İçeriğe geç

ANLAŞMA

Bölüm 26 · 22 dk okuma

ANLAŞMA

Bölüm 26

🖤 23

AHSEN

Benim hiç oyuncak bebeğim olmadı ama, çok fazla bıçağım vardı.

Ben çizgi filmler yerine, insanların ölümlerini izleyerek büyüdüm. Düşüp dizlerimi yaraladığım da, kimse yaramı öpüp iyileştirmedi. Saatlerce işkence gördükten sonra, yaralarımı kendim iyileştirdim. Ben kendi yaşıtlarım gibi sıcak yatağımda uyuyacağım saate, ormanın zifiri karanlığın da elime bir bıçak tutuşturulup ölüme terk edildiğim gün karanlıkla tanıştım. O gün katil odum.

Açlıktan ölmemek için öldürdüğüm tavşanın beyaz tüyleriyle kaplı çiğ etini yerken, ilk süt dişimi o gün düşürdüm. Ağzımdan akan kanlarla geceyi yararcasına kahkaha atarken de, kabul ettim canavar olduğumu. Ama hiç istemedim. - Annem için istemedim-

'Git buradan, yüzünü görmek istemiyorum'

'Anne, biliyorum beni bir canavar olarak görüyorsun ama ben böyle doğmayı istemedim'

'Defol canavar !'

Bana o kadar çok defol git dedin ki anne, sonunda sen benden gittin. Fakat bize ayrılık hiç yakışmadı. Merak etme, bu boktan durumu en yakın zamanda düzelteceğim.

Gözlerimi gecenin karanlığından ayırmadan, elimde ki viskiden büyük bir yudum aldım. Saatlerdir anılarım kafamda canlanıp duruyordu, lanet olası beynimin yine bana düşman kesilmişti.

"Çok derin düşünüyorsun."

Pars'ın sesini duyunca gözlerimi uçağın küçük camından ayırdım ve ona doğru baktım, karşımda oturduğunu yeni fark ediyordum. Gözlerinde ki hafif şişlikten yeni uyandığı belliydi, ama üstünde koyu Lacivert pahalı bir takım elbise vardı.

''Takım elbiselerinle mi uyuyorsun ?'' dedim gözlerimle tüm vücudunu yavaşça süzerken. Bu sırada Pars gözleri hafifçe kıstı. Bu hareketi koyu gözlerini daha da kararttı. Oda benim gibiydi, bir şey istediğinde ne olursa olsun onu almak istiyordu ve bu yüzden de ne dediğini umursamayıp konuyu değiştirmem pek hoşuna gitmemişti. Bir şey söylemedi ve sadece derin bir nefes alıp kafasını ağır bir şekilde iki yana salladı, ardından ceketinin cebinden sigarasını çıkartıp yaktı ve daha sonra paketini bana doğru uzattı. Pantolonumun sağ cebinde sigara paketim vardı, ama yine de öne doğru eğilip Pars'ın paketinin içinden bir sigara alıp yaktım.

"Acılarını güzel saklıyorsun.'' Gözlerimi hafifçe kıstım ve kafamı koltuğa yasladım. Pars'ın neden bir anda bunu söylediğini anlayamadım, ama onun gibi zeki ve bir o kadar da dikkatli bir insanın yanılması beni şaşırttı. Çünkü ben ondan bir şey gizlemek isteseydim eğer, ruhu bile duymazdı. -Gerçi bundan pek fazla emin değilim. Pars'ı kandırmak benim için bile zor- Bir kaç saniye sessiz kalıp Pars'ın gece gibi çekici gözlerine baktıktan sonra konuştum.

"Acıyla ilk tanıştığım da onu hiç sevmedim, hatta ondan bir an önce kaçıp kurtulmak istedim. Fakat kendisi beni çok sevdiğinden, peşimi hiç bırakmadı ve günün sonun da onunla dost olduk. Bu dostluk alışkanlık yada kabulleniş değildi, bu büyük bir güçtü.'' Acıyı sanki somut bir varlıkmış gibi anlatırken, Pars tüm dikkatiyle beni dinleyip sessizce sigarasını içmeye devam etti. "Acından kaçarsan onu büyütürsün, kabullenirsen eğer ölürsün ancak onu besleyip kontrol etmeyi öğrenirsen güçlenirsin. Pars, insanlar kötü şeyleri saklarlar ve acı kötü bir şey değil. Neden saklıyayım ki?''

Pars'ın bakışlarından anladığım kadarıyla düşünce yapımı sevmişti, ama yine de sözlerim onu fazla tatmin etmemiş gibiydi. "Üç dakika önce karşına geçip oturdum. İlk başta varlığımı umursamadığını düşündüm, ama daha sonra bir şeyler düşünürken daldığını fark ettim. Acını gizlemediğini söyledin ama, o an gözlerin bir ölü gibi boş bakarken sen sadece gülümsüyordun." Üç dakika boyunca Pars'ı fark etmediğim için kendime sinirlenirken masanın üzerinde ki viski bardağımı elime alıp, içinden büyük bir yudum aldım. Viski boğazımı tatlı bir şekilde yakarken, tekrar geniş koltuğa rahatça yaslandım.

"Acı çekerken de, üzülürken de ve hatta öfkelenirken bile bana gülmem öğretildi. Yani kısacası duygularımı gizlemiyorum, sadece bu duyguları gösterme şeklim sizden farklı." Söylediğim şeyleri anladığını biliyordum çünkü Parsla bir çok yönümüz aynıydı. İkimizde etrafımızda kurduğumuz duvarlardan, kimsenin geçmesine izin vermiyorduk. Benim babam bana gülümsemeyi öğretti, onun babası ise ona duygusuz olmayı öğretmiş.

''Sana her şeyde gülümsemeyi baban mı öğretti ?''

''Evet''

Pars bir süre gözlerimin içine sessizce baktıktan sonra ''Neyse ki sana gülmek yakışıyor'' dedi. Bunu bir kere daha söylemişti.

''Rollerimizi ne zaman değiştirdik ? Artık sen bana iltifat etmeye başladın.'' Pars cimri bir şekilde hafifçe gülümsedi. Ona da gülümsemek yakışıyordu, fakat ben her zaman gülümserken, o ise duygusuzdu. Tamam duygusuz suratı olukça seksiydi ama gülümsemesi.. Tanrım.. Bambaşka bir şeydi.

''Seni tanıdıkça, iltifat edecek çok fazla yeni şeylerle karşılaşıyorum.'' dediğinde, bu cümlesi hoşuma gitti. Muhteşem bir insanım, ama genelde karşılaştığım insanlar, bir daha benimle karşılaşmamak için tanrıya yalvarıyorlardı.

''Durma. İltifat etmeye devam et. Başka neyimi beğeniyorsun ?'' diyerek genişçe gülümsedim ve tüm dikkatimi Pars'a verdim. Pars ise gözlerini kıstı. Bakışları birazdan bana iltifat edecek birinden oldukça uzaktaydı.

''Mütevazi kelimesinin ne demek olduğunu biliyor musun ?'' dedi ve tek kaşını havaya kaldırdı. Gözlerimi devirdim. Yine bilgimi mi ölçüyordu ?

''Tabi ki de biliyorum. Alçak gönüllülük demek. Ama gösterişsiz ve alçak gönüllü olmak bana göre değil. Biri bana muhteşem olduğumu söylediğinde, neden mütevazi davranarak kendi değerimi olduğundan daha az göstereyim ki ? Bu saçma. Muhteşemsem, muhteşemimdir. Bu kadar basit''

''Düşünce sistemin garip olsa da, sevmeye başladım''

''Planlarımı reddederken bu sevgi neredeydi ?'' diye fısıldadım ve arkama yaslandım. Kısık sesle konuşsam da Pars beni duydu. ''Planların şimdilik bunun dışında.''

''Sorun değil. Onları da çok yakında sevdiririm.'' Kısa bir an sustuktan sonra çapkın bir bakışla konuştum. "Belki başka şeylerimi de seversin" deyip göz kırptım.

Pars'ın gözleri sanki mümkünmüş gibi daha çok koyulaştı. Şuanda ava ve babamın vereceği ipucuya odaklansam da, aklımda çok fazla plan vardı. Ve Pars'ı kendime aşık etmekte bu planların başında geliyordu.

"Neden bir kaç gündür beni baştan çıkarmaya çalıştığını düşünüyorum ?"

İçimde ki şeytan gülümserken, masum bir şekilde Pars'a baktım.

"Bilmem. Belki de benden hoşlanıyorsundur ama bunu kendine itiraf etmek yerine bir neden arıyorsundur. Sorun değil. Duygularını açıkça itiraf edebilirsin. Sonuçta muhteşemliğimden etkilenen tek erkek değilsin."

''Öyle mi ? O zaman neden dün gece bana kırmızı sütyeninin fotoğrafını attın ?"

Herkes erkeklerin kırmızı iç çamaşırlarına zaafı olduğunu bilir. Seksi ve ateşli. Bende bunu Pars'a karşı kullanabileceğimi düşünerek ona attım. Ama mesajımı görse de cevap vermedi. Cinsel yollarla onu kendime aşık etme planında böylece başlamadan bitti. Kafamda hızlıca bir yalan uydurdum.

"Ne giyeceğim konusunda kararsız kaldığım için attım." Pars'a en masum bakışlarımı atarken omuz silktim. "Cevap verseydin üzerime giyindiğim siyah sütyenin de fotoğrafını çekip atardım. Böylece hangisini giyinmem konusunda bana yardım ederdin'' Pars'ın gözleri çok kısa bir an göğüslerime indi. Vücudumu büyük bir sıcaklık kapladı. Onu etkiliyordum ve bunu çok net bir şekilde hissediyordum. Çok yakında bana aşık olacaktı.

''Cevabın tatmin edici değil.'' Omuz silkip yalan söylemeye devam ettim.

''Hiç arkadaşım yok ve telefonuma kayıtlı tek numarada sana ait. Başka bir numara olsaydı ona da çekip atardım.''

Pars beni sakince dinlerken son cümlelerimde bu sakinliği yok oldu. Çenesinde bir kas seğirdi. Başkasına sütyenimin fotoğrafını atma düşüncemi sevmediği belliydi. Fakat sonra her zaman ki gibi duygularını bir kutuya koyup kapattı ve ulaşamayacağım bir yere kaldırdı. Gözleri yüzümü esir aldığında, bana ne yapmaya çalıştığını görüyorum der baktı.

"Beni kendine aşık edemezsin Ahsen" Siktir, yakalandım.

Bu aşamada masum rolüne devam etmem gerekiyordu ama merakçı yanım konuşmaya başladı.

"Kesinlikle seni kendime aşık etmeye çalışmıyorum. Ama diyelim ki yapıyorum." Pars rahatça arkasına yaslandı. Bu sırada tüm dikkati bendeydi. "Neden seni kendime aşık edemem ?" Bir sorunu çözmenin en iyi yolu sorunu bulmaktır.

"Çünkü seni sevecek bir kalbim yok.'' Herkesin bir kalbi vardır. Canavarların bile. Bunu biliyorum çünkü lanet olsun ki benim bile bir kalbim var.

"Gözlerin seninle aynı fikirde değil." Pars'ın yüzünde tek bir mimik bile oynamadı. Yavaş hareketlerle viskisini yudumladı. Bense konuşmaya devam ettim.

"Yer altındayken umurunda olduğumu söylerken, garip bir şekilde bakıyordum.'' Yer altı ismini duyunca ondan kaçtığım akına gelmiş olmalı ki öfkeyle gözlerini kıstı. Bakışlarını umursamadan konuşmaya devam ettim ''Şey gibi.. şey.. Kalbin varmış gibi."

Pars bu sefer kaşlarını çattı. Sanki o an beni umursadığını söylediği için kendine küfür ediyor gibiydi. Sanki beni umursadığını hiç söylememesi gerekiyor gibiydi.

"Ne planladığını görüyorum ve iyiliğin için durman gerek. Ben kendine aşık edip parmağında oynayacağım erkeklerden değilim." Bunu göreceğiz. Ben istediğim her şeyi alırım ve şuanda istediğim şey sensin yakışıklı. Benim olacaksın.

Ayak seslerini duyunca Pars'tan gözlerimi ayırıp, hızlı bir şekilde sesin geldiği yöne doğru baktım. Ateş, Murat ve Ceren uykulu gözlerle yanımıza doğru gelip yan koltuklar da oturdular. Ateş ve Murat'ın üzerinde siyah takım elbise varken, Ceren'in üzerinde toz pembe pijamaları vardı ve hala uykunun etkisinden çıkamadığı için kafasını zorlukla düz tutuyordu. Bu halleri bana garip geliyordu. Ben kendimi bildim bileli, sadece dört saat uyuyabilsem de hiç bu şekilde ayakta uyuklamamıştım. Fazla uykunun insanları aptallaştırdığı söylerler, doğru olmalı. Onları görünce tekrar sinirlendim ve sıkıntıyla nefes verdim. Pars'a benimle gel dediğimde sadece onu kastetmiştim, ama o kimi bulduysa peşine takıp getirmişti. Uçağa bindiğimde onlarla karşılaştım ve onları uçaktan indirmek için her şeyi yaptım, ama 'Biz Pars'ı yalnız bırakmayız' diye inat edip durmuşlardı. Hatta en son Murat benimle baş edemeyeceğini anlayınca kendisini bir odaya kilitlemişti, şuana kadar da o odadan hiç dışarı çıkmamıştı. Avlanmak yerine çocuk bakıcılığı yapacakmışım gibi hissediyorum. Acaba benim henüz bilmediğim başka birileri daha var mıydı !?

"Neden gecenin bir vakti Bolu'ya gitmek zorundayız." diye söylendi Ceren, ardından kemerini takıp tekrar gözlerini kapattı. Annesinden sonra Pars kardeşini gözünün önünde tutuyordu, bu yüzden oda Bolu'ya gelmişti ama ava katılmayacaktı. Kimse Ceren'in dediklerini umursamadı. Yüzümü tekrar Pars'a çevirdim. "Tekrar söylüyorum, onlar ava gelmeyecek !" Pars kısa bir an Ceren'e baktı, kardeşinin hala hiç bir şeyden haberi yoktu ve bunları da duymasını istemiyordu.

Mafya dünyasında kadınlar ikiye ayrılıyordu. Birincisi benim gibi karanlığın içinde yaşayanlar kadınlardı. Elimize ruj yerine bir silah tutuşturup tehlikenin merkezine koyarlardı. Ata erkil bir toplumda yaşadığımız için sayımız oldukça azdı.

İkincisi Ceren gibi kadınlardı. Kanla kazanılan parayı süslü pahalı kıyafetlere harcayıp, illegal bir hayata değil de normal bir hayatta yaşıyormuş gibi davranıyorlardı. Erkekler onları mafya işlerinden uzakta yaşatıyordu, altın yumuşak bir kafesin içinde. Pahalı kıyafetler, değerli mücevherler, topuklu ayakkabılar yada makyaj malzemesi gibi eşyalar almadıkları zaman hayır etkinliklerine katılıp fakir insanlar için kanlı paraları bağışlıyorlardı -Aynı gece bağış yaptıkları kişiler aç olduklarını unutmak için soğuk sert bir zeminde, yırtık kıyafetler içinde ölüme karşı direnirken, onların sarı ışıklar, pahalı kıyafetler ve güzel şaraplar eşliğinde bağışta bulunması komikti- Yani kısacası üç maymunu oynayarak toz pembe bir hayat yaşıyorlardı.

Ateş yan koltuktan gözlerini kısıp bana bakarken "Pars geliyorsa bizde geleceğiz. Onu psikopatların arasına tek başına yollamayacağız." dedi. Murat'a uykulu gözlerle kafasını hafifçe sallayıp Ateş'e destek verdi. Ateş hala yer altındayken vurulan yumrukların izlerini yüzünde taşıyordu ama akıllanmamıştı. Hatta eskisinden bile daha çok öfkeyle yüzüme bakıyordu ve bana yaptığım şey için karşılık vermeye hazır olduğunu göre biliyordum ama bir nedenden dolayı kendini tutuyordu ve bu nedenin Pars olduğunu biliyordum. Evsizlere ona yumruk atmalarını değil de, dilini kesmelerini söylemeliydim. Eminim bir kaç bira camı ile bunu kolaylıkla yaparlardı. Ah lanet olsun. Bu fikir neden o gece aklıma gelmedi ki ?

"O zaman Pars'ta gelmesin, sizde gelemeyin." dedim rahat bir şekilde. Pars'ın söylediklerimi umursamadığı beliydi ve bu durum benim daha çok sinirimi bozuyordu. Pilot bir anda konuşarak "Lütfen kemerlerinizi bağlayın inişe geçiyoruz." dediğinde hepimizin dikkatini dağıttı. Kemerimi hızlıca taktım ve yüzümü Pars'a döndürdüm. Biraz önce normal iki insan gibi sohbet ediyorduk ama ben Ateş ve Murat'ı gördükten sonra tekrar sinirlenmiştim.

"Sır tutmayı bilmeyen bir adam olduğunu öğrenmem iyi oldu." dedim ve kafamı uçağın camına çevirdim. Bu sırada Pars sinirimi daha da artıran bir rahatlıkla konuştu ''Bana bunu kimseye söyleme demedin.'' Lanet olsun ki haklıydı. Sadece aile sırrı olduğunu söylemiştim. Sessiz kaldım ve cevap vermedim. Bu avın yıllarca devam etmesinin tek bir nedeni vardı, oda gizlilikti. Ailemi yada onların sırlarını pekte umursamıyordum ama ava üç kişiyi götürmek başımı ağrıta bilirdi, üstelik avda bir sorun çıkartırlarsa, ailem onları anında öldürür ve onların kokuşmuş cesetleri de pek te işime yaramazdı. Ayrıca Pars onlara çok güveniyordu, ama güvenmemesi gerekiyordu. Hala haini bulamadık ve ikisinden biri hain olabilir. Eğer Belen Alphan'ı bulmakla meşgul olmasaydım onları kolaylıkla yakalardım ve Parsa haklı olduğumu gösterirdim.

Pars'ın devasa boyutta ki özel uçağı yere inince bir dakika bile beklemeyip oturduğum yerden kalkıp çıkışa yöneldim, hayatım boyunca çok fazla kapalı yerde kalmıştım ve bu yüzdende kapalı yerlerle aram pek te iyi değildi. Temiz havayı içime çekerken rahatladığımı hissetim ama bu rahatlık fazla uzun sürmedi. Murat bir anda arkadan bana çarptı ve ben dengemi kaybedip öne doğru düşecekken saçımdan tutup beni arkaya doğru çekti. Koca eliyle saclarımı çekerken canımı acıtmamıştı. Boğazımdan kafama kadar yükselen sıcaklıkla arkamı döndüm. Tutacak başka yer bulamadı mı ?

"Kapının önünde aniden durulur mu ?" diye söylenmeye başladı. Gülümsediğim için sinirlendiğimi anlamamıştı ve rahatça konuşmuştu. Anlaşılan ona kiminle konuştuğunu göstermem gerekiyordu. Hem zaten hatırladığım kadarıyla Pars, sadece Ateş'e vurmamamı söylemişti. Murat hakkında bir şey söylememişti. Murat uykulu gözleriyle yüzüme bakarken, ben daha o ne olduğunu anlamadan bacak arasına sert bir tekme attım. Ağzından küçük bir inilti çıkarken, dizleri öne doğru büküldü ve cinsel organını büyük elleriyle sıkıca kavradı. Ağzının içine dolan hava yanakları şişirdi. Canı çok yanmıştı ve bu kırmızıya dönen teninden anlaşılıyordu, ama ağzını açıp bağıramıyordu.

"Yürürken önüne dikkat et, yoksa bir dahakine kökünden keserim." Sonda ki cümlemi fısıldayarak söylemiştim ve işaret parmağımla orta parmağımı makas şekline getirip, birleştirip ayırdım. Murattın gözleri irileşirken, elleriyle bacak arasını daha çok sıktı.

"Ne oluyor burada ?" dedi Pars ve hızlı bir şekilde Murat'ın yanına yaklaşıp vücuduna baktı. Bacak arasına vurduğumu anlayınca da bunu neden yaptın der gibi suratıma baktı. ''Saçımı çekti.'' dediğimde Pars'ın öfkeli bakışları bu seferde Murat'ı buldu. Onu öldürmek ile öldürmemek arasında gidip geliyor gibiydi. Bu hisleri hoşuma gitti. Ne kadar kabul etmeyip gizlese de bana bir ilgisi olduğunu görebiliyordum. Pars'ın ardından kapının önüne Ceren ve Ateşte geldi ve ikisi de Pars'ın verdiği tepkinin aynısını verdiler. Ne kadar da dramatikler alt tarafı bir tekmeydi.

Arkamı dönüp merdivenlerden aşağı indim, Pars'ta hemen arkamdan geldi. Uçak pistinin boş alanında yürürken, Pars'ın uçağı gibi siyah renkli ve üstünde A harfi olan bir uçak dikkatimi çekti. Yürüyüşümü yavaşlattım. Bu babamın uçağıydı, anlaşılan oda bizim gibi yeni gelmişti. Pars'a baktım. Oda benim baktığım tarafa sinirle bakıyordu. Bu uçağın babama ait olduğunu anlamıştı. Durmadık ve yürümeye devam ettik. Buradan bir an önce gitmek istiyordum. Çünkü muhtemelen ava katılacağım için babam çok mutluydu ve ben onun mutlu suratını görmeyi hiç istemiyorum. Uçağın yanında bekleyen Pars'ın adamları başıyla bize selam verirken, bu sırada uçak pistinde bize doğru ilerleyen son model lüks arabalar tam karşımızda durdu. Ben gözlerimi kısıp siyah camların arkasında kimin olduğunu görmeye çalışırken, Pars oldukça sakin bir şekilde arabaya bakıyordu. Galiba içindekileri tanıyordu. Arabaların kapıları açıldı. İçinden takım elbiseli korumalar indi ve hafifçe eğilip Pars'a selam verdiler, en ön araçtan ise orta yaşlarda bir adam çıktı. Siyah saçları, boyu ve hatta bakışları bile Pars'a benziyordu. Arabadan inen adam Pars'a doğru bakıp gülümseyerek bize doğru yaklaşırken, bu sırada Pars kulağıma doğru eğilip sadece benim duya bileceğim bir şekilde konuştu. "Bu benim dayım, kendini tanıtırken soy ismini söyleme ve avdan bahsetme." Kafamı tamam şeklinde salladım. Pars kulağıma doğru eğilip konuşunca, dayısının koyu gözleri bir süre üzerimde gezindi.

Pars İstanbul'da yaşasa da, tıpkı benim ailem gibi onun ailesinin de büyük bir kısmı Bolu'da yaşıyordu. Hatta her iki ailenin malikanesi de aynı arazideydi. Bu yüzden Ar malikanesinin her köşesinde nöbet tutan onlarca adam ve bütün gün aktif bir şekilde çalışan güvenlik kameraları vardı. İlk başta ailelerimizin bu kadar yakın olmalarını umursamadım, ama artık Pars'ın ailesi ile benim ailemin de Bolulu olması ve üstelik evlerinin aynı arazide olması kulağa tesadüfmüş gibi gelmiyordu. Zaten normal şartlarda babamın ve Belen'in bir araya gelmesi de çok saçmaydı ve bu yüzden de onların çocukluğundan beri, bir birlerini tanıştıklarını düşünüyordum. Annem de o arazide yaşıyordu. Gerçi Savaş ne kadar araştırsa da annemin ailesini yada yaşadığı evi bulamadı ama annemle babamın o arazide, çayırlıkta tanışmaları annemin de orda yaşadığını gösteriyordu. Bu yüzden Belen Alphan ve babamda bir şekilde karşılaşmış olabilir. Hatta Belen Alphan belki de annemle bile karşılaşmıştır. Belen Alphan'ı kumarhanede gördüğüm video aklıma gelince kalbim acıdı. Anneme çok benziyordu ve bu lanet gerçeği aklımdan atamıyordum. Annemle ilgili hiçbir şeyi atamıyordum. Annemle olan kısmı kendime saklayarak bu düşüncelerimi Pars'la paylaştığımda , oda benim gibi bunu düşündüğünü söylemişti ancak bu konuşmanın sonunda da her zaman ki gibi Pars ile kavga etmiştik.

Aslında, kızmadan hemen önce arazi ve orada ki büyük çayırlık hakkında konuşurken uzun bir süre sakin kalmıştı. Hatta bir ara beni dinlemeyi bırakıp gözlerime dalmıştı ve yine bana değil de başka birine bakıyormuş gibi hissetmiştim. Ve bunu ona söylediğimde yine inkar etmişti. Sonra kavga başladı. Ben 'Belen Alphan'ın kaçırılmasını ailene anlat ve bize bir bilgi versinler. Neden düşman olduklarını öğrenmemiz lazım.' dedim çünkü aradaki düşmanlığı sadece Alphan ailesinin büyükleri biliyordu, ama Pars inatla bu işe ailesini karıştırmak istemediğini söyleyip durdu. Pars babamla aralarında ki savaşa ailesini karıştırmak istemiyordu. Çünkü aileler işin içine girerse çok fazla kan dökülür ve Pars annesinin güvenliğini düşünmek zorundaydı. Bu yüzden de bu işi fazla ses çıkarmadan halletmek istiyordu.

Pars ''İyi görünüyorsun ?'' diyerek yanımdan ayrıldı ve dayısının yanına giderek ona sıkıca sarıldı. ''Sende öyle'' dayısı da aynı şekilde ona sarılırken içten bir şekilde gülümsüyordu. Bir birlerini seviyor olmalılar. Pars ve dayısı sarılmayı bıraktığında. Murat ve Ateş arkamda dururken. Ceren, biraz önce ayakta uyuyan kişi o değilmiş gibi boyalı sarı saçlarını savurarak dayısının boynuna sevinçle zıpladı. Evet zıpladı, çünkü Ceren'in boyu benden kısaydı ve dayısının omzuna yetişebilmek için zıplaması gerekiyordu. Havada uçuşan yoğun sevgiden midem bulandı. Ayrıca yabancı olduğum bir sevgiydi. Ben kendi ailemle genelde sarılmak yerine dövüşüyordum, işkence yapıyordum ve bir kaç kere kafalarını kırmıştım.. Sadece kafalarını değil, bir çok yerlerini kırdım. Nede olsa Ar ailesinin yapı taşı sevgi değil, şiddetti. Göz ucuyla yanımda duran Murat'a baktım, hala canının acıdığı beliydi. Gözlerime ölümcül bir bakış attı.

''Arada Pars olduğu için şanslısın.'' dedi. Bu cümle bana tanıdık geliyordu. Ah buldum.

''Bu cümlenin doğrusu 'kadın olduğun için şanlısın ' değil miydi?''

Ata erkil bir toplumda yaşadığım için olsa gerek bu cümleyi bir kaç defa duymuştum. Murat bana bu cümleyi kuran erkeklerin en şanslısıydı çünkü böyle bir ortamda beni küçümsediği için ona zarar veremezdim. Tabi bu sözlerini daha sonrasında intikam almak için aklımın bir köşesine not ettim.

Murat gözlerini kıstı. ''Doğrusu öyle, ama sen bir kadın değilsin, şeytansın.’' Yarım ağız sırıttım ''Bir gün Pars aramızdan kalktığında, karşıma çıkıp tekrar bu cümleleri yüzüme karşı söyle. O zaman kimin şanslı olduğunu anlarsın.''

Bende Murat ve Ateş'e arada Pars var diye dokunmuyordum ve bu yüzden asıl şanslı olan onlardı. Şey Parsın bir az önce ki yüz ifadesi aklıma gelince bu düşüncemden uzaklaştım ''Gerçi Pars saçımı çektiğini öğrendiğinde kısa bir an seni öldürmeyi düşündü. Yani aslında Pars'ın aramızda olması pekte önemli değil. Bu yüzden beni sinirlendirmemeye çalış''

''Pars böyle bir şey düşünmez'' Murat kararlı sözleriyle yüzünü buruşturdu.

''Yalan söylediğimi mi düşünüyorsun ?''

''Düşünmüyorum, görüyorum.''

''Yanlış görüyorsun. Yalan söylemek hayat felsefelerimden biri olsa da, işime yaramadığı sürece söylemem.'' dedim ve hafifçe sırıttım önüme geri döndüm.

Pars'ın dayısı Cerenle sarılmayı bırakıp yüzüme merakla baktı ve ardından. "Bizi tanıştırmayacak mısın ?" diye sordu Pars'a. Pars bana doğru bakıp "Ahsen, yeni asistanım" dedi.

Asistan mı ? Gerçekten mi ? Başka yalan bulamadı mı ?

Akın'ın anlamayacağı bir şekilde Pars'a yandan bir bakış attım. Gözlerime 'Sakın bir şey yapma.' diye bakıyordu. Bu sırada, Ceren de şaşkın bakışlarla Pars'a bakıyordu. Oda benim kim olduğumu bilmiyordu, ama asistan olmadığımı anlayacak bir zekaya sahipti. Yine de Pars'ın dayısı Akına yalan söylemesine şaşırsa da, sadece bakmakla yetinip sessiz kaldı. Uslu kız.

"Merhaba ben Akın, Pars'ın dayısıyım" dedi ve gülümseyerek elini uzattı. Bende aynı şekilde gülümsedim ve yumuşak bir şekilde elini tutup sıktım. Pars'ın yalanına ayak uydurdum.

''Memnun oldum Akın bey.''

Bu ailede yakışıklılık genetik olmalıydı. Akın benim için yaşlıydı, ama hala bir gideri vardı ve oldukça seksiydi. Ellerimiz ayrıldığımızda Akın dikkatli bir şekilde bana bakmaya devam etti. Akın'ın insanı hem sakinleştiren, hem de bir o kadar da korku veren bakışları, aynı zamanda da kendinden emin ve korkusuz duruşuyla da Pars'a çok benziyordu. Onunla bir sokakta tesadüfen bile karşılaşsam, Pars'ın akrabası olduğunu anlardım. Ceren karşısında duran arabalara göz gezdirirken "Caner dayı yok mu ?" diye sordu. Caner Pars'ın ikinci dayısı olmalıydı. Savaş araştırma yapmaya devam ediyordu, ama Alphan ailesi gizlilik konusunu Ar ailesiyle yarışır durumdaydı, bu yüzden de Pars'ın ailesi hakkında henüz elde tutulur bir bilgi bulamamıştım, ama iki dayısının olduğu biliyordum.

Akın "Onun önemli bir işi vardı. Bu yüzden sizleri malikanede karşılayacak" dedi insanın içini ısıtan bir gülümsemeyle. Ardından kafasını Ateş ile Murat'a döndürüp kollarını açtı. Murat ve Ateşte büyük bir samimiyetle sırayla Akın'a sarıldılar. Ateş ve Murat bir çalışan değil de aileden biri gibiydiler. Kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Başka bir birine sarılacak biri var mı ? Sarılma nihayet bitiğinde Akın'ın yürekleri ısıtan gülümsemesi anında silindi ve arkama doğru bakarken "Cem Ar" diye fısıldadı.

Hepimiz onun baktığı yöne doğru baktık. Babam, Cam göz ve Savaş bize doğru bakıyorlardı, hava karanlıktı ama babamın bakışlarını görebilecek bir uzaklıktaydım. Hem sinirli hem de endişeli bir şekilde bana bakıyordu, Savaşta babamın endişesini fark etmiş olacak ki başıma bir şey geleceğini düşünüp tetikte bekliyordu. Aptalca bir şey yapmaması için sadece onun anlayacağı bir şekilde gözlerimi kıstıktan sonra dikkat çekmemek için babama baktım. Bu bakışmayı bölen kişi Pars'ın sesi oldu. Anlaşılan bu işi en sorunsuz şekilde halletmek istiyordu. Otoriter bir sesle emir verdi.

"Ceren'i de alıp malikaneye git." Akın Pars'ın dediklerini duysa da gözlerini hiç kırpmadan büyük bir nefretle babama bakmaya devam etti. Ancak bu bakışlarda sadece nefret değil acıda vardı. Sanki aklına bir şey gelmişti ve bu ona acı veriyordu. Keşke Pars inadını bir köşeye bırakıp ailesine her şeyi anlatsaydı, işimiz kolaylaşabilirdi. Her gün yeni sırlar ortaya çıkıyordu ve bu merakımı artırırken aynı zamanda da öğrenememek sinirimi bozuyordu. "Dayı !" Pars bu sefer ses tonu daha sert çıkmıştı. Akın sinirle pürüzsüz çenesini sıkarken, Pars'a baktı. ''Ona bakmayı bırak, bu gece sorun istemiyorum.'' Bu küçük bir uyarı ve kesinlikle bir emirdi.

Akın Pars'a bir şeyler söylemek istiyordu ama Pars onun yeğeni olsa da aynı zamanda lideriydi ve bir lidere karşı gelmek pek akıllıca bir seçenek değildi. Özelikle de Pars gibi birine. Akının yumrukları sıkılaşırken zorlukla gözlerini Pars'tan çekip bir köşede onları korkulu gözlerle izleyen Cerene baktı. ''Hadi seni eve götürelim prenses.'' Sesi sıcak kelimelerine uyum sağlamayacak kadar soğuktu. Ceren kendini gülümsemek için zorladıktan sonra arabaya doğru ilerledi. ''Malikaneye gelecek misin ?'' Akın Parsa tıpkı onun baktığı gibi sertçe bakarken, Pars'ın telefonu çaldı ''Gelmeyeceğim.'' dedi Pars ve cebinden telefonunu çıkartıp kulağına yerleştirdikten sonra yürümeye başladı. Akın ''Seni özlediler'' derken Pars arkasını dönüp bakmadı. Bu sırada Ateş ve Muratta tıpkı diğer adamlar gibi liderlerini takip etti. Akının yanında sadece ben kalmıştım. Hoş bir karşılama, soğuk bir ayrılış. Zaten ayrılıklar hep soğuk olur. Akına doğru bakıp hafifçe sırıttım, yaşadıkları küçük gerginlik hoşuma gitmişti ama o bana doğru bakınca yüzümde ki gülümsemeyi sildim.

''Cem Ar neden sana bakıyordu ?''

Babamın bana baktığını fark etmişti. En az Pars kadar dikkatli. İçimden bir ses ona her şeyi anlat dese de, bu gece Pars ile uğraşmak istemediğimden bu düşüncemi susturarak konuştum.

''Bilmiyorum, onu hayatımda hiç görmedim.'' diyerek yalan söyledim. Ah bu söylediğim keşke gerçek olsaydı. Akın sözlerime inanmış olacak ki üstelemedi ve kafasını ileri geri hafifçe salladı. Pars kadar dikkatli ama onun kadar zeki değil. Pars olsaydı bana asla inanmazdı. Babam hala uçak pistindeydi ve şuanda Pars yanımızda değildi. Fakat Akın'ın babama bakmak istediğini ve hatta onu öldürmek istediğini yüzünde ki rahatsızlıktan görsem de, kendini zapt ediyordu. Korku en güçlü insanı bile yener ve bence Akın Parstan, ona karşı geldiğinde yapacaklarından korkuyordu. Normal bir insan olsaydım Pars beni de korkuta bilirdim. Neyse ki değilim ve onun her sözünü dinlemeye de hiç niyetim yok.

''İyi akşamlar, Akın bey.'' diyerek yanından uzaklaştım ve Pars'ın içinde olduğu arabaya doğru ilerleyip, arabanın içine bindim.

Babam arabanın içine girdiğimi görünce oda kendi arabasına doğru ilerleyip içine bindi ve korumalar eşliğinde büyük bir konvoyla önümüzden geçip gittiler. Sürücü koltuğuna oturan Murat'a dönüp "Babamı takip et." dedim Dikiz aynasından bana ters bir bakış attıktan sonra hiçbir şey demeden arabayı çalıştırdı ve babamı takip etmeye başladı. Bu sıralar etrafımda ki erkekler çok nazlı.

''Dayım sana ne sordu ?'' Gözlerimi camdan ayırıp Pars'a doğru baktım.

''Cem Ar'ın neden bana baktığını sordu.''

''Sen dedin.''

''Onu tanımadığımı ve bana neden baktığını bilmediğimi söyledim.'' Pars kafasını ileri geri salladı ve eline tabletini alarak onunla uğraşmaya başladı. Hava limanından ayrılana kadar kimse konuşmadı. Kafamı Pars'a doğru çevirdim, elinde hala tableti vardı ve onunla uğraşıyordu. Daha fazla dayanamayıp konuşmaya başladım. Sessizliğim buraya kadardı.

"Akın'a gerçekleri anlatmalıydın. Babama olan bakışlarını gördün mü ? Bize önemli şeyler söyleyebilirdi." dedim sinirli bir şekilde. Pars gözlerini tabletten ayırmadan cevap verdi.

"Senin bir Ar olduğunu duyduğu an, kafana kurşun sıkardı. Ayrıca annemin Ar'lar tarafından kaçırıldığını öğrenirlerse her şeyi göze alıp, intikam için Ar ailensin son üyesine kadar herkesi öldürürler ve bu da annemi tehlikeye atar." Yine aynı şeyleri söylüyordu. Alayla sırıttım.

Evet Alphanlar çok güçlü bir aileydi, sadece Türkiye'de değil yurt dışında da isimlerini duyurmuşlardı ama benim ailem de kolay bir şekilde öldürülüp soyu tüketilecek kadar güçsüz değildi. Özellikle de ben hiç değildim. Ayrıca bende kendi aileme bu düşmanlığı sorabilirdim, ama ava bir Alphan'la katılırken, bunu sormak pek akıllıca değildi. Konuyu devam ettirmedim, zaten ben ne dersem diyeyim lanet olası inadı yüzünden sözünden dönmeyecekti. Kafamı deri koltuğa yaslayıp, camdan dışarı baktım.

Etraf karanlıktı ve pekte ışık yoktu, bu yüzden camdan sadece kendi yansımamı görüyordum. Düşüncelerime dalarken aklıma ilk avım geldi. Bu bir Ar geleneğiydi. Bir Ar yürümeyi öğrenip, konuşmaya başladığı an hayatla olan savaşı başlardı ve bir avcı olarak yetiştirilirdi. Çocukluğum tamamı yaşımdan büyük zorlu eğitimlerle geçmişti ve ben kendimi bir anda dokuz yaşındayken avın ortasında bulmuştum. İlk avım otuzlu yaşlarda bir adamdı. Onun korkulu gözlerini hala net bir şekilde hatırlıyordum. O gün benim yaşımda olduğu gibi benden bir kaç yaş büyük kuzenlerim de vardı. Bıçak kullanmayı çok iyi bilsem de vücudum zayıf ve güçsüz olduğu için o avı kaybetmiştim. O gün babam av boyunca hep gülmüştü, ama av bitip Bolu'dan evimize geri döndüğümüzde o gülüşü anında solmuştu.

Beni on gün boyunca içi boş bir kuyunun içine kapatıp, tepemden yemekleri üzerime atarak bir hayvan gibi beslemişti. Geceleri soğuk ve korkunçtu, bazen zihnim bana oyun oynayıp var olmayan varlıklar bile gösterirdi. O yaşta orada ölmemem bile büyük bir mucizeydi. Gerçi babam bu konuda çok titiz davranırdı. Çok acı çektirirdi ama acıdan öleceğimi hissettiğinde, işte o ince çizgide dururdu. Ayrıca babam kuyunun başından hiç ayrılmazdı, bana işkence etmesi en çokta onun canını acıtırdı ve bunu hep 'Senin iyiliğin için yapıyorum' diyerek bana yaptığı işkenceleri en önde izlerken kendini kandırırdı. Ben ruhumun bir kısmını da o kuyu da kaybettim. Ancak o gün ruhumun kaybetmemin de ötesinde beni korkudan ve acı veren tek şey annemin zarar görmesi olmuştu. Çünkü babam anneme karşı daha çok acımasızdı ve yaptığım her hatta da sadece beni değil annemi de cezalandırıyordu.

Konu işkenceler olunca, babamın hayal gücü benden bile güçlüydü. Bu yüzden annem her av günü işkenceyi göze alarak bana ruhunu kirletme dese de, ben her zaman babamın istediği gibi ava katılıyordum ve her ikisinin de benden istediği şeyleri yapıyordum. Annem için var olmaktan oldukça uzak ruhumu kirletmemek için öldürmüyordum, babam için ise kan döküp kazanıyordum. Gerçi annem her ne kadar ruhunu kirletme dese de, beni bir canavar olarak görüyordu ve avda ki insanları öldürmeme konusunu bir sır gibi sakladığımdan da bu beni onun gözünde daha da canavarlaştırıyordu. Bir yanım, gerçekleri söylemesem de annemin duymasını istiyordu. Sonuçta en iyi anneler çocuklarını tanır.. Annem beni hiç tanımadı. Kalbinde ki saflıkla her zaman bir umuda tutundu, ancak hiç bir zaman benim bile bazen inkar etiğim içimde ki iyiliği görmedi. Şimdide tekrar bir ava gidiyordum ve biliyordum ki bu avı kazanmasam babam asla bir ipucu vermeyecekti. Bu yüzden de çocukluğum da nasıl kazandıysam şimdide aynısını yapıp kazanacaktım. Ve ben her zaman kazanırım.

Bölüm sonu

106 yorum