İçeriğe geç

ANLAŞMA

Bölüm 33 · 32 dk okuma

ANLAŞMA

Bölüm 33

🖤 28

AHSEN

Yüzüme değen güneş ışığıyla gözlerimi açtım. Kahve ve beyaz tonların hakimiyetinde küçük bir yatak odasındaydım. Her iki avuç içimde de beyaz sargılar vardı ve kolumda ki kanlar temizlenmişti. Üzerimde ki battaniyeyi kaldırarak ayağa kalktım. Kısa bir an başım dönse de ayakta kalmaya devam ettim. Üzerimde üst tarafı bedenimi sıkıca saran, ama aşağıya doğru eteği bollaşan ve dizlerimin biraz altında biten koyu yeşil bir elbise vardı. Bursa'ya çoktan gelmiş olmalıydık, uykum hafifti ama beli ki yorgunluktan hiçbir şey hissetmemiştim. Yatak odasının koyu ahşap kapısının yanına doğru gidip, sessizce kapıyı açtım. Karşıma beyazın hakimiyetinde, dar ve uzun bir koridor çıktı ve tam önümde ise ahşap bir merdiven vardı.

Aşağı kattan varla yok arasında gelen kısık sesleri duyunca kapının yanından ayrılıp merdivene doğru ilerledim ve bir kaç basamak aşağı indikten sonra yerimde durup sesleri sessizce dinlemeye başladım.

"Ahsen daha önce kimseyi buraya getirmemişti. Aslında kendisi de hiç gelmemişti." Sesinde ki yaşlılıktan anladığım kadarıyla bu Kemaldi. Onu en son kırk yaşındayken görmüştüm ve şimdi ise yaşında bir ihtiyardı.

"Anladığım kadarıyla Ahsen sizi avdan kurtarıp aynı çatı altında toplamış. Ancak hala anlamadığım bir şey var, Ahsen o zamanlar küçük bir kız çocuğuydu. Sizi onca insanın arasından nasıl canlı bir şekilde kurtarıp buraya getirdi ?" Pars benim yokluğumu fırsat bilip, bir şeyler öğrenmeye başlamıştı. Lanet olası pislik. Asla yetinmeyi bilmiyordu. Bu saçma konuşmayı durdurmam gerekiyordu ama yapmadım ve yerimde bekleyip onları dinlemeye devam ettim.

"Ahsen'i ilk gördüğümde, on yaşındaydı. Ben ölmemek için ormanda koşarken, yaşımdan dolayı yorulup bir ağacın gövdesinde yaslanmıştım." Sessizce merdivenin basamağına oturdum. Kemal konuştukça anılar gözümde canlanıyordu. İlk avıma dokuz yaşında katılıp kaybetmiştim, on yaşıma girdiğimde ve yine ava katıldığım da ise Kemal ile karşılaşmıştım. O benim ilk kazandığım avdı. "Karanlığın içinde bir anda karşıma çıktı. Tahminimce on yaşındaydı ama öyle bir bakıyordu ki gözlerime, karşımda benden bile yaşlı bir insan varmış gibiydi. Gözleri derin bir çukura benziyordu, ruhsuzdu."

İnsanı yaşadıkları büyütür. Bunun dışında doğum tarihi sadece bir sayıdan ibarettir. Kendimi yaşlı olarak tanımlamıyordum ama bazen yaşadığım şeylerin ağırlığıyla gözlerimde ki parlamanın yok olduğunu ve geriye sadece ruhsuz bir çukur kaldığını biliyordum.

"Elinde ki hançeri toprağa batırıp bana doğru yavaşça yaklaştı ve rahat bir şekilde şöyle dedi; 'İsmin ne ?'. Küçük bir kız çocuğuydu ama öyle bir bakıp konuşuyordu ki, o gün ondan ölümden korktuğumdan daha çok korkmuştum, ancak korksam da sorusuna cevap verdim ve ben ismimi zorlukla söyledikten sonra, sadece kafasını ağır ağır ileri geri salladı. Ardından iç çamaşırının içerisinden bir iğne çıkardı ve şöyle söyledi; 'Korkma sana yardım edeceğim." Küçükken hayvanların resmini çizdiğimde, kaçmak için çok fazla çırpınıp hareket ederlerdi ve bu yüzden de resimlerini çizmekte zorlanırdım. Babam bunu görünce, bir gün bana onları öldürmeyecek, ama uzun bir süre nabızlarını yavaşlatıp ölü gibi gösterecek iğneler getirmişti. Ava katıldığımda ise bu iğneleri insanların üzerinde de kullanabileceğimi düşündüm. Böylece babam insanları öldürdüğümü düşünürken, bir yandan da annemin istediğini yapıp kimseyi öldürmeyecektim. Tehlikeli bir plandı, ama ben karanlığımı saklamadığım zamanlar daha zeki bir insandım ve herkesi parmağımda oynatıyordum.

"O ormanın ortasında hepimizin bir ortak yanı vardı, çaresizlik. Bu yüzdende Ahsen küçük bir çocuk olsa da, ona güvendik ve hepimiz onun yardımını kabul ettik."

"İğneyi vücuduma batırdıktan sonra bilincimi kaybettim ve gözlerimi tekrar açtığımda ise soğuk bir yol kenarında yüz üstü uzanıyordum. Kafamın üzerinde ise Ahsen vardı ve sessizce bana bakıyordu. O gözleri yıllar geçse bile hiç bir zaman unutmadım, soğuk ama bir o kadarda sıcaktı da. Sanki ruhu bir araftaydı.''

''O gün ayağa kalkmamı bile beklemeden yüzümün önüne bir zarf attı. Zarfın içinde bu evin anahtarı ve adresi, küçük bir mektup ve sayamayacağım kadar çok para vardı. Zarfı önüme attıktan sonra da şöyle söyledi; ' Her yıl aynı gün ve aynı saate buraya gel, zarfın içinde neden sözümü dinleyip polise gitmeyeceğin yazıyor.' Sonrada cevap vermemi beklemeden yanımdan uzaklaşıp gitti. Anlayacağın beni bayılttığı için nasıl kurtardığını bilmiyorum, ama bir şekilde o canavarların arasından beni, bu odada gördüğün herkesi kurtardı."

Babam kazandığım sürece ava ne yaptığımı sorgulamazdı ve bu yüzden bende Kemali gelenek bittikten sonra kendimle beraber kimsenin olmadığı bir yere götürüp uyanmasını beklemiştim. Kemal benim ilk kurtardığım avdı, ama bunun son olmayacağını bildiğimden, Kemal farkında bile olmadan onu da işlerime karıştırmıştım. Evsiz ve kimsesiz olduğu için, Ar ailesine kafa tutamayacağını zarfın içine koyduğum mektupta açıklamıştım ve onu bu eve yani babamın bir zamanlar bana alıp ismime geçirdiği yere gönderip sıfırdan başlayacağı bir hayat sunmuştum, fakat bu bir iyilik değildi. Avlarımın nerde olduğunu bilmek içindi, onları başı boş bir şekilde dışarıya salamazdım. Eğer bir Ar tarafından bile görünürse işim biterdi. Bu yüzden Ar'ların genellikle uğramadıkları bu yere onları göndermiştim. Kemal kısa bir sessizliğin ardından konuşmaya devam etti.

"Bir yıl boyunca delirmiş gibiydim ve her gece onun suratı ile bana söylediklerini rüyamda görüp duruyordum. Bir yıl geçip tekrar ilk bahar geldiğinde, Ahsen'in benden istediği o korkunç yere gitmek istemedim, ama bir şekilde bacaklarım beni oraya götürdü. O gün Ahsen beni görünce hiç şaşırmamıştı, geleceğimden emin gibiydi ve tıpkı bir yıl önce olduğu gibi o günde ayaklarının altında bir insan vardı. Ona çok fazla şey sormak istiyordum ama o kanlı vücudu ve yine aynı duygusuz bakışlarıyla 'Al bunu ve gelecek sene tekrar gel. Ayrıca tekrar yakalanmak istemiyorsanız dış görünüşünüzü değiştirin.' diyerek yine içi para dolu bir zarf verdi ve beni dinlemeden çekip gitti.'' O zamanlarda hesap vermekten hoşlanmazdım. Pars Alphan hayatımda hesap verdiğim tek kişiydi. Küçük bir istisnaydı. Pars parçaları yavaşça birleştiriyormuş gibi konuştu ''Böylece her sene aynı gün Ahsen'in istediği yere gidip avdan kurtardığı insanları buraya getirdiniz, fakat bu sefer gelmemiştiniz. Neden gelmediniz?''

Kemal'in ilk üç yıl geçtikten sonra pes edip gelmeyeceğini biliyordum, çünkü on üç yaşımda akıl hasta hanesine kapatıldım ve ben beş avdan sonra hiç bir ava bir daha katılmadım. Bu güne kadar. Zaten bu yüzden de Elif'i kendi başıma buraya getirmeye çalıştım. ''Yıllarca aynı yere gittim ama en son Ömer'i bana verdikten sonra bir daha aynı yere hiç gelmedi ve bende bir zamandan sonra artık gelmeyeceğini anlayarak gitmedim.'' Kısa bir sessizliğin ardından "Ahsen sevip saygı duyuyor gibisiniz. Onun ismini her söylediğiniz de gözleriniz parlıyor.'' dedi Pars.

''O bizi sadece kurtarmadı, aynı zamanda hayatımızı renklendirdi. Ondan önce hepimiz sokakta yaşayıp sessizce ölmeyi bekleyen insanlardık ve o bize bir aile ve yuva verdi. O bize sevgiyi ve sıcak bir yemeğin mutluluğunu öğretti. Bu yüzden evet, onu seviyor ve saygı duyuyoruz.'' Kemal'in söylediklerini duyunca, bir an benden bahsetmediğini düşündüm. Ben hiç bir zaman onlara yardım etmedim, sadece kendi çıkarlarımı düşünüyordum. Onlar yaptıklarıma fazla anlam yüklemişlerdi. Ayrıca birini sevmek için öncelikle tanımak lazım ve onlar beni tanımıyorlar, bu yüzden beni tanımadıkları için sevgi sözcüklerini pek umursamadım. Onları bu kadar dinlemem bile fazlaydı. Hızlıca ayağa kalkıp merdivenden aşağı inmeye başladım. Ayak seslerimi duyunca herkes bana doğru döndü. Gözlerim ilk saçları beyazlamış ve yüzü kırışmış Kemale buluştu. Hızlıca ayağa kalktı ve bana doğru bir adım attı.

''Bakışların değişmiş.'' dedi kısık bir sesle. Gözlerimi devirdim. Onu umursamadan turuncu renkteki üç kişilik koltuğun üzerinde oturan Büşra, Tahir ve Ömer'e baktım. Hepsi çok yaşlanmış ve değişmişti, ama gözleri onları avın ortasına gördüğüm ilk günkü gibi bakıyordu. Büşra sıcak bir ses tonuyla, Pars'ın oturduğu çift kişilik koltuğu gösterirken. ''Lütfen çekinme gel otur.'' Çekinmek mi ? İçimden kahkaha atarken gözlerimi küçümseyici bir şekilde kıstım. Ona bakarken gözlerim şişik karnında bir süre gezindi. Hamileydi. Ayakta beklemeye devam ettim ve Pars'a kötü bir bakış attım. Buraya geldiğimizde beni uyandırması gerekiyordu. Onun aksine ben buraya bunlarla sohbet etmeye gelmedim. Bütün herkesi görmezden gelerek hızlıca etrafıma baktım ve beyaz renkte ki ahşap dış kapıyı görünce ona doğru hızla yürüyüp açtım ve dışarı çıktım.

Güneş gözlerimi kamaştırırken hızlıca merdivenlerden aşağı indim. Onların sevgisine yada teşekkürlerine ihtiyacım yoktu. Zaten hak etmiyordum da. Onların teşekkür etmesi gereken tek kişi annemdi. Çünkü onları kurtaran aydınlığım, annemin eseriydi. Merdivenlerden indikten sonra hızlıca etrafıma baktım. Hemen önümde deniz vardı ve insanlar eğlenerek fotoğraf çekiyordu. Bakışlarımı denizden çekerek etrafıma baktım. Tarih kitaplarının içinden çıkmış büyük evler, eski bir zamanda yaşıyormuşum gibi hissettirdi. Arkamı döndüm ve bu sırada geniş sokağın kenarında duran siyah Jeep'i gördüm ve yanına doğru yürümeye başladım. Evden çıkarken ayakkabı giyinmemiştim ve bu yüzden de güneşin ısıttığı gri küp taşlar ayağımı yakıyordu. Bu aralar çok fazla ayakkabısız dolaşıyordum ama o eve geri gidip, kendime bir ayakkabı almak istemiyordum.

''O insanlar seni seviyor. Onlara böyle davranman çok yanlış.'' Arabanın kapısını açmayı denedim, ama kilitli olduğu için açılmadı ve yüzümü benden bir cevap bekleyen Pars'a doğru çevirdim. Beyaz gömleğinin yakasında hala kanım vardı ve yüzü yorgun gözüküyordu. ''Onları sohbet etmek için yada bana minnettar olmaları için kurtarmıyorum tamamı ? Kapıyı aç !'' Ben ne yaptığımı biliyordum ve onun beni uyarmasına ihtiyacım yoktu. Yanlış bir şey mı yapıyorsun ? Açıkçası umurumda değildi. Pars sıkıntıyla kafasını iki yana sallayıp diretmeden kapıyı açtı. O sürücü koltuğuna otururken bende arabanın önünden dolaşıp hemen yanına oturdum. İçinden çıktığım beyaz evin kapısına baktığımda, Kemal ve diğerlerinin kapının önünde merakla bana baktıklarını gördüm.

Sakin bir ses tonuyla. ''Elif nerde ?'' diye sordum.

''Evin üst katında bir odada uyuyor.''

Kemal ve diğerleri Elif'e ne yapacaklarını biliyordu, daha fazla burada durmamın da bir anlamı yoktu. Ancak aklımda torpidoya daha önceden koyduğum zarf gelince hızlıca torpidoyu açtım. İçi boştu. Pars'a doğru baktığımda, konuşmaya başladı.

''İlk yardım çantasını çıkardığında zarfı gördüm. Üzerinde av yazdığından kime vereceğini tahmin etmek zor değildi. Bu yüzden sen baygın olduğun için zarfı ben onlara verdim.'' Bu yüzden ona teşekkür etmeyecektim. Beni buraya gelirken uyandırması gerekiyordu ve bu şekilde kendi işimi kendim yapabilirdim. Kafamı ileri geri sallayarak torpidoyu kapattım ve tartışmaya girmeden ''İstanbul'a gidelim.'' dedim.

Parsta yine diretmeden arabayı çalıştırdı ve geniş sokakta ilerlemeye başladık. ''İnsanlara hep değersiz bir varlıkmış gibimi davranırsın ?'' Hızlıca Parsa doğru döndüm, oda kısa bir an bana baktıktan sonra önüne geri döndü. Sorusunu görmezden gelerek ''Beni neden uyandırmadın ?'' diye sordum. Beni uyandırmadığı için sinirliydim ve her ne kadar çenemi bir kaç dakikalığına kapalı tutsam da şuanda tutamamıştım. ''Fazla kan kaybetmiştin ve dinlenmen gerekiyordu.'' İnsanların benim hakkımda karar vermelerinden nefret ediyordum ama Pars'ın beni düşünmesinden hoşlanıyordum. ''Kaç saattir uyuyorum'' Sesim sinirli çıkmıştı. ''Dört.'' dedi hızlı bir şekilde cevap vererek. Sessiz kalıp önüme geri döndüm ve camdan dışarı bakmaya devam ettim, bu sırada Pars kucağımın üzerine siyah bilekten bağlamalı bir topuklu ayakkabı bıraktı. Ayakkabıyı elinde tutuğunu yeni görüyordum. ''Ayakkabısız gezinmeyi sevdiğini söylemiştin ama ben yine de giyinmek istersin diye getirdim.''

Bu adamın her konuda fazla dikkatli olması sinir bozucuydu.

Hiç bir şey söylemeden ayakkabıyı alıp sinirle giyindim ve tekrar kafamı koltuğa yaslayıp dışarıyı izlemeye devam ettim. Pars aramızda ki sessizliği bozarak konuştu "Neden insanlara kendini kötü biri olarak gösteriyorsun ?" Muhteşem bir insanım ama yine de normal bir insanın beni sevebileceği bir yanım yok. Pars sanki bilerek kötü davranıyormuşum gibi konuşmuştu ama hayır yapmıyordum. Davranışlarım sadece karakterimin bir parçası.

"Öyle bir çabam yok, hiç bir zamanda olmadı."

"Neden o zaman her fırsatta insanlara kendini duygusuz bir canavar olarak gösteriyorsun"

"Göstermeye çalışmıyorum, ben zaten duygusuz bir canavarım."

"Hayır değilsin." Uykuya dalmadan önce Pars'ın bana 'Canavar değilsin' dediği sözlerini hatırladım. Tabi birde av zamanı söylediği sözlerde vardı. Hala garip hissediyordum. Bütün hayatım boyunca canavar olduğumu söyleyip durmuşlardı ve şimdi Pars bunun tam tersini iddia ediyordu. Aslında av zamanı pek fazla düşünecek zamanım yoktu ama şimdi düşününce neden beni bir canavar olarak görmediğini anlıyordum.

''Beni tanımıyorsun ve bu yüzden bir canavar olmadığımı düşünüyorsun. Çünkü tanısaydın canavar olduğumu tıpkı beni tanıyan diğer herkes gibi görürdün''

''Belki tam anlamıyla tanımıyorum ama tanımaya başlıyorum ve canavar olmadığını her geçen gün görüyorum. Bence seni tanıdığını sandığın insanlar seni hiç tanımamışlar.'' Pars'a yandan bir bakış atıp önüme geri döndüm. Anneler çocuklarını çok iyi tanır derler ve eğer ben bir canavar olmasaydım, annem her fırsatta bana canavar demezdi. Gerçi benim annem diğer annelerin yapabildiği hiç bir şeyi yapamazdı ama yıllarca onun yanında büyüdüm ve her ne kadar onun için yaptığım şeyleri görmese de yıllarca hiç bıkmadan bana canavar dediği için beni tanıdığını düşünüyordum. Cevap vermeyeceğimi anlayınca tekrar konuştu.

"Av zamanı seni televizyonda izlerken gözlerinde gerçekten de bir canavar gördüm, ama sonra etrafımda ki insanlara baktım. Hepsi büyük bir heyecanla nefeslerini tutup, ölmen yada öldürmen için sessizce televizyona kitlenmişlerdi ve işte o zaman sana söylediğim şeylerin gerçekliğini bir kez daha kendi gözlerimle gördüm, gerçek canavar onlar ve sen sadece onların etkisinde büyüyen iyi bir insansın." Benim ruhum arafta kalmıştı ve ben her iki tarafı da sevdim, fakat doğruyu söylemem gerekirse arafta kalsam da ben en çok karanlığı sevdim. Evet, çevremde ki insanların içimde ki canavar da büyük bir rolü vardı ama en çokta ben onu besleyip büyüttüm. Annem için aç bırakmayı da denedim ama olmadı. Çünkü o kopamayacağım bir parçam.

''Bir anda bana iyi davranmaya mı karar verdin ?'' dedim iğneleyici bir şekilde. Pars ise net ve sakin bir cevap verdi ''Hayır, sadece gerçekleri söylüyorum.'' Tamam madem gerçekleri söylüyoruz o zaman ona gerçek şeyi söyleyecektim. Kaşımda ki yola bakarken biraz daha arkama yaslandım ve konuşmaya başladım.

''Bir keresinde bir akıl hasta hanesinden kaçmadan hemen önce, gönüllü bir kadın hastalara bir hikaye anlatıyordu. Pek fazla hikaye dinleyecek bir hayatım olmadığı için, kaçmadan önce o hikayeyi dinlemeye karar verdim.'' Benim küçükken dinlediğim tek hikaye annemin anlattığı iki kurt hikayesiydi. Başkası yoktu.

''Kadın, bir bebeğin ormanın ortasında hayvanlar tarafından yetiştirildiğini ve büyüdüğünde ise yetiştirildiği gibi bir hayvan olarak hayatını devam ettirdiğini anlatıyordu. O kadına 'Bu hikayeyi duyan insanlar, o insanın bir hayvan gibi davranmasına nasıl tepki verdi ? Onu yargıladılar mı?' diye sorduğumda. Sarı saçlı kadın bir güneş gibi gülümseyerek 'Bu hikayeyi duyan insanlar, bunu biraz olağan dışı bulsalar da, böyle bir şeyin olabileceğini kabullendiler ve kimse o insanı bir hayvan gibi davrandığı için yargılamadı. Çünkü o bu şekilde yetiştirildi' cevabını verdi.'' Hafifçe sırıttım.

''Sonra bende ona ikinci sorumu sordum 'Peki aynı senaryoda başka bir insan, ölüm ve vahşeti seven birilerinin arasında yetişseydi ve büyüdüğünde tıpkı onlar gibi etrafa ölüm ve dehşet saçsaydı. Yine de insanlar onu yargılamazlar mıydı ?' Kadın sustu. Cevap vermedi. Yüzünde ki gülümsemesi de silinmişti. Belki de bir deliden böyle bir soru duymayı beklemiyordu. Ama ben o sessizlikte cevabımı aldım. Ben bir Ar'ım. Onların arasında büyüdüm ve her ne kadar onlardan nefret etsem de bende onlar gibiyim. Bu adaletsizce mi ? Hayır değil. Hayvan kılıklı insan kimseye zarar vermiyor ama ben veriyorum. Bu yüzden bir kaç insan kurtardım diye yada annem için kimseyi öldürmüyorum diye sakın yanlış düşüncelere kapılma ve sende tıpkı diğer insanlar gibi beni yargılamaya devam et. Çünkü doğru olan bu ve ben olmadığım biri gibi görünmekten nefret ederim. İçimde ki kötülükte ailemin çok büyük bir payı var, fakat bu kötülüğü sevmediğimi sana söyleyemem.''

İyi bir insan olmak isterdim ama yapım gereği kötülüğe aşıktım. Annem olmasaydı av da kurtardığım o insanları asla yaşatmazdım ve Pars Alphan'ın ben her şeyi bilirim tavırlarından hoşlanmadığım içinde gerçekleri söyledim. Dünyada ki tüm insanlar benim gibi insanlardan korkup yargılarken, onun beni olmadığım biri gibi görmesinden hoşlanmadım. İçimde kötülük, tanrının bana özel olarak başka bir cehennem yaratmasına yeterdi.

''Zekisin ama bazı şeyleri görmüyorsun. Sen sadece suça itilmiş bir çocuksun'' Evet belki de öyleyim ama bu içimde ki karanlığı sevdiğim gerçeğini değiştirmiyor. Ben bir canavardım ve bunu değiştiremezdi. ayrıca bu konudan da oldukça sıkıldım. Bu yüzden konuyu değiştirmek için konuştum.

"Benim hakkımda konuşmayı bırakalım, birazda senin hakkında konuşalım. Bana bir sırını anlatacaktın, unuttun mu ?" diyerek bacak bacak üstüne atıp yüzümü Pars'a doğru döndürdüm. Elif'i nereye götüreceğimi söylersem bana bir sırını vereceğini söylemişti. Alt dudağını hafifçe yaladı ve tek eliyle direksiyonu tutarken oda arkasında ki koltuğa biraz daha yaslandı.

"Babamı ben öldürdüm." Bir anda konuya girince yüzümde ki şaşkınlığı gizleyemedim. Yüzünde hiç duygu yoktu ve gözleri boş bakıyordu. Babasının öldüğünü biliyordum ama neden öldüğünü Savaş bulamamıştı. Sadece bir gün aniden öldüğünü biliyordum.

"Bu ortaya çıkarsa eğer beni öldüremezler ama öldürmek için her yolu denerler. Yani verdiğim bu sır ikimizi de eşitler." Pars ailesine bağlı bir insan gibi görünüyordu ama öz babasını öldürmesine ses tonunda hiç duygu yoktu.

"Neden öldürdün ?" dedim. Şaşkınlığımı gizlemiyordum ve neden öldürdüğünü çok merak ediyordum. Pars'ın göğsü hızlıca inip kalktı "Annemi öldürecekti. Bu yüzden o annemi öldürmeden ben babamı öldürdüm"

"Anneni neden öldürecekti ?"

"Bilmiyorum." dedi. Bu sefer sesi kısık çıkmıştı. Şuanda durumlar eşitlenmişti. Artık ikimizin de elinde de hayatımızı mahvedecek kozlar vardı ve bunu Pars bana kendi isteğiyle vermişti. Bir lideri öldüren kişi oğlu bile olsa kan davası için, ne olursa olsun öldürüldü. Pars'ın babası Gökay bir Alphan değildi ama onunda ailesi de çok güçlüydü ve bunu öğrendiklerinde Pars'ında dediği gibi peşine düşer ve intikam için her şeyi yaparlardı.

"Bunu kaç kişi biliyor ?" Pars bir süre düşündükten sonra cevap verdi "Dört kişi." Kaşlarımı çattım "Tüm dünyaya duyursaydın istersen, dört kişi çok az olmuş." dedim alay ederken. Pars bana yandan kötü bir bakış atıp önüne geri döndü. Kesinlikle bu dört kişinin arasında Ateş, Murat ve annesi vardı. Ateş ve Murat onun en yakın korumalarıydı ve çoğu zaman kardeş gibi görünüyorlardı, birde bu hikayede Belen Alphan öldürüleceği için mutlaka onunda bundan haberi olduğuna emindim. Peki dördüncü kişi kim ?

Pars'ın yüzü hala duygusuzdu. Belki de babasını sevmiyordu. Bundan emin olmak için sordum.

"Babanı seviyor muydun?'' Hiçbir şey demedi ve bakışlarından hiçbir şey anlaşılmıyordu. Yine o kalın taş duvarlarını örmüştü ve kimseyi içeriye almıyordu. Sevip sevmediğini anlamasam da, istemsizce sevmemesini umut ettim. Çünkü sevdiğin bir insanı öldürmenin acısını biliyordum ve bu çok acı vericiydi. Daha önce kucağına otururken fark ettiğim, Pars'ın pantolonunun cebinde ki sigara paketini hiç bir şey söylemeden hızlıca aldım. Pars dikkatlice beni izliyordu. Paketin içinden çıkardığım sigarayı dudaklarımın arasına yerleştirdim ve yaktıktan sonra onu Pars'a uzattım. Pars bir kaç saniye elimde ki sigaraya baktıktan sonra, elimden alıp dudaklarına götürdü ve sigaradan derin bir nefes çekti. Ardından bende kendime bir tane sigara yaktım. Ona yine aynı soruyu sordum. Bilip bilmediğinden emin olmak istedim "Babanın neden anneni öldürmek istediğini gerçekten bilmiyor musun ?" Sigara dumanını üflerken "Bilmiyorum." dedi sessizce. Gerçekten doğru söylüyordu. Bilmiyordu.

"Annen bu konu hakkında hiç bir şey söylemedi mi ? yada babanı öldürmeden önce neden ona sormadın ?"

Pars sıkıntıyla nefes alırken ''Soracak zamanım yoktu.'' dedi. Onun gibi zeki bir adamın hiçbir şey bilmemesi kulağa hiç gerçekçi gelmiyordu ama yalan söylemiyordu. Söyleseydi anlardım. Gerçi soracak zamanım yoktu derken vücudunun gerildiğini fark etmiştim. Söylediği her şey yalan değildi ama bir şey saklıyordu. Acaba dördüncü kişi kimdi ? Dördüncü kişiyi merak ettim ve ağzımı açıp tekrar konuşacakken, Pars benden önce davranıp konuştu ''Daha fazla soru yok.'' dedi sadece. Kaşlarımı çattım. ''Ne soracağımı bilmiyorsun ki ?''

''Babamın ölümünü senden başka kimlerin bildiğini soracaksın.'' dediğinde afalladım. Yoksa farkında olmadan düşüncelerimi sesli bir şekilde mi dile getiriyordum. Bu kadarı da fazlaydı. Şaşırsam da bu şaşkınlığım fazla uzun sürmedi ve kendimi toparladım.

''Sorma dediğine göre cevap vermek istemiyorsun galiba. Nedense benden bir şey saklamaya çalıştığını düşünüyorum.'' dediğimde Pars'ın duygusuz suratında tek bir mimik bile oynamadı.

''Sadece bu konu hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum.'' diyerek kısa bir cevap verdi. Yüzümü buruşturdum. Bana dördüncü kişinin kim olduğunu söylemesini isterdim ama zaten pekte umurumda değildi. Sonuçta ben Pars'a dair önemli bir sırrı almıştım. Bu bana yeterdi. Ancak yine de son bir şey sormak istedim.

''Nasıl bir duyguydu ?''

''Pek bir şey hissetmedim.'' diyerek kısa bir cevap verdi. Demek ki babasını sevmiyordu. Gerçi Savaş'ın getirdiği bilgilerde bunu anlamak zor değildi. Pars benim gibi değildi, annem yada babam bana işkence etse de onları sevmeye devam etmiştim. Kafamı ileri geri salladım ve daha fazla soru sormadım.

Bu sırada Pars, arabayı sağ tarafa doğru çevirdiğinde nereye gittiğimizi görmek için yola doğru baktım. Küçük bir lokantaya doğru gidiyorduk. Pars'a sorgulayıcı bir şekilde baktığımda bana ''Dün geceden beri hiçbir şey yemedin ve acıkmışsındır diye düşündüm.'' Pars söyleyene kadar acıktığımın farkında değildim ama söyledikten sonra karnımın guruldamasıyla aç olduğumu fark ettim. Hafifçe sırıtıp Pars'a baktım. ''Beni neden düşünüyorsun ki ? Hadi doğruyu söyle, muhteşemliğim ve dudaklarım seni bir eros oku gibi kalbinden vurdu değil mi ?''

Lokantanın park alanına geldiğimizde, Pars arabayı durdurup bana baktı. Daha doğrusu sırıtan dudaklarıma bakıyordu. Bu adam kesinlikle gülümsememi seviyordu. Belki de öpüşmemizi hatırlıyordu. Pars konuşmadan önce derince yutkundu.

''Hayır sadece bir anlaşmamız var ve açlıktan ölürsen cesedin bir işime yaramaz.'' dedikten sonra arabadan aşağı indi.

Ağzım açık kalmıştı. Tamam bende çoğu zaman onu ayakta yürüyen canlı bir anlaşma olarak görüyordum ama bunu pat diye suratıma söylemesi beni şaşırttı ve biraz da acıttı. Gururum yine çok az sarsıldı. Arabanın içinde oturmaya devam ederken, Pars'ı lokantanın kapısına doğru yürüyüşünü izledim. Kapı kolunu tuttuğu sırada, bir an durdu ve bana doğru baktı. Gözleriyle 'Neden hala arabanın içinde oturuyorsun?' dercesine bakıyordu. Dudaklarımı büzdüm ve arabanın kapsını açarak aşağıya indim. Yanına gidene kadar gözlerini üzerimden ayırmadı. Yanına gittiğimde ise kapıyı açıp ilk benim girmemi bekledi. Sinir bozucu bir centilmendi. Kapıdan içeri girdim ve Pars'ta hemen arkamdan geldi. Ahşap kare şeklinde ki masalarda gözlerim gezinirken, pek fazla insan göremedim. Sadece Park alanında ki tırların sahibi olduğunu düşündüğüm bir kaç adam vardı ve sesli bir şekilde kahkaha atarken yemeklerini yiyorlardı. Beyaz tonların hakimiyetinde, küçük ama güzel bir yerdi. Bir süre masaların arasında gezindikten sonra, en köşede pencerenin hemen yanında ki bir masaya oturduk.

Biz oturur oturmaz beyaz saçlı bir kadın elinde ki menülerle yanımıza geldi. ''Hoş geldiniz'' Pars kadının sıcak gülümsemesine karşılık vererek ''Hoş bulduk'' dedi. Gözlerim yanlış mı görüyor ?. Herkesin korkudan karşısında titrediği buzdan adam insanlara gülümsemeyi biliyormuş. Bu anı hafızama kaydetmek için gözlerimi bir an bile kırpmadım. Gerçekten paha biçilmez bir gülümsemesi vardı. Bir ara Parstan rica edip gülümsemesini videoya almam gerekiyordu. Onun gibi güle bilmek için saatlerce pratik yapmaya karar verdim. Kadın elinde ki menüleri masanın üzerine koydu.

''Ne yemek istersiniz ?''

Pars menüyü eline almadı ama ben aldım ve hızlıca bakmaya başladım. Dikkatimi çeken ilk şey serpme kahvaltıydı. Doğru düzgün bir kahvaltı yapmayalı uzun bir süre olmuştu. Başımı menüden kaldırdığımda Pars ve kadının beni izlediğini fark ettim. Elimle serpme kahvaltıyı gösterdim ''Serpme kahvaltı istiyorum.''

Kadın gülümsemeye devam ederken elimde ki menüyü aldı ve Pars'a doğru döndü

''Siz ne istersiniz ?''

''Serpme kahvaltıyı iki kişilik olsun. Ekstra yumurta ekleyin. Yanında acı bir kahve ile taze sıkılmış portakal suyu getirin. Ve birde muz, armut ve üzümün ağırlıklı olduğu bir meyve tabağı da istiyorum.'' Kadın kafasını hafifçe eğdikten sonra ''Siparişlerinizi hemen hazırlatıyorum.'' dedi ve Pars'ın hiç dokunmadığı menüyü masadan alarak uzaklaştı.

Gözlerimi kısarak ''Kahve mi portakal suyu mu, hangisi benim ?'' diye sordum. Pars bakışlarımdan hiç etkilenmeden rahat bir şekilde ''Portakal suyu senin'' dedi. Hafifçe sırıttım ve arkama yasladım. ''Sana portakal suyu içmek istediğimi söylediğimi hatırlamıyorum.'' Benim adıma karar vermesinden hiç hoşlanmadım. ''Portakal suyu kan akışını hızlanıldığı için istedim.'' Ağzım açık kaldı ve kaşlarımı daha çok çattım.

''Ne ?'' diye bildim sadece. Pars ise umursamaz bir şekilde. ''Çok fazla kan kaybettin. Bir şekilde toparlaman lazım.'' cevabını verdi. Duyduğum sözlerle sinirim bir anda geçti ama şaşkınlığım devam ediyordu.

''Niye beni düşünüyormuş gibi yapıp, bana iyi davranıyorsun ?''

''Bu sorunun cevabını arabadayken zaten vermiştim.''

''Sözlerin bana pekte inandırıcı gelmedi.'' diyerek ona sorgulayıcı gözlerle bakmaya devam ettim. Tamam açlıktan ölmememi istemesini bir şekilde kabul edebilirdim ama fazla kan kaybedişimi düşünerek portakal suyu istemesi gerçekten garipti. Biraz da sevimli. Ah bence benden gerçekten hoşlanıyordu. Rahat bir şekilde konuşmaya devam ederek ''Sana bir şey kanıtlamak zorunda değilim.'' dedi.

Yüzümü buruşturdum. ''Çok sinir bozucusun.'' Aslında bunu içimden söyleyecektim, fakat bir anda sesli bir şekilde dile getirmiştim. Sözlerim Pars'ı pekte etkilemedi. Oda sinir bozucu olduğunu biliyor olmalıydı ve zaten bunu ona daha öncede söylemiştim. Bir kaç dakika sonra bizimle ilgilenen kadın siparişlerimizi masaya getirmeye başladı. Ancak kadın tepsinin üzerinde ki kahvaltı tabaklarını masaya rasgele dizerken, Pars kadının masaya yerleştirdiği ve bana uzak olan bazı tabakları benim önüme koymaya başladı. Kadın Pars'a şaşkın bir şekilde bakarken, bense Pars'ı göz hapsine almıştım ve ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Bütün siparişlerimizi masaya bıraktığında kadın ''Afiyet olsun.'' diyerek masamızdan ayrıldı ve bu sırada Pars hala masanın üzerinde ki tabakların yerlerini değiştiriyordu.

Önüme özelliklede koyduğu tabaklar keçi boynuzu pekmezi, yumurta, tahin helvası, yeşil sebzeler ve birde meyve tabağıydı. Her şeyi düzenledikten sonra ise arkasına yaslandı ve kahvesini yudumlamaya başladı. Benim yemek yemeyip onu izlediğimi fark ettiğinde ''Neden yemiyorsun ?'' diye sordu. Gerçekten mi ? Öne doğru hafifçe eğildim ve ciddi bir şekilde '' Doğru söyle, beni zehirleyecek misin ?''

Bu soruyu sorduğum sırada Pars kahvesini sakın bir şekilde içtikten sonra ''Seni neden zehirliyeyim ki ?'' diye sordu. Bende tekrar ona bir soru daha sordum ve ''O zaman neden bu tabakları önüme dizdin ?'' dedim ve ardından elimle hemen önünü gösterdim ''Senin önünde bom boş.'' Elimi biraz daha aşağıya indirdim ve bu seferde cinsel organını işaret ettim ''Yoksa oraya yumruk attığım için hala sinirli misin ? Beni öperek sinirini yok etiğini sanıyordum.''

''Sinirli değilim.'' derken gözleri dudaklarıma kısa bir kaydıktan sonra bana baktı ''Ayrıca seni zehirlemek isteseydim ruhun bile duymazdı.'' diyerek cevap verdiğinde sorumu tekrarlayarak ''O zaman niye bunları önüme koydun ?'' dedim ve hemen önümde ki yemeklere tekrar baktığımda duraksadım.

Pekmez, tahin helvası, üzüm, muz.. Bir dakika, bütün bunlar tıpkı portakal gibi kan artışını hızlandıran şeylerdi. Tekrar Pars'a doğru baktım ve oda benim düşündüğüm şeyi sesli bir şekilde dile getirdi. ''Önüne koyduğum şeyler kan artışına iyi geliyor. Bu yüzden hemen önüne koydum.'' Garip hissediyordum, ama bir yandan hoşuma gitmişti. En son ne zaman biri tarafından böyle düşünüldüğümü bilmiyordum ve Pars her saniye beni şaşırtarak benimle ilgileniyordu. Tabi Savaş vardı ve birde hastalıklı sevgisiyle babam da vardı. Fakat bu ikisi dışında, daha önce beni düşünen kimse olmamıştı. Kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu ve çok garipti. Ve ayrıca her ne kadar Pars ölmemem için böyle davrandığını söylese de, buna pek inanmıyordum. Bu kadarı fazlaydı. Evet artık emindim, kesinlikle benden hoşlanıyordu.

''Artık gerçekten eminim, benden hoşlanıyorsun Pars.'' dedim ve Pars'ın önünde ki çatalı alarak ona doğru uzattım ''Bir ara tedbir hakkında söylediğim sözler aklıma geldi ve bence haklısın. Tedbirden zarar gelmez. Şimdi önümde ki yemeklerden birer tane alıp ye.''

Bütün bunları benden hoşlandığı için yaptığını biliyordum ancak Pars güvenilmez bir adamdı ve bu yüzden önümde ki yemeklerde zehir olmadığından emin olmak istiyordum. Pars pes etmiş bir edayla nefes vererek elimde ki çatalı aldı ve önümde ki tabakların hepsinden birer tane alıp yemeye başladı.

''Tatmin oldun mu ?'' diye sorduğunda genişçe gülümseyerek ''Fazlasıyla oldum.'' dedim ve ekmek sepetinden sıcak bir ekmek alarak yemeğe başladım. Ağzıma attığım her lokmada açlığımı daha çok hissediyordum ve daha fazla yemek istiyordum. Ancak Pars önümde ki her tabaktan birer tane alıp yedikten sonra, arkasına yaslandı ve kahvesini yudumlamaya başladı.

''Neden yemiyorsun ?'' diye sordum ve bu sırada ağzıma bir peynir atım. ''Aç değilim'' diyerek kısa bir cevap verdi.

Bende portakal suyuma doğru uzanıp tam içecekken, bir an duraksadım ve portakal suyumu Pars'a uzattım. Zehri yemeklere değil de buraya koymuş olabilir ''İç.'' Pars kafasını iki yana sallarken elimde ki bardağı aldı ve içmeye başladı. Beni sorgulamamayı öğrenmeye başlıyordu ve sözümü dinlemesi hoşuma gidiyordu. Büyük bir yudum aldığından emin olmak için bardağı altından tutum ve ittirdim. Pars benden böyle bir hareket beklemediği için, ağzının içi portakal suyuyla doldu ve kısa bir an boğulur gibi oldu. Arından arkaya doğru yaslanarak bardağa ulaşmamı engelledi. Bardağı dudaklarından çektiğinde ise kaşarını çatarak masanın üzerinde ki peçeteyi alıp dolgun dudaklarına bulaşan portakal suyunu sildi.

''Beni boğmaya mı çalışıyorsun ?''

''Hayır sadece içtiğinden emin oluyorum yakışıklı.'' diyerek omuz siktim ve portakal suyumu vermesi için elimi uzattım, o ise sert erkeksi sesiyle ''Seni zehirlemeye çalışmıyorum.'' diyerek portakal suyunu bana doğru verdi. Sözlerinden ve hareketlerinden doğruyu söylediğini görebiliyordum.

''Sözünü dinleyerek sadece tedbirli olmaya çalışıyorum.'' dedim ve gülümserken portakal suyumdan büyük bir yudum aldım. Ardından yemek yemeğe devam ettim. Pars gülümsememi görünce, kaşları bir anda düzleşti ve tekrar beni izlemeye devam etti. Şuanda ikimizde çok farklı insanlar gibiydik. Sanki o bir mafya lideri değildi ve bende babasından kurtulmaya çalışan psikopat bir kadın değildim. Şuanda sadece Pars ve Ahsen vardı. Normal iki insan gibi masada oturmuş etrafta silahlar ve korumalar yokken yemek yiyorduk. Garip ve aynı samanda güzel bir ortamdı. Masada ki yemekler azalıp, açlık hissi vücudumu terk etmeye başladığında Pars aramızda ki sessizliği bozarak konuştu.

''Hiç gerçekleştirmek istediğin bir hayalin oldu mu ?'' Aniden gelen bu soru karşısında, duraksadım. Ağzımda ki yemeği yavaşça çiğneyip yuttuktan sonra ise kuşkulu bir şekilde ''Neden bir anda bunu sordun ki ?'' diye cevap verdim. Pars omzu sikti. ''Yaptığım her hareketin arkasında kötü bir neden aramayı bırak, sadece merak ettim'' Portakal suyumdan bir yudum aldıktan sonra arkama yaslandım. Parsla ilk karşılaşmamızdan sonra onu hafife almamam gerektiğini anlamıştım ve bu yüzden yaptığı her hareketi sorguluyordum. Bu konuda beni yargılayamazdı çünkü tehlikenin vücut bulmuş haliydi. Ancak kısa bir an düşününce sorduğu sorunun zararsız olduğunu anladım ve cevap verdim.

''Benim hiç hayalim olmadı.''

''Hiç mi olmadı ?''

Kısa bir an sessiz kalıp düşündüm. Ama hiç bir şey bulamadım. Benim gerçekleştirmek istediğim bir hayalim hiç olmamıştı. Bunu daha önce hiç düşünmemiştim bile ve bu durum nedensizce canımı sıktı. Kurduğum tek hayal, resim çizer kendi. Bunun dışında hiç gerçekleşmesini istediğim bir hayal kurmamıştım. ''Hayal kuracak bir hayat yaşamıyorum.'' dedim ve hafifçe gülümsedim

''Peki sen, senin gerçekleşmesini istediğin bir hayalin oldu mu ?'' Pars gözlerimin içine dikkatlice baktı ''Bir tane vardı. Küçükken gerçekleşmesini istediğim bir hayaldi.'' Koca bir yaşamda tek hayal, fazlasıyla ilgi çekiciydi. ''Bir tane.'' diye tekrar ettim Pars'ın sözlerini ve ekledim ''Senin de hayal kuracağın bir hayatın pek olmamış gibi.'' Savaş'ın Pars hakkında getirdiği bilgiler zihnimde canlandı.

Pars onaylar şekilde kafasını hafifçe salladı bense merak etiğim şeyi sordum ''Peki neyin gerçekleşmesini hayal ettin ?'' Güçlü bir liderdi ve çok zengindi. İsteyeceği her şeye sahip olabilecek bir insandı ve bu yüzden de hayatında gerçekleşmesini istediği tek hayalini merak ediyordum. Pars'ın bakışları derinleşti ve dudaklarından belirsiz cümleler döküldü.

''Biriyle tekrar karşılaşmayı hayal etmiştim.''

Şaşırdım ve özellikle de isim vermediğini anladım. Biriyle kelimesine vurgu yaparak konuştum. '

'Peki o ismini söylemediğin 'biriyle' karşılaştın mı ?''

Pars'ın bakışları daha da ağırlaştı. Fazla anlamlı bakıyordu suratıma ama bunun nedenini anlayamıyordum. Aslında bu bakışı ilk karşılaştığımızı düşündüğüm çiftlik evinde ve bir kaç yerde daha görmüştüm. Ona birini hatırlattığımı biliyordum ama Pars bunu kabul etmiyordu ve bakışları hakkında ne zaman konuşsam sorularımdan ustalıkla kaçıyordu.

''Karşılaştım.'' dedikten sonra dudağının kenarı varla yok arasında yukarı doğru kıvrıldı. Sonrasında kelimeler sustu ve sadece gözlerimiz konuştu. O gözlerime fazla anlamlı bakarken, bende bu bakışların nedenini anlamaya çalışıyordum.

Sessizce bir birimize bakmamız garipti, hem de çok garip. Ama bir süre bütün bu garipliğe rağmen, bir birimize bakmaya devam ettik ve en sonunda Pars aramızda ki sessizliği bozarak konuştu. ''Hemen şimdi düşün ve bana hayalini söyle.''

''Ne ?''

''Hayal kur.''

''Tamam ama neden ?''

''Anlaşma yaptığım insanı tanımak istiyorum ve bir insanı en iyi tanımlayan şey hayalleridir. Bu yüzden düşün ve bana hayalini söyle.'' Hafifçe gülümseyip masaya doğru eğildim ve dirseklerimi masanın üzerine yerleştirerek, ellerimle yanaklarımı kapattım. Bu sırada Pars dikkatlice bana bakıyordu. Düşünüyormuşum gibi yaparak gözlerimi kıstım ve bir süre sessiz kaldıktan sonra, bir keresinde Londra da ki bir akıl hastaneden kaçıp sokaklarda gezinirken, küçük bir kızın annesinden istediği şey aklıma geldi ve bende onu söyledim.

''Tek boynuzu olan bir at istiyorum.'' Pars ilk başta beni büyük bir ciddiyetle dinlese de, sözlerimi bitirdiğimde kaşlarını çattı ''Dalga geçme ve bana gerçek hayalini söyle!'' Emir verircesine konuşmuştu. Gözlerimi devirdim. ''İsteyip de elde edemeyeceğim hiç bir şey yok. Bu yüzden aklıma hiç bir şey gelmiyor.'' Sinirlenmeye başlıyordum. Çünkü kafamın içi bomboştu ve bu yüzden hayal kurmak zordu. ''Güçlü bir kadınsın ama mutlaka hayatında elde edemeyeceğin bir şeyler vardır. Hayata en çok istediğin şeyi düşün. Gerçekleştiğinde mutlu olacağın bir şey.'' Mutlu olacağım bir şey. Pars'ın son cümlesi zihnimde yankılanırken, yüreğimde bir burukluk hissetim. Kısa bir an gözlerimi Pars'tan kaçırdıktan sonra tekrar suratına baktım ve genişçe gülümsedim.

''Hayalimi buldum.''

Pars ciddiyetime inanmayıp yüzüme kuşkuyla baktı.

''Bir ailemin olmasını isterdim. Gerçek bir aile. Sıcak hissettiren, güven veren, varlıklarından mutlu olduğum ve beni seven bir ailemin olmasını isterdim.''

Benim zaten bir ailem vardı, ama içinden sadece babam beni seviyordu ve onun sevgisi ise hastalıklıydı. Birde Savaş vardı. Bu iki kişinin dışında ise, beni seven pek fazla kişi yoktu ve saydığım diğer şeyler ailemden çok uzaktaydı. Bir an Ar'ların varlığından mutlu olacağım, sıcak ve güvenilir bir aile olmaları fikri aklıma gelince gülümsemem arttı. Bu gerçekleştirilemeyecek kadar imkânsız bir hayaldi. Bir şeyi hem isteyip hem de nefret etmek berbat bir durumdu. ''Bu hayalin hiç gerçekleşmeyecekmiş gibi konuştun. Belki bir gün, hayal ettiğin gibi kendi aileni kurarsın''

Ama benim o kadar uzun bir zamanım yok.

Yüzümü buruşturdum ''Evlilik bana göre değil.''

''Neden ?''

''Çünkü evlilik iki şekilde yapılır. Birincisi mantık evliliğidir ve bu para içindir. Benim parası olan bir erkeğe ihtiyacım yok, çünkü ben zaten zenginim. İkinci evlilik ise, duygularla yapılan bir evliliktir. Ben sevgiden ve diğer tüm duygulardan nefret ediyorum.''

Pars sorgulayıcı bir şekilde ''Bana avdayken evlilik teklifi etmiştin. Ciddi değil miydin ?'' dediğinde genişçe gülümsedin.

''Teklifimde ciddiydim ve her ne kadar evliliği sevmesem de senin için bir istisna yapabilirim, yakışıklı.'' dedim ve çapkınca bir bakış attıktan sonra ''İkinci bir hayalim daha var.'' dedim. Pars tüm dikkatini bana verdi ''Seni öpmek istiyorum.'' dediğimde Pars kaşlarını çattı ama gözleri yine kararmıştı ''Laflarını esirgemiyorsun.'' dediğinde omuz silktim. Asla utangaç bir kadın olmadım. ''Sence hayalimi ne zaman gerçekleştire bilirim ?'' diye sorduğumda Pars cevap verecekken lokantaya gelirken bizimle ilgilenen kadın masamıza geldi ve böylelikle sorumda havada asılı kaldı. Kadına sert bir bakış attım çünkü kötü bir zamanda gelmişti. ''Yemeğe devam etmeyecekseniz, masayı toparlamamı ister misiniz ?'' Yeterince yemiştim ve artık aç değildim. Kadının güzel bir anı mahvettiğini elimden geldiğince görmezden gelerek Pars'a doğru döndüm.

''Yemek yememe konusunda hala kararlı mısın ?''

''Evet'' Tekrar ayakta bekleyen kadına bakarak bende onun gibi gülümsedim. ''Evet toplaya bilirsiniz.'' dedim ve bu sırada Pars ayağa kalktı ''Yolumuz uzun, gidelim mi ?'' Evet bir an önce İstanbul'a dönüp planlarıma devam etmeliydim. Bu kadar dinlenme ve sohbet yeterliydi. Fakat yine de bir an kalkmak istemedim. Çok kısa bir an bile olsa, kendimi normal bir insan gibi hissetmiştim ve sinir bozucu olsa da Pars'la vakit geçirip sohbet etmek güzeldi. Ona saçma gelen tüm hareketlerime de katlanıyordu.. Yani bazen katlanıyordu.

Onunla konuşmak için gereksiz sözlere de ihtiyacım yoktu, çoğu zaman sadece gözlerimiz konuşuyordu. Ve benimle ilgilenmesini sevmiştim. Üstelik bana iki hayal bile vermişti. Birincisini gerçekleştirmem zordu ama ikincisini en yakın zamanda gerçekleştirmeyi düşünüyordum.

İstemesem de ''Olur, gidelim'' dedim ve bende ayağa kalktım. Yemek yediğim için artık kendimi daha iyi hissediyordum. Yanımızda ki kadın gülümsemeye devam ederken ''İyi günler.'' dedi. Bu sözleri ezberlemiş gibiydi ve muhtemelen buradan giden herkese bunu söylüyordu. Pars kadına karşılık vererek ''Size de iyi günler'' dedi. Bense sadece kadına öfkeyle bakarken sadece gülümsemekle yetindim. Ardından masanın yanından ayrıldık. Hesap masada değil de ileride kasa yazan yerde ödeniyordu ve bu yüzden Pars ''Sen arabaya geç, ben hesabı ödedikten sonra geleceğim.'' dedi ve arabanın anahtarını bana uzattı ''Tamam.'' diyerek anahtarı aldım.

Pars kasaya doğru giderken, bende çıkış kapısına doğru ilerledim. Ancak bir kaç adamın yanından geçtiğim sırada, gözlerini dikip bana baktıklarını fark ettim. Aralarından biride sessiz ama benim duyabileceğim bir şekilde ıslık çalmıştı.

''Güzel kadın. Kasada sağlam''

Genişçe gülümseyerek onlara doğru döndüm ve tıpkı onların bana baktığı gibi bende onlara bakmaya başladım. Hiçbir şey söylemiyordum. Öylece gözlerimi onlara dikmiş hiç kırmadan bakıyordum. Dört kişiydiler ve bu adamlar kapıdan içeriye ilk girdiğimde fark ettiğim ve sohbet ederken sürekli sesli bir şekilde kahkaha atan tır şoförleriydi. Dördününde tipi neredeyse aynıydı. Şişkin göbekler, uykusuz gözler, buruşuk suratlar ve yarı kel bir kafa. Onlarda bir süre bana sessizce baktı ama sonra birer birer yenilip gözlerini benden kaçırsalar da, ben kaçırmadım ve onlara bakmaya devam ettim. Sonra aralarından biri tekrar bana baktı ve bu sefer ağzını bir yay gibi açarak gülümsedi.

''Bir şey mi oldu ?'' diye sordu pişkin bir şekilde. Yüzümde ki gülümsememi artırarak. ''Beni beğendin mi ?'' diye sordum ve yavaşça ona doğru yürümeye başladım. Adam arkadaşlarına baktı. Cevap vermekte kararsızdı. Masalarına yaklaştığımda ellerimi masanın üzerine koydum ve omuzlarımı eğip yüzümü onlara yaklaştırdım. ''Hanginiz kasamın sağlam olduğunu söyledi ?'' Erkeklerin kadınları obje olarak görmek gibi büyük merakı vardı ve ben kasa kelimesinin kalça anlamına geldiğini biliyordum. Aralarından biri ''Ne dediğinizi anlamıyorum, biz böyle bir şey söylemedik.'' diyerek aptal ayağına yattı. Diğerleri de gözleriyle onu destekledi.

''Ahsen.'' Pars'ın sert sesini duyduğumda, omuzlarımı dikleştirip arkamı döndüm. Pars bir avcı gibi gözleriyle masada ki adamlara baktı ve ardından gözleri beni bulduğunda. ''Bir sorun mu var ?'' diye sordu. Omuz silktim ''Hayır yok, sohbet ediyoruz. Benden hoşlanmışlar, yani daha doğrusu kalçalarımdan hoşlanmışlar.'' Arkamı dönüp masada ki adamlara baktım. Yüzlerini korku kaplamıştı, çünkü tehlikenin kokusunu almışlardı ''Değil mi beyler ?'' diye onlara bir soru yönelttiğimde aralarından biri hızlıca ''Yok öyle bir şey.'' diyerek inkar etti. Yüzünden yalan attığı belli oluyordu. ''Ahsen arabaya git ve beni bekle.''

Yüzümü yapmacık bir üzüntüyle buruşturdum ''Ama daha yeni sohbet etmeye başlamıştık.'' diyerek Pars'a baktım. Çenesi seyirdi ve boğazında ki damarlar yine kendini gösterdi.

''Ahsen.'' İsmimi uyarıcı bir şekilde söylemişti. Bu adamlarla biraz eylenmek istiyordum ama yine de gözlerimi devirerek masanın yanından uzaklaştım ve Pars'a doğru ilerledim. Yanına ulaştığımda bana elinde ki portakal suyunu uzattı.

''Birazdan geleceğim.'' dediğinde bana değil masada ki adamlara doğru bakıyordu. Galiba onları dövecekti. Dört kişi olsalar da, Pars karşısında hiç şansları yoktu. Ellinde ki portakal suyunu aldım ve çıkışa doğru yürüyüp dışarı çıktım.

O adamları bende dövebilirdim ama ellerim hala yaralıydı ve bir kaç pislik adam, canımı acıtmama değmezdi. Birde Pars öyle öfkeli bakıyordu ki ona karşı gelerek büyük bir tartışma başlatmak istemedim. Arabanın yanına geldiğimde kapıyı açtım ve içine bindim. Elimde ki portakal suyunu da iki koltuğun ortasına yerleştirdim ve arkama yaslanarak Pars'ı beklemeye başladım. Bu sırada pencerelere bakarak içeride ne olduğunu görmeye çalıştım ama güneşten dolayı pek bir şey görünmüyordu. Ancak gözlerimi kısıp daha dikkatli bir şekilde içeriye bakmaya çalıştığım sırada, bir anda lokantanın büyük penceresi kırıldı. Hem de bir insan tarafından. Pencereyi kırarak park yerinde bir süre yuvarlandı ve en sonunda sırt üstü durdu. Adamın suratına baktım. Masada oturan adamlardan biriydi. Şaşırmıştım ama şaşırdığım şey bir adamın pencereyi kırarak park yerinde sürüklenmesi değildi. Çünkü böyle bir şeyi defalarca kez görüp bizzat yaşamıştım. Şaşırdığım şey, sırf adamlar bana laf attı diye Pars'ın bir adamı pencereden dışarı fırlatmasıydı. Döveceğini tahmin etmiştim ama bu kadarı fazlaydı. Önce kahvaltı ve şimdi de bu. Beni gerçekten önemsiyordu ama bunu dile getirmek yerine hareketleriyle gösteriyordu.

Bir kaç dakika sonra Pars dışarı çıktı ve sakin adımlarla arabaya doğru ilerledi. Üstü başı neredeyse hiç dağılmamıştı. İçerde ki adamların durumunu merak ettim. Gerçi, camdan dışarı fırlayan adama bakınca, içerde ki adamların az çok nasıl bir durumda olduklarını tahmin etmek zor değildi. Kapıyı açıp sürücü koltuğuna oturduğunda kollarımı karnımın üzerinde birleştirdim.

''Bunlarda mı ölmeyeyim diye yapıyorsun ?'' Pars bana doğru baktı. Öfkesi hala yüzünde görünebiliyordu.

''Kimse benimle beraber olan bir kadına laf atamaz'' dedi sertçe ve ardından arabayı çalıştırdı. Peki öyle olsun bakalım. Arkama biraz daha yaslandım. Bu sırada Pars'ın telefonu çaldı. Pars cebinde ki telefonu çıkartıp açtı ve bir süre karşı tarafı dinledikten sonra kaşlarını çattı. Ardından telefonu hoparlöre aldı. Beni de ilgilendiren bir konu olmalıydı. Telefon ekranına bakınca yüzüm istemsizce buruştu. Arayan babamın sağ kolu Cam gözdü.

Bölüm sonu

9 yorum