyen gözlerle sadece beni izlemişti ve şöyle söylemişti
'Senin canın yandığında benim canım senden daha çok yanıyor ama bu dünya zayıfları yok eder meleğim. Bu yüzden güçlenmen ve doğru yolu bulman için bunu yapmam gerek'
Sürüklemeyi bıraktıklarında beni nereye getirdiklerine baktım. Tam karşımda kahverengi tüyleri olan iri bir at duruyordu. Ben daha işkencenin ne olacağını anlayamadan bir koruma ata bağlı olan halatın ucunu sağ bacak bileğime sıkıca bağladı ve ardından işi bittiğinde yanımdan uzaklaşırken diğer koruma atın yanına gidip üstüne bindi. Kaçış yoktu bu yüzden zihnimi atla sürüklenmeye hazırladım ancak sonra bunun çok hafif bir işkence olduğunu düşünerek etrafıma baktım ve o esnada yanımdan biraz önce uzaklaşan korumanın bir bowling topu büyüklüğünde ki demir gülleyle yanıma geldiğini fark ettim. Gülleye bağlı demir zincirlerin ucunda iki çivi duruyordu. Koruma yanıma ulaştığında her iki elimi de kafamın üstünde tuttu.
Vücudum o kadar güçsüzdü ki karşı koyamıyordum. Zaten karşı koymamda anlamsızdı. Bu yollardan defalarca kez geçmiştim ve karşı koymak sadece daha fazla acı çekip boşa çırpınmaktan bir şey değildi. Ellerimi aynı hizada birleştirince, gülleye bağlı olan çiviyi eline aldı ve ardından avuç içime iki çiviyi de çekiç yardımıyla sapladı. Bir an nefes alamadım ve bağırmamak için alt tutağımı ısırdım. Dudağımdan akan kan ağzımın içine yavaşça aktı. Vücudum yerde kıvranırken, acımı az da olsa azalta bilmek için bacaklarımla bir kaç kere toprağa sertçe vurdum. Boğazımda ki damarların şiştiğini hissedebiliyordum.
Çiviler kemiğe denk gelmese de hissettirdiği acı dayanılmazdı. Bu insanların neden işkence sırasında ölmeyi dilediklerini bana hatırlatan bir acıydı. Kafamın üstünde ki koruma işini bitirince, bu seferde atın üzerinde ki koruma atı ileriye doğru yavaşça sürmeye başladı. Vücudum yerde sürüklenmeye başladığında, tekrar nefes almaya başladım ve iki elimde çiviyle üst üste birleştiği için zorlansam da, gülleye bağlı olan kalın zinciri tutmayı başardım.
Eğer zinciri tutmazsam sürüklendiğimde çivi güllenin ağırlığıyla hareket edip elimi yırta bilirdi. Bu yüzden canım acısa da daha fazla acımasın diye zinciri sıkıca tuttum. Gökyüzünde ki güneş tenimi yakarken, kafam yol üzerinde ki taşlara çarpıp uzun otların arasında kaybolmuştu. Halatla bağladıkları sağ ayağımı artık hissetmiyordum. Sürüklendiğim alanda çok fazla tümsek ve çukur vardı, bu nedenle de vücudum bu tümsek ve çukurlara çarpıp havalanıyordu ve ardından da yere sert bir şekilde geri çarpıyordu. Gülleye bağlı olan zinciri bırakmamak için de büyük bir savaş veriyordum. Kaç dakika yada saattir bu şekilde sürüklendiğimi bilmiyordum, çünkü zaman algımı kaybetmiştim. Ama elim çok yorulmuştu ve tutuğum zincir ile elime saplı çivi güneşin etkisiyle ısınmıştı ve tenimi yakıyordu. Bedenim sağa sola savrulup bazen de hafif taklalar atığım için de karnımda ki ağrı çoğalmıştı ve ağzımın içi kanla dolmuştu.
Ağzımın içinde biriken kanı tekrar yere tükürdüğümde yine çığlık atmak yerine yüksek sesle kahkahalar atmaya başladım. Kahkahalarım benim acı çığlıklarımdı. Ağzımın içi yavaşça kanla dolmaya başladığında midem bulandı ama midem boş olduğu içinde kusamadım, bu yüzden de kahkahalarım susarken boğazımı yırtarcasına öğürmeye başladım. Artık nefes almak bile bana acı veriyordu. Bir süre sonra ter içinde kalmış bedenimi artık hareket ettiremeyecek seviyeye geldim. Artık kahkaha atmıyordum, artık nefes bile alamıyordum. Yaptığım tek şey yerde sürüklenirken, sadece gülenin zincirini tutmaktı. Üzerinde sürüklendiğim toprak havalanıp gözlerimin içine girerken, anlımı bir anda sert bir şekilde büyük bir taşa çarptım. Vücudum acıya alıştığı için kafamda ki yarayı pekte hissetmedim, fakat gözümün içine dolan kandan kötü bir şekilde yaralandığımı anladım. Yine de hiç bir şey yapmadan, hareketsiz bir şekilde uzanmaya devam etim.Etrafta bir silah sesi duyulunca at yavaşladı. Son nefesimi verecekmişim gibi hissediyordum. Kafam hala toprağın üzerindeyken, toprağın yaktığı gözlerimle atın üzerinde ki korumaya baktım. Oda terlemişti ve yorgun gözüküyordu.
Bir süre babamın olduğu tarafa baktı ve arından tekrar hareketlendiğimizde bu sefer babamın olduğu tarafa doğru hızla gittik. İşkencem bitmişti ama o kadar çok acı çekiyordum ki bunun için sevinemedim. At durduğunda babam başımın ucuna geldi ve ayakkabısıyla yanağıma bastırıp, başımı sol tarafa doğru döndürdü. Kafamda ki yaraya bakıyordu. Muhtemelen kafamı taşa çarpınca tekrar ölebileceğimi düşünüp korkmuştu ve bu yüzdende işkenceyi bitirmişti. "Çek o pis ayağını yüzümden." diye mırıldandım.
Sessim o kadar kısık çıkmıştı ki ben bile duymadım. Eğer gücüm yerinde olsaydı, o bacağını tek bir hareketle kırardım. Bir kaç saniye daha bekledikten sonra ayağını çekti.
"Halatı çözün ve çivileri de çıkartın." diye emir verdi. Bir koruma bacağımda ki ipi çözerken, başka bir koruma avuç içlerime saplı çiviyi çıkarmaya başladı. Bacağımda ki halatı kolaylıkla çıkarmışlardı ama çivi çok fazla derine battığı için koruma çivi çıkarmakta zorlandı ve bu sırada bende ruhumu teslim ediyormuşum gibi hissetim. Çivinin ellerimin içinden çıktığını hissettiğimde, acı çeksem de yüzümde tek bir mimik bile oynamadı. Sadece kafamı babama doğru döndürdüm ve ağzımın içine dolan kanı ayakkabılarına tükürüp zorlukla gülümsedim. Öyle bir acı çekiyordum ki bu acıyı hissetmemek için ölümü seçecek insanlar tanıyordum ama ben her zaman güçlü durmalıydım.
Bu yüzden nefesimi kontrol etmeye çalışırken ''Bitti mi ? Oysa ben daha yeni alışıyordum ve hatta bu işkence hoşuma bile gitti. Hadi tekrar yapalım.'' dedim. Sesim hala kısıktı ama bu sefer babama duyurmayı başarmıştım. Önce ayakkabısında ki kanlı tükürüğüme baktı ve ardından sözlerimle beraber oda benim gibi gülümsedi. Benim gülümsemem sahteydi ama onun ki gerçekti.
"Meleğim merak etme bu daha başlangıç."
Eğer yaralı olmasaydım babamın bana daha kötü işkenceler yapacağını biliyordum ama ondan ve yapacaklarından korkmuyordum. Bu yüzden ondan ve işkencelerinden korkmadığımı göstermek için, yine kendimi zorlayarak konuştum.
"Bir sonra ki işkencem, ellerimi masaya sabitleyip parmaklarıma iğne soktuğun olsun. Onu çok seviyorum." Babam bana bakarken gözleri gururla doldu. Nede olsa işkence esnasında her zaman gülümseyip dik durmamı o öğretmişti.
''Efendim istediğiniz şey hazır.'' dedi bir koruma ve babam korumaya kısa bir an baktıktan sonra tekrar yüzünü bana doğru çevirip konuşmaya başladı.
''Bu aralar ölmeye çok meraklısın ve bu merakını azda olsa gidermek için sana güzel bir hediye hazırladım. Çok seveceksin.'' dedi ve bense ağzımda biriken kanı tekrar babamın pahalı siyah deri ayakkabılarının üzerine tükürdüm. Babam kısılan gözleriyle ayakkabısına bakarken ''Götürün ve yarına kadarda çıkarmayın.'' diye emir verdi. Korumalar kollarımdan tutarak bedenimi yerde sürüklemeye başladılar ve bir kaç saniye sonra derin bir çukurun önüne gelince, beni bir çöp parçası gibi çukurun içine yüz üstü attılar.
Vücudum sertçe toprakla buluştuğunda, kafamı kaldırıp ağzımın içine giren toprağı tükürdüm.
''Şu haline bak. Yine yerlerde sürünüyorsun.''
Duyduğum alayla karışık acıma sözleriyle, dar çukurun içinde zorlukla sırt üstü döndüm. Demek babamın benim için hazırladığı hediye buydu
Büyük dar bir mezar. Harika ! Ne kadarda yaratıcı !
Yukarı baktığımda tepemde kahverengi saçlı, yeşil gözlü bir adam duruyordu. Bu babamın beni yakalaması için özel olarak görevlendirdiği korumalar biriydi. Hepsi o kadar gereksizdi ki isimlerini aklımda tutmamıştım. Sadece yüzlerini tanıyordum.
Elimi yavaşça havaya kaldırıp ona orta parmağımı gösterdim.
''Siktir git.''
Kelimeler zorlukla ağzımdan çıksa da, ellimde ki işaret zaten ne dediğimi gösteriyordu. Ayağıyla toprağı üzerime itti ve toprak kafama düştü.
''Umarım bir gün bu mezar gerçek olur. Üzerine ilk toprak adam kişi olmayı çok isterim.'' Sözleri karşısında hafifçe sırıttım.
''Psikopat sürtük.''
Gülüşüm onu rahatsız etti ve daha fazla bir şey söylemeden mezarın üzerine tahtadan bir kapı koydu. Etraf bir anda kararsa da, çukuru kapatan büyük tahtanın arasından az da olsa güneşi görebiliyordum. Yalnız kalınca yüzümü buruşturdum ve sesimi içimde hapsetmek için dudaklarımı bir birine sıkıca bastırarak inledim. Gözlerimin içi toprakla dolduğu için yanaklarımı göz yaşlarım ıslattı. Bu sırada yine ağzım kanla doldu ve ben kanı tükürdükten sonra alt dudağımı dişleyip gözlerimi sıkıca kapattım. Ayak parmaklarımdan kafamda ki saç tellerime kadar her yerim ağrıyordu. Titreyen ellerimi yüzüme yakınlaştırıp yarama bakmaya çalıştım ama ellerim kanla kaplı olduğu için pek bir şey göremedim. Bedenimde acı vardı, ruhumda ise öfke. Bu öfkeyle istemediğim şeyler yapmaktan korkarken. Aynı zamanda da bu öfkemle herkesi yakıp küle çevirmek istiyordum ve küle çevirmek istediğin kişilerin başında da, an itibariyle Pars Alphan vardı.
Bana ihanet etsin yada etmesin, şuanda babamın elinde olmamın tek suçlusu oydu. Anlaştığımız gibi babamı benden uzak tutması gerekiyordu ama annesini kurtardığım ilk an, gözlerimi açtığımda karşımda babamı buldum. Vücudumda ki acıdan ve hissettiğim öfkeden dolayı hafifçe kıkırdadım. Kıkırdadığımda karnım kasıldı ve canım daha çok yandı. Vücudumda ki dayanılmaz acıyı az da olsa azaltmak için aklımla başka şeylerle oyalamaya çalıştım ve zihnimde canlanan ilk şey ise Pars'tan ve babamdan alacağım intikam oldu. Tabi intikam almam içinde bir an önce buradan çıkmam gerekiyordu, Fakat dışarıda hem çok fazla koruma vardı, hemde vücudum kaçamayacak kadar yorgundu ve acı çekiyordu. Kanayan ellerimle, ağrıdan kasılan karnımı tuttum. Bedenimin dinlenmesi için de sakin kalmaya çalışarak gevşedim ve gözlerimi kapattım. Biraz uzanmalıydım, buna ihtiyacım vardı.


