İçeriğe geç

ANLAŞMA

Bölüm 17 · 20 dk okuma

ANLAŞMA

Bölüm 17

🖤 15

AHSEN

Leandros ve Hero, Romeo ve Juliet, Ferhat ile şirin, Tahir ile Zühre...

Bunlar aşk efsanelerinin sadece bir kısmı. Genelde insanlar bu hikayeleri yada isimleri duyunca, sevgiye hayran olurlar hatta gerçek sevgiyi bu hikayelerle bağdaştırırlar. Bu ve bunun gibi hikayelerin iki ortak yanı vardır.

Birincisi herkesin gördüğü muhteşem sevgi, ikincisi ise insanların önemsiz gördüğü ölüm.

Mesela sevginin getirdiği ölümü bize açıkça gösteren efsanelerden biri; Yunan mitolojisinde yer alan sirenlerdir. Önce karşı konulamaz güzel sesleriyle denizcileri baştan çıkartıyorlar ve yön algılarını bozarak gemilerini kayalıklara doğru sürmelerini sağlıyorlar. Gemiler kayalıklara çarpıp suya batınca da, sadece bir kaç dakika önce şarkılarıyla büyük sevgi yaşayan denizciler, sirenler tarafından parçalanıp yutuluyor.

İşte sevgide tam olarak böyle bir şey.

O kadar güzel ki aklınızı yitirmenizi sağlıyor ve sonu hep aynı bitiyor. Kırık bir kalp ve ölüm.

İhanetin tarif edemediğim kokusu ciğerimi doldururken, dudağımda tehlikeli bir gülümseme belirdi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyordu, ama korkudan değil aksine içimde ki karanlık bu durumu sevmişti. O her zaman belirsiz tehlikeleri severdi. Kasanın kapağını sertçe geri kapatırken aynı anda belime yerleştirmiş olduğum silahımı elime alarak arkamı döndüm. Silahın namlusu bana bakan yeşil gözleri bulduğunda nefes almayı unuttum. Annemin söylediğine göre ben doğarken o kadar duygusuzmuşum ki, doktor öldüğümü düşünüp bir kaç kere şaplak atmış. Normal bebekler ağlarmış, ama ben canavar olduğum için hiç ağlamamışım.

Ancak annem bu konuda yanılıyordu, çünkü bazı canavarlar ağlar. Mesela hemen karşımda duran babam şuanda ağlıyordu.

Komik. Kalbi kırılmış gibi gözüken o, ama kurtulamaya çalışan benim. Deli gibi titreyen iri cüssesini, sağ elinde tutuğu altın yılan Topuzlu bastonuyla zorlukla ayakta tutarken, gözlerimin içine bakıyordu. Üzerinde ki siyah takım elbisesi kırışmış ve kravatı yarıya kadar inmişti. Yavaşça bana doğru bir adım attı, ağzı hafifçe aralanmış ama konuşamıyordu ve gözlerinin altında ki morluklar onu on yıl yaşlandırmıştı.

Şuanda o çölde aylardır aç ve susuz kalan bir hayvandı, bense tam karşısında duran bir vahaydım. Herkesi tek bir bakışıyla titreten adam, karşımda küçük bir çocuk gibi burun akıttım sessizce ağlıyordu. İşte sevgi buydu, insanların kendileri için yaratığı en ölümcül silah.

"Ahsen" dedi n harfini uzatarak ve bana doğru bir adım daha atacakken, tam önüne gözümü bile kırpmadan bir el ateş ettim.

"Bir adım daha atarsan, o sikik kafanı parçalarım" dedim tehditkâr bir şekilde. Onu aylar sonra karşımda görmek, garip hissettirmişti. Yanağını ıslatan göz yaşlarıyla bir süre yüzüme baktı, sarılmak için yalvarıyordu gözleri. Silahımı daha sıkı kavradım. Öne doğru atığı adımını geri çekip, bir süre daha sessizce yüzüme baktı ve en sonunda daha fazla dayanamayıp elinde ki bastonu bıraktı ve ardından dizlerinin üstüne düştü.

Kısılmış gözlerini gözlerimden ayırmadan hıçkırarak ağlarken, bense duygusuz bir şekilde ona bakmaya devam ettim. Üzüntü, empati yada diğer hiç bir sikim duyguyu hissetmiyordum. Hissettiğim tek şey öfkeydi. Akıl hastanesine kapatırken de ondan uzaktaydım, ama yine de onun kontrolündeydim ve sık sık beni ziyarete gelirdi, ancak iki aydır üzerimde ki kontrolünü kaybetmişti ve bu durum tahmin etiğim gibi onun canını çok fazla yakmıştı. Ne üzücü !

"B-beni b-bırakıp gittin, sen beni b-bırakamazsın! "

Dudaklarımda alaycı bir gülümseme oluştu, sözleri bir küfür gibi yüzüme çarpıyordu. Gözlerinde gördüğüm hastalıklı perestiş benim hayatımı mahfeden şey olmuştu ve midemi bulandırıyordu. Haddinden fazla sevgi insanın hem kendisine hem de sevdiği kişiye zarar verir. Bu sözlerin en büyük kanıtı babamdı.

"Küçük gösterin bittiyse ayağa kalk" dedim alaycı sesimle. O bunu hak ediyordu, karanlık yüzümü hak ediyordu. Sözlerimden sonra kendisini düzeltmesi beş saniyesini bile almadı. Elinin tersiyle yanağında ki göz yaşlarını sildi ve bir anda gözleri gururla doldu. Babam en çok da o karanlık tarafımı severdi, öğrettiği gibi duygusuz bir psikopat olmam onun hoşuna gidiyordu ve onu mutlu etmek hayata isteyeceğim son şey olsa da, onun karşısında başka bir maske takamıyordum. Bastonuna gerek kalmadan ayağa kalktı.

Artık gülümsüyordu ve babamla aramızda ki bir ortak yan da buydu. Üzüldüğümüzde, canımız yandığında, öfkelendiğimizde yada nefret ettiğimiz de hep gülerdik. Hatta öyle güzel güllerdik ki kimse anlamazdı gerçek duygularımızı.

Burnunu hafifçe çekip, gözlerini gözlerimden ayırmadan odanın içinde ki koyu kahve deri koltuğun yanına doğru ilerledi. Ben onun bu hayata ki enerji kaynağıydım, oda bana bakarak enerjisini dolduruyordu. Karşısında ki üçlü koltuğu göstererek "Meleğim gel." dedi sakin ve özlem bir ses tonuyla. Bana meleğim demesi midemi bulandırdı ama karşısında oturmam için gözümün içine bakarken, mide bulantımı bastırarak elimde ki silahı indirdim ve yanına doğru ilerleyip sakince gösterdiği koltuğa oturdum. İhanete uğrayacağımı tahmin etmesem de, bu sefer işimi sağlama alıp kaçma planımı çoktan yapmıştım ve malikaneden elim boş ayrılmak istemiyordum.

Bu yüzden de bu işten zevk almasam da babamın suyuna gidip öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek istiyordum. Çünkü kasada ki yılandan sonra sorularıma bir cevap bulmak için deftere bakmayacağımı kesin bir şekilde anladım. Tabi babamın kolayca bir şey söylemeyeceğini de biliyordum, ama şansımı yine de deneyecektim. Yaşına rağmen gür kumral saçlarını eliyle arkaya doğru attı ve hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme sahte değildi ve o sadece birini öldürdüğünde yada benim yanımdayken gerçek bir şekilde gülümserdi.

Gerçek gülümsememi çalan adam, bana bakarken gerçekten gülümsüyordu. Hayat çok garip ve adaletsiz.

''Max'i öldürmüşsün.'' dediğinde gözlerini içi parlıyordu.

''Ben öldürmedim.'' diyerek kısa bir cevap verdiğimde gözlerinin içinde ki parıltı söndü. Ama gülümsemesi kaybolmadı ve yumuşak bir ses tonuyla. "Söyle bakalım iki ay boyunca neler yaptın ?" diye sordu meraklı gözlerle. Az önce dizlerinin üzerine çöküp ağlayan adamdan oldukça uzaktı, ama yıllar içerisinde onun bu hızlı duygu değişimlerine fazlasıyla alışmıştım ve maalesef ki aynı şey bende de vardı. Sen iflah olmasın der gibi kafamı iki yana salladım, ardından bacak bacak üstüne atıp silahı bacağımın yan tarafıma koydum ve göze batmayacak şekilde babama doğrulttum. Ancak babam bunu fark etti ve silahın ucunda kendisi olmasına rağmen, tıpkı öğrettiği gibi her an tetikte olmam onun oldukça hoşuna gitti. "Buraya seninle sohbet etmeye gelmedim" dedim sert bir ses tonuyla "Neden geldin o zaman ?" dedi benimle konuşmanın mutluluğunu yaşarken.

Derin bir nefes aldım ve gözlerimi kıstım. Bu aralar çok fazla cevabı bilindik sorular duyuyordum ve bu benim hiç hoşuma gitmiyordu. "Pars Alphan'ın annesini neden kaçırdın?" deyip hızlı bir giriş yaptım. Bu saçma muhabbeti bir an önce bitirmek istiyordum, onunla sohbet etmek benim için bir işkenceden farksızdı "Bu sorumun cevabı değil." dedi arkasına biraz daha yaslanarak. Hafifçe sırıtıp bende arkama yaslandım ve her ne kadar rahatça koltukta oturuyormuşum gibi göstermeye çalışsam da, her an kaçmak içinde tetikteydim. Eğer babamın suyuna gidersem, ondan bilgi alma şansım artardı ve bu yüzden de ona istediğini verecektim Burada elim boş çıkmayacaktım.

"Alphanlarla bir anlaşma yaptım ve buraya Belen Alphan'ı öldürüp öldürmediğini anlamak için geldim, ama sen zaten bunları biliyorsun" dedim hızlıca. Babam ona ihanet etiğimi öğrendiğinde kızacağını biliyordum, fakat o gerekenden fazla sakindi. Ya beni aylar sonra gördüğü için hala büyük bir mutluluğun etkisindeydi, yada o yaşlı beyninde benim şuanda anlayamadığım bazı şeyler düşünüyordu.

"Neden onunla anlaşma yaptın ?" dedi yüzünde ki gülümsemeyi bir an bile bozmadan "Bildiğin soruları sormayı bırak" Gözlerinin içini okumaya çalıştım ama hiç bir şey okuyamadım ve babam ne yaptığımı anlayınca, sana öğrettiğim şeylerle beni yenmeye çalışamazsın der gibi yüzüme baktı. Ahh onu öyle bir yenecektim ki o çok güvendiği beyni bile ne zaman yenildiğini anlayamayacaktı. Bu iyi günleriydi. "Meleğim unutun mu ? Ben ne sorarsam onu cevaplamak zorundasın." dedi ve bir salise içerisinde duygusuz yüzüm bir anda ekşidi.

O ve onun saçma kuralları. Bildiği gerçekleri bana söyleterek üzerimde hakimiyet kurduğunu sanıyordu ve benim bu duyguyu ona tattırmaya niyetim yoktu "Alzheimer hatalığına mı yakalandın ?'' Cevap vermedi ve bende konuşmaya devam ettim. ''Çünkü unutmuş gibisin ama sorun değil, sana zevkle hatırlata bilirim'' Her kelimemin üzerine basa basa konuştum ''Kurallarına göre hareket etmeyi yıllar önce bıraktım" Babam karşımda sırıtırken, onun suyuna gitmek beni zorluyordu ve cevabımla bu seferde o yüzünü buruşturdu. Küçüklüğümden beri beni bir kukla gibi yetiştirmişti. O hariç herkes düşmanımdı, onun haricinde kimse beni sevemezdi, o ne derse o olurdu ve onun sözü ikiletilmezdi.

"O halde sen sor ben cevap vereyim" Kafamı hafifçe sağa doğru eğdim, bu babama göre bir hamle değildi. Sinirlenmesi ve istediğini alması gerekiyordu. Babamın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışırken, bu fırsatı değerlendirip sorumu sordum.

"Belen Alphan öldü mü ?" dedim ve yüzünü dikkatlice inceledim.

"Hayır" Hızlı ve kendinden emin bir şekilde cevap verdi ve doğruyu söylüyordu, duygularını saklayabilir fakat bana yalan söyleyemezdi. Küçükken o kadar çok yalan atmak zorunda kalmıştım ki en sonunda bu konuda profesyonelleşmiştim. Ayrıca insan davranışları ve psikolojisi hakkında çok fazla ders almıştım. Bir de psikopattım. Yani yalan benim en iyi bildiğim konu. Fakat cevabımı alsam da bu durumdan hiç memnun değildim.

Babamın bu kadar rahat bir şekilde soruma hızlıca cevap vermesi garipti, çünkü onu çok iyi tanıyordum ve zaten bu yüzden bu gün bu malikaneye gelmiştim. Yine de bu durum hiç hoşuma gitmese de, babam sorularımı cevaplamaya karar vermişken bu fırsatı kaçıramazdım. Bu yüzdende merak ettiğim, ikinci sorumu sordum. "Neden kaçırdın ?"

"Gereksiz bir bilgi, öğrenmen gerekmiyor" dedi yine aynı sakinlikte cevap vermişti fakat bu sefer doğruları söylemek yerine geçiştiriyordu, Belen Alphan'ı neden kaçırmışsa bunu bilmemi istemiyordu.

''Alphanlar ile Ar'lar neden düşman ? Max ölmeden önce kaçırmanın nedenin bu düşmanlık olduğunu söyledi.''

''Aileler arasında ki düşmanlığı bilmene gerek yok ve ayrıca Max yanılmış, Belen Alphan'ı kaçırmamın nedeni bu düşmanlık değil.''

Peki o zaman ne ?

Düşmanlığın nedenini söylemeyerek beni geçiştirse de doğru söylediğini görebiliyordum. Belen Alphan'ı neden kaçırdığı hakkında bilgi alamayacağımı anladığımda hızlıca başka bir soru sordum.

"Neden öldürmedin ?" Yüzünü buruşturdu ama bunu bilerek yaptı, ben bilmeni istediğim kadar bilirsin demek istiyordu.

"Ölüm onun için bir hediye olurdu." dedi omzunu hafifçe silkerek. Bu olay sandığımdan daha önemli olmalı, babam daha önce hiç kimse hakkında bunu söylememişti. O her zaman acılı işkenceler sonrasında öldürme taraftarı olmuştur, bu hiç onluk bir davranış değildi.

"Ahmet Çalo'nun dediğine göre uzun bir zamandır neredeyse her gün Belen Alphan'la kumarhanede görüşüyormuşsunuz. Kamera kayıtlarında da onu kaçırdığınızı gördüm. Peki anlatma. Ama şunu bil ki sakladığım her şeyi öğreneceğim ve o kadını da bulacağım." dedim tehditkâr bir şekilde. Babam ''Ahmet Çalo.'' dedi ve sustu. Ardından yeşil gözleri parladı. ''Söylesene meleğim, o pembe maskeli adam kim ?.'' Babamı ilk gördüğümde bile asla çekinmedim ve korkmadım ama şuan babamın sorusuyla kalbim hızla atmaya başladı. ''Yıllardır sana yardım eden birinin olduğunu zaten biliyorum ve onu bulmak için çok araştırma yaptım ama kendini güzel gizliyor. Ahmet Çalo kaçırıldığı esnada ise bir şey fark ettim.''

Babam gözlerime bakarken rahatça gülümsedim ve ona bir şey çaktırmamaya çalışarak sakin kaldım. ''Adımları dikkatliydi, hangi odaya gireceğini yada hangi tarafta güvenliğin olduğunu biliyordu. Kumarhaneye defalarca kez girmiş gibiydi.'' Son cümlesi kalbime bir hançer gibi saplandı. Babam benim için çalışan kişinin çok yakınlarda bir yerde olduğunu biliyordu. ''Ayrıca Pars Alphan'la olan düşmanlığımı duyman için herkese duyurmayı planlıyordum. Ama ben bunu duyurmadan sen öğrendin.'' Ve kalbime ikinci bir hançer daha saplandı. Fakat bozuntuya vermedim ve sakince konuştum. Tabi son cümlesinde bana düşmanlığı duyurmak istediğini söylemesi de gözümden kaçmadı ama şuanda ilgilendiğim tek şey Savaştı.

''Düşmanlarının içinde hain yerleştiren tek kişi sen değilsin.''

Babama istediğini vererek içine bir hain yerleştirdiğimi direk söyledim çünkü yalan atmam babamı daha da kuşkulandıracaktı ve işe yaramayacaktı.

Babam hafifçe sırıttı. ''Benim için çalışan adamları özenle seçerim ve kimse bana ihanet etmeye cüret edemez.'' İçinde hain olduğunu bilmesine rağmen narsist yapısı bunu açıkça söylemeye izin vermiyordu. Haklıydı. Babam bu konuda çok titizdi ve kimse onu karşısına almayı kabul etmeyecek kadar ondan korkuyordu. Savaş hariç. ''Para şeytana bile iyilik yaptırır'' dedim ve ardından sakin kalmaya özen göstererek alaycı bir şekilde konuştum. ''Yaşlandın ve eskisi gibi değilsin. Bu yüzden sana ihanet edecek çok fazla adamın var ve bende biriyle anlaştım.'' Babam ona zayıf olduğunu söylediğim için kelimelerimden pek hoşlanmasa da konuşmadı. Bense konuyu hızlıca değiştirdim ''Buraya sana ihanet eden adamın hakkında konuşmaya gelmedim. Çok merak ediyorsan ara ve bul.''

Umarım asla bulmaz.

''Şimdi asıl konumuza geri dönelim. Belen Alphan'ı kaçırmana yani ?''

Babam kollarını rahatça yanına koydu bense konuşmaya devam ettim. ''Küçükken bana Alphanlardan uzak dur diyen kişi sendin, neden şimdi onlarla yeni bir düşmanlık imzaladın ve neden sana ihanet etmeme rağmen bu kadar sakinsin ? Yada neden az önce bana Pars Alphan'la olan düşmanlığını duymam için herkese duyuracağını söyledim?'' Babam gülümsedi, bu gülümseme tanıdıktı. Tüylerim ürperdi ama yüzüme yansıtmadım. Bütün sorularımı siktir edip cevaplaması için tekrar bir soru sordum. Şuanda öğrenmek istediğim tek şey gülüşünün nedeniydi.

"Bu gülüşün sebebi ne ?"

Gülümsemesi daha da genişledi ve bu seferde bakışlarıyla benim ona söylediğim cümlenin aynısını bana söyledi. 'Bildiğin soruları soruyorsun.' "Bir avcı olarak doğmuşken, av olamayacağını sana yıllar önce söylemiştim" Vücudum kasıldı, o ise zevk içinde konuşmaya devam etti "Sen ve ben büyük bir satranç oyununun içindeyiz kızım. Ve senin bana doğru attığın her hamle, seni bana daha çok yakınlaştıracak" Babamın ciddi olup olmadığına baktım, çok ciddiydi. Bu yüzden düşmanlarıyla anlaşma yaptığım için hiç tepki vermedi. Çünkü her şey babamın bir oyunuydu ama nasıl ?

''Anlat.'' dedim sakinliğimi korurken. Babamın gülümsemesi daha da genişledi. ''Açıkçası beni hayal kırıklığına uğrattın, ne yaptığımı çoktan anlamış olman gerekirdi.'' dedi yapmacık bir üzüntüyle ve devam etti konuşmasına.

''Daha önce de dediğim gibi Belen Alphan'ı neden kaçırdığım önemsiz bir bilgi, fakat onu kaçırdıktan sonra aklıma çok güzel bir plan geldi. Senin yıllardır kafanda kurduğun ve gerçekleştirmeyi umut ettiğin boş hayaller için, bana baş kaldıracak birini aradığını biliyordum ve Pars Alphan'ın bunun için iyi bir aday olduğunu düşündüm.''

Her kelimesinde heyecanı daha da artıyordu. Bense duygusuz yüzümle onu dinlesem de, böyle bir hamle beklemediğim için şaşkındım. Aklıma Savaş'la konuştuğumuz konular geldi. Demek bu yüzden babam beni almaya gelmemişti ve Pars Alphan'ın beni almasına izin vermişti.

''Pars Alphan zeki bir adam, annesini ararken şans eseri seni budu. İlk başta seni bulduğu için onu öldürmek istedim ama sonra sizi ayırmak yerine birleştirmenin daha iyi olabileceğini düşündüm ve amacıma da ulaştım. Gerçi sen uçurumdan atladığında ölseydin, oda çoktan ölü biri olurdu'' ''Düşünceli baba ayaklarını bırak ve neden Pars Alphan'la birleşmemizi istediğini söyle.'' dedim ters bir şekilde.

''Hala anlamadın mı ?'' dedi bir kaşını kaldırarak. Sessiz kaldım ve o da yargılar şekilde kafasını iki yana sallarken konuşmaya başladı. ''Bir savaş başlatıp dengeleri bozduğunu sanıyorsun, ama savaşı başlatanda dengeleri bozanda benim. Sen ve Pars Alphan planlar yapıp üzerime geleceksiniz ve sen atığın her adımla karanlığa çekilip bana biraz daha yaklaşacaksın. Ne zaman benden bir adım önde olduğunuzu düşünsen, o zaman sana ne kadar arkada olduğunu göstereceğim. Hırslanacaksın, kazanmak için delireceksin ve o zamanda sana sadece benim istediğim kadar kazanabileceğini göstereceğim.''

''Dedim ya bir satranç oyunundayız ve seni temin ederim ki kızım, benim şahım kazanacak. Sana öyle şeyler yapacağım ki, içinde ki karanlığı serbest bırakacaksın ve seninle işim bitiğinde, sen benim eski kızım olacaksın. Babasının dizlerinden ayrılmayan, uslu küçük bir kız.''

Bir an soluklanarak durdu ve sonra tekrar konuşmaya başladı. ''Pars Alphan'ın ideal bir düşman ve iyi bir ortak olduğunu düşünebilirsin ama değil. Çünkü baskın karakterlere sahipsiniz, anlaşamazsınız ve bu da sizin sonunuz olacak. Söylesene Ahsen, Pars Alphan'a buraya geleceğinden bahsettin mi ?'' Sessiz kaldım, babam ise geniş bir gülümsemeyle benim cevaplamadığım soruyu cevapladı. ''Hayır bahsetmedin çünkü izin vermezdi.'' Gözlerini kısarak yüzüme dikkatlice baktı. ''İki alfa kurt aynı kafesi paylaşamaz Ahsen. Bu yüzden sizi birleştirerek sonunuzu zaten yazdım. Kaybedeceksiniz. Böylelikle bende hem düşmanımdan kurtulacağım, hem de eski kızımı kazanacağım'' Babamın yüzünde kazanmış gibi büyük bir mutluluk vardı. Zeka oyunlarına hayrandım ve bu yüzdende babamı bunun için taktir ediyordum. Fakat bana zeka oyunlarından bile daha çok zevk veren bir şey varsa, oda kurulan bütün oyunları yıkmaktı. Yıllardır bir uykudaydım. Yaptığım tek şey ise büyük bir direnişti. Ancak babam bu şekilde asla pes etmeyeceğimi görmüştü ve bu yüzden de beni harekete geçirecek şeyi yaparak, Pars Alphan'la yolarımızın kesişmesini sağlamıştı. Çünkü onunla savaşırken, yıllardır kurduğum o sakinliği bozarak, kendimi kaybedip karanlığıma yenilmemi bekliyordu. Ve kazanacağından o kadar emindi ki bana planını açık bir şekilde anlatıyordu, ama yanılıyordu ve onunla işim bittiğinde, karşısında ben varken zekasına pekte güvenmemesi gerektiğini anlayacaktı.

Bir kaç kere ellerimi bir birine vurup babamı alkışladım ve hafifçe sırıttım. Babamın kirli planlarına alışık olduğum için bu durumu hızlıca kabullenmiştim. ''Bakıyorum da beni akıl hastanesine tıktıktan sonra zekanı geliştirip güçlendirmişsin. Şaşırdım ve seni gönülden tebrik ediyorum, güzel bir plan yapmışsın, ama bende sana kendi planımı anlatmak istiyorum.'' dedim ve gitmek için ayağa kalktım. Buradan kaçarak çıkmama gerek kalmamıştı, çünkü babam planını gerçekleştirmek için gitmeme izin verecekti ve ben de istediğimi aldığıma göre daha fazla burada durmama gerek yoktu. Zaten onunla konuştuğum her saniye midem bulanıyordu. Babam yeşil gözleriyle tüm dikkatini bana verirken, gülümsemem daha da genişledi ve konuşmama devam ettim "Yanılıyorsun, Pars Alphan'ı şimdiden çok sevdim ve iyi anlaşıyoruz. Yani iki lider ruhlu kişi bir araya getirmek o kadar kötü bir fikir değil, ama senin için çok tehlikeli olacak.'' Babam ona küfür etmişim gibi yüzünü buruşturdu. Çünkü ondan başka birini sevmeme katlanamıyordu.

''Bu iş bitiğinde karanlık beni yutmadan özgür olacağım ve senin canlı bir şekilde mezara girdiğini, öldükten sonra ateşlerin içerisinde yansam bile büyük bir zevkle izleyeceğim." dedim ve özgür olduğumda babam neler olacağını bildiğinden yüzünü buruşturdu.

"O günün gelmesine asla izin vermeyeceğim." dedi ama benimle konuşmuyordu, bunu kendisine söylüyordu. Ancak istese de istemese de bu olacaktı ve o gün geldiğinde, ben hiç olmadığım kadar özgür olacaktım. Son kez içinde hapsolduğumu hissettiğim yeşil ormana baktım, sonra gözlerimi ayırdım gözlerinden ve hiç bir şey söylemeden odanın kapısına doğru yürümeye başladım.

Beni durduran şey babamın sesi oldu.

"Gitmene izin vereceğim, ama tek bir şartım var"

Babama doğru döndürdüm, oda ayağa kalkmıştı "Sarıl bana" dedi kısık bir sesle.

Bu bir istek yada emir değildi, bu bir yalvarıştı.

Ona en son ne zaman sarıldığımı hatırlamıyordum ve hatta bu onu görürken en sakin olduğum anlardan biriydi, genellikle üzerine atlayıp onu boğmaya çalışırdım. Bir süre yüzüne baktım ve her ne kadar sarılmayı istemesem de, dediğini yapmazsam eğer planını bir kenara atıp, buradan rahatça çıkıp gitmeme izin vermeyeceğini bildiğimden. Elimde ki silahı daha güçlü sıkıp, babama doğru duygusuz suratımla yürüdüm. Kabul ettiğimi görünce bir çocuk gibi heyecanlanıp gülümsedi ve gözleri tekrar doldu. Bir nefes kadar yakınlaşınca, babam bir saniye bile beklemeden bana sıkıca sarıldı.

Kafam göğsünde duruyordu ve deli gibi atan kalbinin sesini net bir şekilde duyabiliyordum. Bir zamanlar canavar olduğunu bilmediğim bu adamın kalp sesi bana dünyanın en güzel ninnisi gibi gelirdi, çoğu gece bu ninniyi dinleyerek uyurdum ve işte o zaman hiç kabus görmezdim, ancak sonra en büyük kabusum bu ninnin sahibi oldu. Ve kabus gördüğüm için beni yastıkla boğan kişide o oldu. Dudağımda acılı bir sırıtış belirtirken, babam kollarıyla daha sıkı sardı bedenimi ve kafama sert bir öpücük kondurup kokladı. Az önce bir birine tehditler savuran iki kişi biz değil gibiydik. Geri çekilmek istiyordum ama yapamıyordum, kurumuş boğazımla zorlukla yutkundum.

"Seni seviyorum, seni çok seviyorum meleğim." diye fısıldadı kulaklarıma. Ellerim bana ihanet edip hafifçe havalandı ve tam babamın sırtına değecekken, içimde ki karanlık bir anda ellerimi durdurdu. O duygulardan nefret ederdi, ama yeri geldiğinde de duyguları kullanmayı da iyi bilirdi.

Tıpkı şuanda babamın hayatım boyunca bana yaptığı şeyleri gösterip, öfkelendirdiği gibi.

Affetmek, bazen insanın kendine ihanetidir.

Ellerimi yumruk şekline getirip o kadar sert sıktım ki, tırnaklarım avuç içime batıp kanattı. Bana sevilmek gibi sevmekte yasaktı. Bu da benim lanetimdi. Babam kulağıma doğru tekrar fısıldadı. ''Pars Alphan'a dikkat et meleğim. O seni sevmiyor ve öldürmek için hazır.'' dediğinde Savaş'ın söyledikleri yine zihnimde canlandı ve arkaya doğru bir adım attım, ama babamın güçlü kolları beni durdurdu. "Bırakma beni, gitme" dedi yalvararak. Tek bir sözümle aramızda ki bütün savaşı durdururdu. Ama içimde karanlık buna izin vermez. Aslında oda babamın istediğini istiyordu. Yeniden özgür olmak. Ama intikam ona daha cazip geliyordu. Düşen omuzlarımı dikleştirdim ve bu sefer daha sert bir şekilde arkaya doğru bir adım attım ve aynı zamanda ellerimle babamın göğsünden tutup öne doğru ittim. Babamın bedeni koltuğa doğru düşerken, ne zaman yere düşürdüğümü bilmediğim silahıma kısa bir bakış attım.

Eğilip onu yerden alacak gücü kendimde bulamayınca, silahı yerde bırakıp arkamı döndüm ve kapıya doğru ilerledim ve ses tonumu ciddileştirerek konuştum.

''Beni benden başka kimse öldüremez. Bu zevki kimseye bırakmam.''

Bu sırada babam farklı bir konu başlattı "Ne zaman kadar benden nefret edeceksin ?" dedi. Sesinde özlem vardı.

''Hafızamı kaybetmediğim sürece her zaman senden nefret edeceğim. Öldükten sonra bile'' Ben, ona doğru giden tüm kapılarımı kapatalı uzun zaman olmuşu ve babasına aşkla bakan kız çoktan ölmüştü, geriye sevginin bıraktığı yıkık dökük harabe bir kalp kalmıştı.

"O seni hiç sevmedi !"

Duyduğum sözle yerimde aniden durdum. Üstümde ki ağırlık kat kat artarken, öfkemde aynı şekilde artıyordu.

"Onun hakkında sakın konuşma !" dedim uyarıcı bir tonda ve yürümeye devam ettim.

"Seni benden alacaktı, buna izin vermezdim."

Kapıya doğru sert bir yumruk attım ve hızlı bir hareketle yüzümü babama doğru döndüm.

"Onu benden çaldın !" diye bağırdım boğazım yırtılırcasına. Babamın yüzünde nefret vardı ama bu nefreti bana değil annemeydi.

"Oda seni benden çalacaktı !" dedi düşüncesinden bile nefret ederken.

"Beni mi ? Daha kaç kere söyleyeceğim, ben onun için yaşıyordum!" Sesimin titremesine engel olamamıştım.

''Sen benim hayatımda ki tek ışığımı çaldın''

''Işık mı ?'' Babam alaycı bir tonda güldü ama bu kısa sürdü ve ardından yüzü tekrar ciddileşirken. ''Seni hiçbir zaman sevmedi. Seni hiçbir zaman kızı olarak kabul etmedi. Sana her zaman iğrenerek baktı. Işık olarak gördüğün kadın sana hep karanlık baktı ! Sen her zaman öldürmek istedi !''

Eğer kalbimi acıtmayı planlıyorsa başarmıştı. Kalbim şuanda acıdan yanıyordu. Babamı öldürmek istiyordum, evet kesinlikle bunu istiyordum. Ama başım dönmeye başladığı için burada ki zamanımın az olduğunu hissedebiliyordum. "Her şeyi unutup beni eskisi gibi sevemez misin ?" Onu sevmememden nefret edip uzun bir süre bunu kabul etmese de, artık zorda olsa kabul ediyordu. Fakat bu gerçek değildi. Belki şuanda onu öldürmeyi düşünüyor olabilirim ama ben aslında onu seviyordum. Ve bu yüzden kendimden nefret etsem de onu sevmeyi hiç bırakamıyorum. Ama öfkem sevgimden daha fazla. Kendimi zorlayarak küçük bir kahkaha attım, babamın kalbi acıyordu ama benim acım ondan daha fazlaydı. Benim aşk efsanemde sadece iki kişi ölmedi. Ben öldüm, annem öldü, babam öldü, hayatım, umutlarım, neşem ve geriye kalan bütün güzel şeylerin hepsi öldü.

"Ellerinde annemin kanı varken, seni sevemem"

Aynı kan benimde elimde vardı ve psikopat zihnim beni engellemediği sürece kendimi de sevmiyordum. Bu babama söylediğim son söz oldu, daha fazla onu dinlemek istemiyordum. Bu yüzden kapıyı açıp hızlıca dışarı çıktım. Cam göz kapının hemen yanında duruyordu, ona ölümcül bir bakış atıp koridorda yürümeye başladım. Bu sırada babamın sesini duydum.

Sesi neşeliydi. ''Elinde ki silahla beni kolaylıkla öldürebilirdin, ama o silah şuanda ayaklarımın altında'' Onu öldürmemem kesinlikle onun için değildi. Ama biraz daha burada kalırsam öldürmeme konusunu tekrar gözden geçireceğim. ''Kapa çeneni !'' diyerek bağırdığımda babamın güçlü kahkahalarını duydum. Kulağımı tırmalıyordu. Hızlı adımlarla merdivenlerden indim ve ana girişe gelince kalbimde ki ağrı katlandı, kafamın içinde bir anda silah sesi ve bir söz yakınlaşmaya başladı.

'Canavar'

Uzun zamandır bu eve hiç gelmemiştim, ama hatıraları hala tazeydi. Yutkundum ve büyük salonun geniş antika koltuklarının olduğu tarafa bakmamaya çalışarak zorlukla kaçarcasına çıktım evden. Yürüyordum ama beynim uyuşmuştu. Kapının önünde çok fazla koruma vardı. Hepsi saygı içinde kafalarını eğerken, gözlerim Savaşla buluştu. Bana bir süre baktıktan sonra oda boynumu hafifçe eğdi. Gözlerinde sadece benim göreceğim bir utanç vardı. Dikkat çekmemek için gözlerimi Savaş'ın üzerinden çektim.

Bu sırada cebimde ki telefonumun ekranının yandığını fark ettim ve cebimden çıkarıp ekrana baktım. Pars Alphan arıyordu. Kendimi toparlamaya çalışarak telefonu açıp kulağıma doğru götürdüm ve derin bir nefes alıp kendimi konuşmaya zorlayarak.

''Bana konumunu at yanına geliyorum.'' dedim ve cevap vermesini beklemeden telefonu kapatıp cebime koydum.

Yıllar sonra bu eve gelmemem ve babamın sözleri kalbimi küle çevirmişti ve şuanda biriyle konuşmak istediğim son şeydi. Ruhum da çökmüştü ama omuzlarım ve kafam dik bir şekilde malikanenin dış kapısına doğru sert adımlarla yürümeye devam ettim. Ancak malikaneden uzaklaşıp, ormanın içine girdiğim an etraf dönmeye başladı.

Deli gibi atan kalbimin sesini çok net bir şekilde duyuyordum. Titreyen ellerimden biri kalbime, diğeri ise damarlarla kaplı boğazıma doğru gitti. Panik atak gibi bir şey geçiriyordum, hızlıca etrafa baktım ve kimsenin olmadığından emin olunca pes ettim ve güçsüzleşen vücudum diz çökerek kuru toprağın üzerine sertçe düştü.

Sesimi bastırmaya çalışarak, kırarcasına sıktığın dişlerimin arasından kısa bir çığlık attım, ama dışarıya çıkan tek şey kısık bir iniltiydi.

Boğazımda şişen damarları hissederken kafamda toprağın üstüne düştü. Düşünmem gerek çok fazla şey vardı ama kulağımda hep aynı sesler yankılanıyordu. Bazen bazı acılar zaman geçse de hep aynı kalır.

'O seni hiç sevmedi'

'Seni benden çalacaktı'

'Beni sevsen olmaz mı?'

'Canavar'

Nefes almak her geçen saniye zorlaşıyordu. Acım dinsin diye yumruk yaptığım elimi kalbime doğru sertçe vurmaya başladım. Kalbimi sökmek istiyordum. Bütün sesler tek tek sustu, bir tek annemin sesi susmadı. Ellerimle kulaklarımı sıkıca kapattım ama ses yine de kaybolmadı, çünkü ses beynimin en derinlerindeydi. 'Canavar' O gün her şeyimi kaybettim, her şey öldü. Bir tek içimde ki sevgi hayatta kaldı, o gün içimde ki sevgi ölseydi eğer diğerleri yaşardı, ama o ölmedi. Ölmüyor!

Sevgiden nefret ederken, birini sevmek. Benim en büyük hatamdı. Bir insan en dipteyken daha ne kadar dibe batabilir ki derdim kendi kendime. Cevabını çok sonradan buldum.

Dipler. Dipler çok derin. Çok karanlık.

Bölüm sonu

15 yorum