AHSEN
Yaşlı Kızılderili reisi ve torunu kulübelerinin önünde oturmuşlar ve her zaman ki gibi biraz ötede birbirleriyle kavga edip duran iki kurt köpeğini izlemeye başlamışlar. On iki yaşındaki çocuk kendini bildiğinden bu yana o köpekler dedesinin kulübesi önünde hep boğuşup kavga edermiş. Köpeklerden biri beyaz, öteki siyahmış. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüp, dedesinin neden ikinci köpeğe gerek duyduğunu ve renklerinin neden siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyormuş. Ve bir gün en sonunda bunu dedesine sormuş. Yaşlı reis torununun bu yöndeki sorusuna karşı gülümseyerek cevap vermiş. "Evlat onlar benim için iyilik ile kötülüğün simgesidir ve aynen bu köpekler gibi, iyilik ve kötülük de içimizde sürekli bir savaş içindedir. Onları seyrettikçe hep bunu düşünürüm ve unutmamak için de onları sürekli yanımda tutarım." Çocuk, yaşlı reisin sözlerinin sonunda tekrar konuşmuş. "Onların arasında bir savaş varsa kazananı, kaybedeni de olmalı." demiş ve kısa bir an susup köpeklere baktıktan sonra yeni bir soru sormuş "Dede, sence savaşı hangisi kazanıyor ?"
Reis şu yanıtı vermiş "Ben hangisini daha çok beslersem, savaşı o kazanır"
Annem geceleri ben uyumadan hemen önce, sürekli bu kızıl derili hikayesini anlatırdı. Köpek yerine çoğu zaman kurt derdi ve hikaye bitiğinde ise beyaz kurdu daha çok besleyip siyah kurdu aç bırakmamı söylerdi. Küçükken dinleye bildiğim tek hikaye buydu. Toz pembe bir hikaye değildi ve bu hikayeyi dinlerken hep sevmek ile nefret etmek arasında kalıyordum. Sevdiğim şey konu hep aynı olsa da annemin bana bir hikaye anlatmasıydı, nefret etiğim şey ise annem her siyah kurt değişinde, yüzünü buruşturup nefretini gözlerine yansıtmasıydı. O nefret ve iğrenti bakışını hayatım boyunca hiç unutamadım. Çünkü bu hikaye de kötülüğü temsil eden, zararlı ve vahşi siyah kurt bendim.
'Karanlığını aç bırak Ahsen. Onu öldür'
Annem geç kalmıştı. Elime önce kanlı bir bıçak verip, bıçağı ve üzerinde ki kanı sevdirdiler. Bana karanlığın annesi dediler. Sonra bir gün annem bir kızı olduğunu hatırlayıp, karşıma çıktı ve bana elimde tutuğum bıçağı sevmemem gerektiğini söyledi ve sevmek ile sevmemek arasında kaldığım bu boktan hikayeyi bana anlatarak karanlığımı yok etmemi, beyaz kurdu daha çok beslememi istedi. Anneme 'Karanlığın annesi olacak kadar karanlığa batarken sen neredeydin?' diyemedim. Çünkü o sıralarda babam yüzünden delirdiğini kendi gözlerimle görmüştüm. Ayrıca karanlığı da seviyordum ve bu yüzden karanlığın içinde olmayı sorun etmiyordum. Ancak, annemi daha çok seviyordum ve bu yüzden geç kalsa da benden isteği şeyi kabul ettim ve onun için çiçekleri koparmak yerine koklamayı ve sulamayı öğrendim. Psikopat canavar zihnime rağmen beyaz kurdu yarattım ve besledim. Hatta annem için doğama karşı gelerek siyah kurdu aç bırakarak yok etmeye bile çalıştım, ama ben siyah kurdu babama ve kendime rağmen ne kadar aç bırakırsam bırakayım o inatla yaşamaya devam etti. Çok sonradan anladım, siyah kurdu bu şekilde yok edemeyeceğimi.
Çünkü dedim ya, o siyah kurt bendim!
Onu aç bırakarak öldüremezdim !
Hiç bir çiçek kokusu üzerimde bulaşan kanın kokusunu kapatamazdı !
Fakat elimde bile olmamasına rağmen yapamadığım şeylerin ağrılığı var kalbimde. Geç kaldığım şeylerin. Çünkü benim hikayemin ortalarında, aç bırakamadığım siyah kurt tasmasından kurtularak onu öldürmek isteyen tek kişiyi, yani annemi öldürdü. Bu benim hayatımda ilk ve son kaybedişim oldu ve bu kaybedişimden sonra her şey değişti. Kurallar yeniden yazdım ve aynı zamanda gerçek kimliğimi buldum. Ben herkes için ve hatta uzun bir süre kendim için bile siyah kurttum. Zaten öyle bir karanlığa batmıştım ki aksini düşünmek çok zordu. Ama annemin ölümünden sonra bir kurt daha çıktı ortaya. Beni gerçek anlamda temsil eden, karanlığın ve aydınlığın arasında arafta kalmış gri bir kurt. Ben siyah kurt olarak karanlığın içinde doğdum, sonra annem bana aydınlığı getirdi. Evrimleştim ve gri kurt oldum. Ayrıca annemin ölümüyle benim hikayemin sonu da belli oldu. Hatta hikayemin sonunu kendim yazdım. Çünkü siyah kurdun boynuna tasmasını geri taktıktan sonra onu nasıl öldüreceğimi buldum.
Artık kulübenin önünde oturup kurtları izlemiyorum. Uzun bir zaman önce beyaz ve siyah kurdun tasmalarını sıkılaştırıp o kulübeyi terk ettim ve yanıma sadece gri kurdu aldım.
Beyaz da benim siyahta benim, ama ben en çok araf da kalmış griyim.
Bir süre yolda ilerledikten sonra, her ihtimale karşı arabayı evimin biraz uzağında park ettim. Çünkü adadayken Pars Alphan'la yaptığım konuşmadan sonra artık daha dikkatli davranmam gerektiğini net bir şekilde anladım. Ah tanrım. Nasıl olurda takip edildiğimi anlayamam ? Bu hatam için yüzüme yumruk atmak istedim, ama yüzüm o kadar muhteşem ki ona kıyamadım. Hem zaten evimin salonunda onu vurmam için bekleyen bir kum torbam vardı. Bu yüzden yüzüme yumruk atmak yerine arka koltuğa bıraktığım telefonumu alıp arabadan aşağıya indim ve evime giden yolda yürümeye başladım. Bu sırada etrafına bakıp, takip edilip edilmediğimi de kontrol ettim. Görünürde kimse yoktu. Bu duruma pek şaşırmadım, çünkü nede olsa çip olmadan beni bulma şansları pek yoktu.
Babamdan yıllarca kaçıp yakalansam da, aslında ben kaçıp saklanma konusunda ustaydım. Sadece babamın dünyanın her yerinde güçlü bağlantıları vardı ve onun kızı olduğum gerçeğini saklayarak sadece fotoğrafımı gösterip emirler yağdırarak beni buluyordu. Bir keresinde tenha bir sokakta yürürken beklemediğim bir anda, sokakta uyuyan bir evsiz uyanarak kafama taşla vurdu ve beni bayılttı. Sonrada her tarafımdan bağlayarak babama haber verdi ve babamın beni yakalaması için özel olarak tutuğu adamlara teslim etti. İşte yakalanmalarım hep böyle saçma bir şekilde oluyordu. Ya köşeye sıkıştırılıyordum ve bu sırada etrafımda beni yakalamak için bekleyen onlarca adam oluyordu, yada hiç beklemediğim bir anda sert bir vuruşla bayılıyordum.
O evsiz adamın babam için çalıştığını nerden bile bilirdim ki ?
Lanet olsun o adamın beni hazırlıksız bir şekilde yakalamasını hatırlamam beni yine öfkelendirdi. Eğer yapacağım daha önemli şeyler olmasaydı, Rusya'ya giderek o adamdan güzel bir intikam alırdım.
Muhtemelen beni yakaladığı için babamın ona verdiği parayla artık bir gökdelende yaşıyordur. Pis kokan sokalar da yüzümü buruşturarak sessiz ve temkinli bir şekilde yürümeye devam ettim ve bu seferde aklıma Pars Alphan'ın tıpkı babam gibi beni iki ay boyunca bulmadığı gerçeği canlanınca, sinirim bir anda yok oldu.
Pars Alphan benim gibi güç aşığıydı ve eminim ki beni bulamamak onu öfkeden delirtmiştir. Onunla pek iyi anlaşamadım ama sinirlenince çok seksi oluyor ve bu durum benim oldukça hoşuma gidiyor. Sadece sinirlendiğini görmek için bile sürekli yanında durup onu izleye bilirim. Ahh. Aman tanrım ben ne saçmalıyorum. Bu adam hem sinirlerimi hem de ayarlarımı bozuyor !
Telefonumun titrediğini hissedince düşüncelerim bir anda kayboldu. Telefon ekranına baktım. Ekranda Pars yazıyordu. Bir süre bu duruma anlam veremedim ama sonra aklım çalışmaya başladı. Beli ki adadayken telefonumu bana vermeden önce kurcalamış ve kendi numarasını kaydetmişti. On kere aramış ve birde mesaj atmıştı. Telefon sessizde olduğu için aramalarını ve mesajlarını yeni fark ediyordum. Savaş dışında genelde kimse bana mesaj atmadığı için garip hissetim. Hızlıca mesajlara girdim ve bu sırada dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Şuanda sinirli olduğuna emindim.
Pars: Neredesin ?
Pars: Adamlarından neden kaçtığını bana açıklayacak mısın ?
Atığı mesajlara gülümsemeye devam ederken, bende ona mesaj attım.
Ahsen: Sakin ol yakışıklı, sadece adamlarını sevmedim. Özelliklede Ateş'i. Bu yüzden onları tek ettim. Ahsen: Bence kendine yeni adamlar bulmalısın. Ateş'in gözleri önünde kolaylıkla kaçtım ve aramızda sadece bir kaç metre vardı. Beceriksiz biri.
Mesajıma bir kaç saniye sonra cevap verdi ve kaçma nedenimle pek ilgilenmiyor gibiydi.
Pars: Neredesin ?
Ahsen: Evime doğru gidiyorum.
Pars: Bana konumunu yolla, yanına geliyorum.
Ahsen: Bir düşüneyim.
Ahsen: Hayır.
Pars: Sözlerim bir rica değil emir, bu yüzden bana hemen bana konumunu yolla.
Emir vermesi öfkelenmeme neden oldu. Bana bir köle gibi emir vermeyeceğini anlaması gerekiyor. Yüzümü buruşturarak hızlı, kısa ve oldukça net bir cevap verdim.
Ahsen: Hayır.
Pars: Seni kendimde bulabilirim bunu biliyorsun değil mi ?
Ona ''Hadi beni bulmayı dene'' diye mesaj atmak istedim ancak güç aşığı birisi olduğunu bildiğimden, bunu yazmaktan vaz geçtim. Sinirlenmesi hoşuma gidiyor ama bunun dozunu artırmamalıyım yoksa anlaşmayı iptal eder. Bu yüzden ona neden adamlarını yanımda istemediğime dair daha açıklayıcı bir şeyler yazmaya karar verdim. Ayrıca işimi şansa da bırakmazdım. O güçlü bir adamdı ve beni iki ay bulamayışı şuanda bulamayacağı anlamına gelmiyordu.
Ahsen: Anlaşma yaptığımız sırada seninle daha açık konuşmam gerekirdi. Adamlarını terk etmemin tek nedeni sadece onlardan hoşlanmamam değil. Şöyle ki; Bir kaç adamla babamdan korunacağımı bilseydim eğer, zaten kendime çoktan bir kaç adam satın alırdım ve seninle anlaşma yapmazdım.
Bir kaç adam diyordum ama Pars Alphan'ın peşime taktığı adamlar bir ordu gibiydi. Çok fazlalardı. Ayrıca her ne kadar kabul etmek istemesem de, her zaman ön tarafta yürümeme rağmen onların uzun boyları ve yapılı vücutları arasında görünmez bir toz parçası gibi görünüyordum. Muhteşemliğimi örtüyorlardı. Buda onları istememin nedenlerinden biriydi.
Ahsen: Ayrıca evimi bilmeni de istemiyorum. Çünkü sen yakalayıp yok etsen de, hala etrafında babamın adamları olabilir ve ben bir sabah gözlerimi açtığımda babamı karşımda görmek istemiyorum. Bu yüzden adamların ve sen evimi bilmeyeceksiniz.
Mesajımın sonlarında söylediklerim doğruydu, ama evimi bilmesini istemememin en önemli nedenlerinden biride Savaştı. Onu herkesten ve hatta kendimden bile korumam gerekiyor. Bu yüzden Pars Alphan yada başka birinin Savaş'ı öğrenmemesini göze alamam. Çünkü Savaş bazı konularda çok dikkatsiz ve ben her ne kadar evime gelme desem de, her şeyi göze alarak yanıma gelebilecek potansiyele sahip birisi. Babam evimi izlemesi için bir adamını gönderebilir yada bir gün evimin önünde Savaşla Pars tesadüfen karşılaşa bilirler. Bunun gibi daha bir çok ihtimali sadece düşünmek bile şuanda huzursuzlanmama neden oluyor. Belirsiz tehlikeleri severim ama bazı konular da işimi şansa bırakamam ve Savaşta bu konulardan biri.
Pars: Saçma!
Pars: Ben senin yanında olduğum sürece, baban yaşadığın yeri öğrense dahi yanına gelmeye cesaret edemez. Ayrıca güvenliğinden endişe ediyorsan benim yanımda da kalabilirsin. Teklifim hala geçerli.
Pars'ın beni koruyabileceğini biliyorum. Bu konuda hiç bir şüphem yok. Zaten bu yüzden onunla anlaşma yaptım, fakat konu benim değil Savaş'ın güvenliği ve ben kendi güvenliğimi Pars'a teslim edebilirim, ama Savaş'ın güvenliğini kendimden başkasına teslim etmem. Ayrıca Parsla bu konu hakkında koca bir yıl boyunca tartışa bilirim, ancak bu büyük bir zaman kaybıydı çünkü Pars Alphan'ın da tıpkı benim gibi hiç pes etmeyeceğini biliyordum. İnatçı pislik !
Bu yüzden de şuanda yapabileceğim en iyi şeyi yaparak, bir süredir düşündüğüm şeyi yazdım ve konuyu değiştirdim. Mesajı yazıp gönderirken dudaklarımın yukarı doğru kıvrılıp gülümsemesine engel olamadım.
Ahsen: Sinirlendiğini biliyorum ve sinirlenince çok seksi oluyorsun.
Pars: Sözlerinle dikkatimi dağıtmaya çalıştığını anlaya biliyorum.
Ahsen: İşe yarıyor mu peki ?
Pars: Bana evinin konumunu at.
Gözlerimi devirdim. Tabi ki işe yaramıyordu ! Bu adam kesinlikle iltifatlara karşı.
Ahsen: Evet, dikkatini dağıtmaya çalıştım ama bilgin olsun söylediğim her kelimede ciddiyim.
Bir kaç saniye bekledim ama Pars mesaj atmayınca, konuyu sonlandırmak için tekrar bir mesaj attım.
Ahsen: Güvenliğim için endişelenme. Çocuk değilim ve yıllardır olduğu gibi kendimi koruyabilirim.
Ahsen: Ayrıca babamın beni bulduğunda yapabileceği tek şey kaçırıp işkence yapmak. Ama artık sen varsın ve babamın beni bulup kaçırması önemli değil. Çünkü ben babam tarafından her kaçırıldığımda, beni kurtaracaksın ve anlaşmamız gereği babamı benden uzaklaştırarak özgürlüğümü vereceksin. Ancak bu söylediklerim küçük bir ihtimal. Az önce kendin söyledin, sen benim yanımda olduğun sürece babam bana yaklaşamaz. Ayrıca evimin içi de, evimin önünde çok küçük. Adamların hiç bir tarafa sığamaz ve daha çok dikkat çekerim.
Pars: Tedbir nedir biliyor musun ?
Ahsen: Bilgimi mi ölçmeye çalışıyorsun ?
Ahsen: Tabi ki de bu saçma kelimenin ne olduğunu biliyorum. Tedbir; Bir şeyin sonucunu düşünerek önceden gerekli olan önlemleri almaktır. Ama biliyor musun ? Bu kelime hiç benlik değil ve benim bir tarzım var. Anlık karar veririm ve genelde kafama eseni yaparım. Yani tedbir benim için çok uzakta bir yerlerde, anlamsız bir kelime.
Ahsen: Repertuarım da yer almıyor.
Tamam Pars'ın fikri değişsin diye biraz abatmış olabilirim. Psikopatım ama arada bir özelliklede konu sevdiklerim olunca tedbirli olabiliyorum. Sadece bunu Pars'ın bilmesine gerek yok. Bir süre mesaj gelmedi ve bende etrafıma bakarak evime doğru yürümeye devam ettim. Ancak sessizlik fazla sürmedi ve telefonumun titrediğini hissedince tekrar mesajlara girdim.
Pars: Babanın ben olduğum sürece yanına yaklaşamayacağını biliyorum, ancak bir ihtimal bunu yapabilir ve bana rağmen seni alıp hiç bulamayacağım bir yere götürebilir. Seni korumamı istiyorsan nerde olduğunu bilmeliyim.
Bu cümleye uzun uzun baktım. Garip bir cümleydi ve bir an önemsendiğimi hissetim. Ancak bu düşünce hızlıca zihnimden uzaklaştı. Pars Alphan sadece annesi için güvende ve onun yanında olmamı istiyordu. Başka bir nedeni yoktu. Ayrıca bu söylediğini inanarak yazdığını düşünmüyorum. Çünkü Pars'ı yeni tanıyor olabilirim ama ne kadar güçlü olduğunu biliyorum. Babam yıllarca beni herkesten sakladı ve Pars kimsenin yapamadığını yapıp beni buldu. Tekrar bulur. Gerçi şuana kadar annesini bulamamış olması aklımı kurcalıyordu ama bir yanım beni her zaman bulabileceğini fısıldıyordu.
Ahsen: Beni bulamayacağın bir yer yok.
Pars: Bu sözlerinden bana güvendiğini mi anlamalıyım ?
Egosunu tatmin etmekten hoşlanmasam da bir az önce söylediğim şey doğruydu, ama hala ona güvenmiyorum.
Ahsen: Sana değil, babam tarafından kaçırılan annene güveniyorum. Çünkü onu bulana kadar babam beni cehenneme hapsetse bile bulmak zorundasın.
Kısa bir an bekledim ve cevap gelmeyince telefonu kapattım. Ancak sonra aklıma başka bir şey geldi ve bu yüzden telefonu tekrar açıp Pars Alphan'a tekrar mesaj attım.
Ahsen: Alphanlar ile Ar'lar neden düşman ?
Neden böyle bir şey sorduğum hakkında bir açıklama yapmadım, çünkü zaten Ateş ve Murat'ın duydukları her şeyi Pars Alphan'a anlattıklarını biliyordum.
Pars: Bilmiyorum.
Aldığım cevap karşısında kaşlarım çatıldı. Böyle bir cevap almayı beklemiyordum.
Ahsen: Sen Alphanların liderisin bunu nasıl olurda bilmezsin ?
Pars: Onların düşmanlıkları biz doğmadan önce başlamış ve ailem bu düşmanlık hakkında konuşmayı pek sevmiyor.
Ahsen: O halde hemen öğren, çünkü bu düşmanlığın annenin kaçırılmasıyla bir bağlantısı olabilir.
Pars: Annemin kaçırılmasının bu düşmanlık yüzünden olduğunu düşünmüyorum. Eğer öyle olsaydı, sadece Cem Ar'la değil tüm Arlarla savaş içerisinde olurdum. Babanın eski sağ kolu Max seni başından yollamak için bu düşmanlığı öne sürmüş olmalı.
Evet, söylediği şeylerin bir kısmı mantıklıydı. İşin içinde sadece babam vardı ve diğer Ar'lar bunun dışındaydı. Ancak Max beni kandıramaz. Eğer Pars'ın dediği gibi beni başından yollamak için söyleseydi bunu anlardım.
Ahsen: Yine de araştırmaktan zarar gelmez. Sesinde dediğin gibi tedbirli davranmalıyız.
Pars: Peki senin için araştıracağım. Bu arada madem tarzının dışına çıkıp tedbirli olmaya karar verdin, o halde evinin adresini yolla.
Ah tanrım yine başa döndük.
İnatçı pislik !
Derin bir nefes aldım ve yazmaya başladım.
Ahsen: Sana değerli vaktimden ayırdığım sürenin maalesef ki sonuna geldik. Benim bazı önemli işlerim var. Ayrıca kararlarıma da saygı duymayı öğrenmeye başla yoksa anlaşamayız.
Ahsen: Benim için kendine iyi bak yakışıklı. Çok yakında tekrar yanına geleceğim.
Telefonun ekranını kapatıp yoluma devam edecekken Pars'tan mesaj geldi.
Pars: O halde kararlarının, benim kararlarımla çatışmamasını sağla. Çünkü burada emir veren kişi benim ve sözümü dinleyecek kişide sensin. Bu seferlik istediğin gibi olsun ama bir daha ki sefere bu kadar anlayışlı olmam.
Bana bir köle gibi sözümü dinleyecek olan kişi sensin dediği için şuanda onun yanına gidip yüzüne yumruk atmak istiyorum. Hatta onu öldürmek bile istiyorum ama bunu bir çok nedenden dolayı yapamıyorum. Adımlarımı hızlandırdım çünkü bir an önce eve gidip kum torbasını yumruklamak ve öfkemi dindirmek istiyordum.
Aslında bu gün çok mutluyum çünkü yıllardır beklediğim anlaşmayı yaptım, ama her şeye rağmen anlaşmayı böyle sinir bozucu ve inatçı bir adamla yapmam mutluluğumu bastırıyordu.
Evime gözle görebileceğim kadar yakınlaştığımda, hemen kapının önünde Savaşı gördüm. Ani bir reflekse etrafa baktım ve kimsenin olmadığından tekrar emin olunca ona döndüm. Artık Savaş için her zamankinden daha dikkatli olmalıydım. Yüzüme bakarken büyük bir mutluluk ve özlemle gülümsedi. Son bir kaç gündür onun yüzünden yaşadıklarım aklıma geldi ama günler sonra onu gördüğüm için öfkem özlemime yenik düştü. Tıpkı onun bana gülümsediği gibi bende ona gülümsemek istedim ama eğer ona gülümsersem yine benden habersiz kararlar vereceğini bildiğimden dudaklarımı bir birine bastırarak ona doğru hızlıca yürüdüm ve kafamla evin içine girmesini işaret ettim.
Savaş onaylayan bakışlarıyla hızlıca kapıyı açıp içeri girdi ve kapıyı benim için açık bıraktı. Bende adımlarımı hızlandırıp son bir kez daha etrafına baktım ve ardından evin içine girip kapıyı kapattım. Bu sırada Savaş hızlıca bana sarıldı. Burnumu onun tanıdık kokusu doldurduğun da tüm vücudum gevşedi ve yol boyunca beni takip eden öfkem kum torbasını yumruklamama bile gerek kalmadan hızlıca uzaklaştı ''Sana bir şey olacak diye çok korktum'' Ellerim Savaş'ın sırtını tutmak için havalandığında onları durdurdum ve bir kaç saniye bana sarılmasına izin vererek bu anın tadını çıkardım. Kısık bir sesle söylediği sözleri ise zihnimde bir kaç kere tekrarlandı.
Bu bizim ilk ayrı kalışımız değildi ama son ve sonsuz ayrılığımız çok yakında gerçekleşecekti. Bu yüzden Savaş'ın bu sözü canımı acıttı. Fark ettirmeden derin bir nefes alarak Savaş'ın kokusunu içime çektim, sonra ise sahte olsa da Savaş'ın anlayamayacağı bir şekilde yüzümü buruşturdum ve onu geriye doğru ittim. Koyu kahve gözlerine bakarken, sert bir ses tonuyla. ''Benden habersiz bir daha arkamda iş çevirirsen seni mahvederim. Ayrıca neden beni koruması için sokak serserilerini işe alıyorsun ? Benim bir itibarım var.'' diyerek bağırdım.
Savaş yüzüme en masum bakışlarıyla bakarken kafasını kaşıdı ve hatasını kabul ediyormuş gibi gözlerini benden kaçırdı. Aslında sadece Pars Alphan'a kimliğimi çok erken bir şekilde açıkladığı için pişmandı, bunun dışında ise peşime adam taktığı için hiç pişman değildi, sadece öyleymiş gibi davranıyordu ve bana böyle masum bir şekilde bakarken ona hiç bir şey yapamadığımı biliyordu. Tam bir oyuncu. Nede olsa benim kardeşim. Kaşlarımı daha çok çatıp. ''Rol yapmayı bırak'' dediğimde bir kaç saniye sessiz kaldı ancak sonra pes etti ve gülümsedi. ''Pişman değilim ama tamam bir daha senden habersiz hiç bir şey yapmayacağım.'' Sözlerinin sonunda gülümsemesi yavaşça soldu. ''Ahsen seni deniz kenarında yarı baygın bir şekilde görünce çok korktum.'' dediğinde yüzünü artık büyük bir hüzün kaplamıştı. Savaşın sağ koluna sert bir yumruk arttım ''Kendini toparla. Duygularına yenik düşüp güçsüzleşirsen yanımda yerin olmaz'' diye ona kızdığımda kendini gülmeye zorladı. ''Biliyorum''
Güçsüzlüğü sevmiyorum ama Savaş dünyanın en güçsüz insanı olsa bile her zaman onu yanımda tutarım. Sadece onun üzülmesine katlanamadığım için bunu söyledim. O ise sözlerimi her zaman ki gibi ciddiye alıp onu terk etmemden korktuğu için gülümsedi. Savaş beni bu dünyada tanıyan, tanımasına izin verdiğim ender kişilerdendi. Ama ona olan sevgimi tanımasına asla izin vermedim. Çünkü ona olan sevgimi bilirse bunu kullanır ve işimi zorlaştırdı. Savaş'ın gözleri bir süre bedenimde gezindi ve iyi olduğumu gördüğünde rahatlayan gözleriyle bir anda sağ kolumu tutarak merdivenlere doğru ilerledi ve beni de peşinden sürükledi. Savaş'ın kolumu tutması aslında bir sarılmaydı. Bana sarıldığında bu durumdan hoşlansam da onu genelde uzaklaştırırım ve oda pes etmeyerek sadece varlığımı hissetmek için kolumu tutar. Bu küçüklüğümüzden beridir yapıyordu.
Coşkulu bir sesle ''Çok merak ediyorum ne olduğunu. Bana her şeyi anlat'' diyerek tekrar sevdiğim neşeli Savaş'a geri büründüğünde, gözlerimi devirdim ve yüzü bana dönük olduğu için beni görmeyeceğinden genişçe gülümsedim. Savaş'a yaşadığım şeyleri ve Pars Alphan'la yaptığım anlaşmayı anlatırken, koltuğun diğer ucunda meraklı bir sessizlikle anlattıklarımı dinledi. Bu sırada sağ kolumu bir an olsun bırakmadı. Sözlerimi bitirdiğimde ise huzursuzluğunu yüzünde belli ederek o konuşmaya başladı.
''Yıllardır istediğin anlaşmaya kavuştuğun için çok mutluyum. Ancak ters giden bir şeyler var Ahsen'' Savaş'ın sözleriyle gözlerim kısıldı. ''Ne demek istiyordun ? Açık konuş''
Savaş kolumu daha sıkı tuttu ve sıkıntıyla bir nefes aldıktan sonra ciddi bir ses tonuyla konuştu. ''Babanın seni bir anda deniz kenarında bulması Pars Alphan'ın bir planı olabilir ama bazı şeyler bir biriyle uyuşmuyor. Baban ilk başta çok sinirliydi ama sonra bir anda sakinleşti. İlk başta bu sakinliğinin senin İstanbul da olduğunu öğrendiği için olduğunu düşündüm ama şuanda öyle düşünmüyorum. Çünkü o gün seni düşündüğüm için pek dikkat etmesem de şuanda ediyorum ve ikimizde biliyoruz ki normal şartlarda baban gece boyunca o malikaneyi bizim başımıza yıkması gerekiyordu ve seni bulmamız için emirler vermesi gerekiyordu, ama yapmadı. Üstelik sadece İstanbul'da olduğun için değil, aynı zamanda Pars Alphan'la da anlaşma yapacağını bildiği içinde bunları yapması gerekiyordu ama hiç bir şey yapmadı.'' Savaş kaşlarını çattı.
Huzursuzluğu her geçen saniye artıyordu. Ayrıca bir konuda haklıydı. Pars Alphan'ın içine yerleştirdiği düşman İstanbul da olduğumu babama söylemişse, anlaşma yapacağımı da ona söylemiştir ve babam bir düşmanıyla iş yapmamı yada ona kimliğimi duyurmamı asla görmezden gelmez. ''Baban seni yıllarca tüm düşmanlarından sakladı ama o gün Pars Alphan kim olduğunu öğrendiğinde baban bunun için bile hiçbir şey yapmadı. Cam göz dışında kimseyle görüşmedi ve saatlerce malikanenin içinde sessizce oturdu. Sonra sabah saatlerinde bir anda malikaneden Cam gözle beraber çıkıp senin için emirler yağdırmaya başladı. Çok sinirliydi.''
Babamın bana karşı hastalıklı bir sevgisi var ve İstanbul'da gözünün önünde olduğumu öğrendiğinde asla bir köşede sessizce oturmak onun yapacağı bir hareket değildi. Üstelik kimliğimi bir düşmanıyla paylaşmıştım ve o düşmanıyla aynı zamanda da anlaşma yapacaktım. Savaş'ın da dediği gibi malikaneyi onların başlarına yıkıp her tarafa emir yağdırmalıydı. Ancak garip olan başka şeyler de vardı. Düşünceli bir ses tonuyla konuştum. ''Eminim ki babamın Pars Alphan'ın içine yerleştirdiği düşman İstanbul da olduğumu ve Parsla anlaşma yapacağıma dair bilgileri babama ilettiği gibi o gece uçurumdan aşağı atadığımda da bunu babama söylemiştir, ancak anladığım kadarıyla babam bunu bilse de yine de hiçbir şey yapmadı.''
Savaş bana onaylayan bakışlarla bakarken ''Hatırlıyorum da yıllar önce akıl hastanesinden kaçarken uçurumdan aşağı atladığında tekne, gemi ve onlara benzeyen her şeyle seni saatlerce denizde aramıştı. Helikopter bile vardı. Üstelik seni bulamadığımız her saniyede baban bir adamı denizde boğuyordu. Çıldırmıştı.'' dediğinde kötü yakalanışım aklıma gelince yüzümü buruşturdum. Beni bulmaması için denizin altında çok uzun süre nefesimi tutmak zorunda kalmıştım ama vücudum bir süre sonra bana ihanet etmişti. ''Doğru ama bu sefer çıldırmadı.''
Kısa bir an sustum ve aklıma gelen düşünceyle tekrar konuşmaya devam ettim. ''Pars yaşadığımı ve denizden yüzerek çıktığımı, sabah saatlerinde babamın içine yerleştirdiği adama haber verdiği söylemişti. Fakat babam gece boyu sakin kalmışsa en başından beri benim uçurumun altında yaşıyor olduğumu biliyor demektir.'' Savaşla gözlerimiz kesiştiğinde ikimizde aynı anda aynı şeyi söyledik.
''Bir köstebek daha var.''
''Bir köstebek daha var.''
Evet kesinlikle bir köstebek daha vardı. Çünkü Pars babama çalışan adama sabah saatlerinde yerimi söylediğini söylemişti ve eğer babam gece boyunca sessiz kalmışsa bunun tek açıklaması var; Pars'ın yakaladığı köstebek dışında başka bir hain daha var ve o babama gece boyunca bilgi verdi. Pars'ın çok yakınında olan biri olmalı. Düşüncelerimin bir kısmını sesli bir şekilde dile getirdim.
''Babam İstanbul da olduğumu öğrendiğinde yada Pars'ın yanına gittiğimde bir şey yapmadı çünkü beni Pars'ın elinden kolayca alamayacağını bildiği için muhtemelen alabilmek için plan yapıyordu. Sessizliği de bu yüzdendi. Ancak hayatımı tehlikeye atığımda sessiz kalmasının tek nedeni kesinlikle yaşadığımı bilmesiydi. Yoksa her şeyi göze alarak beni uçuruma sürükleyen Pars'a saldırırdı ve beni aramaya başlardı.'' Savaş beni onaylar şekilde başını salladı ve ardından ''Bizi yolda gördüğün anı hatırlıyor musun ?'' diye sorduğunda yakalandığım an aklıma gelince yüzümü buruşturdum ''Evet maalesef ki net bir şekilde hatırlıyorum.'' dedim ve bu sırada Savaş'ın neden bana bu soruyu sorduğunu düşünürken bir anda cevabı buldum ve fısıldayarak. ''Babam yoktu.'' dedim. ''Evet yoktu'' Savaş'ın imalı sözlerinden babamın neden gelmediğini bildiğini anladığımda hızlıca ''Neden gelmedi ?'' diye sordum. Babam gece boyunca Pars'ın içine yerleştirdiği düşmandan bilgi alarak sakince malikanede oturmuş olabilir ancak baban beni asla Pars'a bırakmaz. Evet beni onun elinden alması zordu ama en azından bunu denmesi lazımdı. Gece boyu bir plan yaptığını biliyordum ama nedense bu planlarının beni geri almak olmadığını hissetmeye başlıyordum.
''Sabah saatlerinde baban Cam gözle beraber malikaneden çıktığında onların yanına gittim ve baban Cam göze senin hakkında şunu söyledi. 'Yaşıyorsa almasına izin ve sakın Pars Alphan'a direnme yoksa hepinizi öldürür ''
''Yaşıyorsa almasına izin ver mi ?'' diyerek fısıldadım. Gerçek gözlerimin önündeydi ama bir yanım hala inanmak istemiyordu.
''Bunu babam söylemiş olamaz.'' diye tekrar konuştuğumda Savaşta buna inanmak istemiyormuş gibiydi ama kendi kulaklarımla duydum der gibi suratıma bakarak konuştu. Üstelik babam bu sözleri ikinci haini de doğruluyordu, çünkü Pars'ın deniz kenarında beklediğini biliyormuş gibi Cam göze emir vermiş.
''İnan bana bende duyduğumda çok şaşırdım ama böyle söyledi.'' Savaşla aramızda derin bir sessizlik oluşsa da, beynimin içinde ki sesler susmadı. Her biri farklı bir şey söyleyip bu duruma bir neden arıyordu ve en sonunda seslerden biri en mantıklı olan şeyi söyledi. ''Babamın da söylediği gibi eğer beni vermemek için direnseydiniz Pars Alphan herkesi öldürürdü ve o karşılaşmada bende zarar görebilirdim. Bu yüzden babam benim can güvenliğim için Cam göze böyle söylemiş olmalı.''
Savaş itiraz etmek ister gibi ağzını araladı ama aklına bir şey gelince sustu. ''Neden sustun ?'' diye sorduğumda ise aklına canlanan şeyden hoşlanmamış gibi kaşlarını çatıp küfür edercesine konuştu. ''Haklı olabilirsin. Çünkü o gün Pars Alphan kafana bir silah doğrultu ve tetiğe çekti. Neyse ki kurşun kafanın yanından sıyrılıp geçti.''
''Pars neden böyle bir şey yaptı ?''
''Sanırım annesi için çünkü Cam göze annesine zarar gelirse seni öldüreceğini söyledi.'' Kafamı ağır ağır salladım ve sessiz kalmayı seçtim. Pars Alphan'ın biraz önce bile yerimi güvenliğim için öğrenmeye çalışırken bunu beni düşündüğü için değil de annesi için olduğunu biliyordum. Bu yüzden annesine zarar gelirse bana zarar vermekten çekinmeyeceğine inanmam kısa sürdü, çünkü yaptığı her şey annesi içindi. İşte ona güvenmem gerektiğine dair bir neden daha. Her ne kadar aksini söylesede şuanda emin olduğum bir şey vardı. Eğer annesine zarar gelirse Pars Alphan aramızda ki anlaşmayı hemen bitirir.
''Bu duruma bozuldun mu ?'' Savaş'ın bu sözlerinde neyi kastettiğini biliyordum ve bu yüzden alayla sırıtarak konuştum ''İnsanlar ile biz psikopatların bir ortak yanı var ve oda bencillik. Tek fark biz bunu gizlemiyoruz ama kendini normal sanan insanlar gizliyor, tıpkı diğer kötü görülen duyguları sakladıkları gibi. Bu dünya iyilikler üzerine kurulu değil Savaş. Tanrının bile önünde diz çöktüklerinde, tanrıyı değil, tanrının anlara vereceği güzellikleri düşünürler. Yani herkes çıkarları için yaşar. Bu yüzden Pars Alphan’ın çıkarları için beni öldürmeye hazır olmasına bozulmadım. Eğer istediğimi almazsam bende aynısını onun için yaparım''
''Hayır, sen öldüremezsin''
''Belki.. Ama onu öldürmem için bana yalvarmasını sağlayabilirim''
Savaş yarım ağız sırıttıktan sonra bakışlarını ciddileştirdi.
''Pars'a asla güvenme ve onun yanındayken her zaman tetikte ol.''
Bu sözleri söylerken kolumu tutan elleri sertleşti. Bense gözlerimi kıstım. ''Ne zamandır zekamı sorguluyorsun ?'' diye iğneleyici bir şekilde konuştuğumda Savaş bu durumdan rahatsız olduğumu anlayacak ki ortamı yumuşatmak için gülümsedi ve ''Öylesine söyledim işte.'' diyerek sözleri ağzında geveledi. Bense gözlerimi devirip kolumu çektim ve ayağa kalkıp odanın içinde sağa sola yürümeye başladım.
Bu sırada kafamın içinde ki yüzden fazla sesi aynı anda dinledim -İçlerinden en baskın ses babamın malikanede sessizce otururken ne düşündüğünü sorguluyordu- Yerimde durup Savaş'a baktığımda ise kelimeler ağzımdan döküldü. Geçmiş hikayeleri dinleme faslı bitti, şimdi planlar hakkında konuşma zamanıydı. Babamın o gece ki sessizliğinde ne planladığını şuanda bulamasam da, en yakın zamanda bulacaktım. Ancak bunu bulana kadar Belen Alphan'ı bulmak için oluşturduğum planlara sadık kalacaktım.
''Şuanda ilgilenmemiz gereken iki önemli konu var. Birincisi Pars'ın içinde ki hain. Muhtemelen Pars'ın çok yakınında biri olmalı çünkü söylediğine göre babam Cem Ar'a emir verirken Pars'ın onları deniz yolunda beklediğini biliyormuş. Eğer haini bulmazsak babam Pars'ın planlarını öğrendiği gibi benimkileri de öğrenir ve bizden hep bir adım önde olur. Buna izin veremem. O böceği bulup ezmeliyim. Bu konuda sende bana yardım edeceksin.''
''Söylemene bile gerek yoktu çoktan aramaya başladım.'' Kafamı ağır ağır salladım. Bu sırada Savaş ''Önemli olan ikinci konu ne ?'' diye sorduğunda umursamazca cevap verdim. ''Babamın malikanesine girmem gerek'' Savaş'ın gözleri yerinden çıkacak kadar büyüdü.
''Ne ?'' diye bağırdığında salonun içinde sesi kısa bir süre yankılandı. Bense gözlerimi devirdim. Böyle bir tepki vereceğini biliyordum.
İşte başlıyoruz.
Tam anlamıyla bir saat boyunca Savaş planımı değiştirmem için planlarıma karşı büyük bir direniş başlattı ve ''Ben babanın defterine bakarım.'' gibi anlamsız tekliflerde bulundu. Evet başka biri olsaydı can güvenliğini hiç düşünmeden defterlere bakma işini ona verebilirdim, ama konu Savaştı ve defterlere bakarken babama yada başka birine yakalana ihtimali vardı. Bu yüzden bu planı kendim yapmaya kararlıydım. Savaş da zaten bunu anladığında beni ikna etmeyi bıraktı ve pes ederek bana ayak uydurmaya başladı. Yemek yedik ve planlarımın ayrıntıları hakkında konuştuk. Sonra Savaş gitti bense gücümü toparlamak için, her zaman ki gibi dört saat uyuduktan sonra kalkıp tekrar planlarımı gözden geçirdim. Anlaşma için her şeyi yapmaya hazırdım. Babamın hala gece boyu sessizce malikanede beklerken ne planladığını bulamasam da Parsla anlaşma yaptığımı bildiğini bilmek heyecanımı daha da artırıyordu.
Ben kazanamayacağım hiç bir savaşa girmem ve bu yüzden babamı mağlup etmek için sabırsızlanıyordum. Güneş doğmaya başladığında hızlıca giysi dolabımı açarak içinden Over size siyah bir eşortman takımını ve bir spor ayakkabı çıkartıp giyindim. Genelde şık ve seksi kıyafetler tercih ederdim ama Pars Alphan ne derse desin ben bu gün babamın evine gidip Belen Alphan'ın ölüp ölmediğine bakacaktım. Ve bu sırada eve girmek için tırmanmam gerekiyordu. Bu yüzden de rahat hareket edebileceğim bir kıyafetler giyinmeye karar verdim. Odanın içinde kısa bir ses duydum ve ardından komedinin üzerinde duran telefonumun ışığının yandığını fark edip camın önünden ayrıldım ve yatağımın yanına gidip telefonumu elime aldım. Savaş mesaj atmıştı.
Savaş: Yılan saat birde sürünecek.
Hafifçe gülümsedim, babama ihanet edip muhabirim olduktan sonra kafayı ajan saçmalıklarıyla bozmuştu ve şuanda da aklınca şifreli konuşmaya çalışıyordu. Bahsettiği yılan ise babamdı. Ar'ların diğer bir ismi Kara mamba olduğu için yılan derken bunu kastediyordu. Yatak odamdan ayrılmadan önce, yastığımın altında ki susturucu takılı silahımı yanıma aldım ve belime yerleştirdikten sonra hızla evden çıktım. Savaş'ın günler önce bana getirdiği araba hala Pars Alphan'daydı. Neyse ki çok fazla param olduğu için istediklerime hızlıca ulaşa biliyordum. Bu yüzden arabamı Pars Alphan'dan istemek yerine Savaştan yeni bir araba istedim ve oda bana bir kaç saat içerisine getirdi. Kapıyı açıp siyah arabanın içine bindim ve kararmış sokaklarda ilerlemeye başladım. Babamın malikanesine yaklaştığım zaman, arabayı görünmeyecek bir yere park edip içinden çıktım.
Burası ağaçlarla kaplı büyük araziydi ve babamın evine giden tek bir yol vardı. Bu yüzdende fark edilmemek için yoluma yaya olarak devam etmem gerekiyordu. Ormanın eşsiz kokusunu içime çekerken, dikkati adımlarla yürümeye başladım. Küçüklüğümün yarısı bu koca yeşilliğin arasında geçmişti, burası benim hem sevip hem de nefret etiğim tek yerdi. Çünkü kahkahalarımı yutan bu koca orman, aynı zamanda acı içinde ki çığlıklarımı da yutmuştu. Avucumun içi kadar iyi bildiğim bu arazinin kestirme yollarından ilerleyerek, on dakikalık yolu beş dakikaya indirdim. Malikanenin sınırlarını belirleyen kalın taş duvarların önüne gelince ise dizlerimin üzerine çöküp, sırtımı kalın taş duvara yasladım ve sonra kısa bir süre etrafa baktım. Kimsenin beni görmediğine emin olunca da, cebimde ki telefonumu çıkartım. Babamın malikanesi şehir merkezine uzaktı ve yolda yoğun bir trafik vardı. Ama neyse ki ben tam zamanında gelmiştim ve Savaşla planladığımız gibi olmam gereken yerdeydim. Daha fazla beklemeden, Savaşa mesaj attım.
Ahsen: Babam gitti mi ?
Bir kaç saniye sonra cevap verdi.
Savaş: Bir dakika önce Cam gözle beraber dışarı çıktılar, gelebilirsin. Savaş: Ağacın olduğu yönden gel. Orada ki koruma sayısını azalttım.
Hızlı olmak için telefonumu cebime koyacağım esnada ekranda Pars yazısı belirince durdum. Beni çok çabuk özlemiş. Gülümseyerek telefonu açıp kulağıma yerleştirdim. Ancak duyduğum sesle telefonu kulağımdan hafifçe çekmek zorunda kaldım. Çünkü Pars Alphan bağırarak. ''Babanın evinde ne işin var ?'' dedi. Ses telleri gerçekten çok güçlü.
Bunu nasıl öğrendiğini bilmiyordum ama zaten bir gün öğrenecekti, sadece bu durum düşündüğümden erken oldu. İnkar etmenin bir faydası yoktu bu yüzden onun aksine rahat bir şekilde. ''Annenin ölüp ölmediğini öğrenmeye geldim.'' diyerek sakin cevap verdim. ''Sana o plan olmayacak demiştim. Hemen geri dön !''
''Dönemem, çünkü evin içine çoktan girdim.'' diyerek yalan attığımda Pars Alphan'ın öfkeli nefesini duydum.
''Seninle anlaşma yaptığımızda şartlarımı açıkça dile getirdim ve bana karşı gelmemen gerektiği söyledim!''
O bir kontrol manyağı bense kontrol edilemez bir psikopatım. Evet şartlarını kabul ettim, ama anlaşmanın olmasını istediğim için kabul ettim. Bu şekilde üzerimde baskı kurması çok can sıkıcı. Sinir bozucu ! ''Babanın seni yakalaması için, ayağına kadar nasıl gidersin ?'' Gözlerimi devirdim. Gücümü hafife almaması gerektiğiyle alakalı ona binlerce neden sıralıya bilirdim ama şuanda yapmam gerek bir iş vardı ve zamanım kısıtlıydı.
Bu yüzden Pars Alphan'ı hızlıca kafamdan atacak bir plan düşündüm ve aklıma gelen ilk düşünceyi hayata geçirdim. Muhteşem oyunculuğumla ''Seni duyamıyorum. Galiba şehirden uzak olduğum için telefon çekmiyor.'' dedim ve telefonun hoparlörüne üfledim, bu sırada Pars'ın sesini duydum. ''Telefona üflediğini biliyorum. Bu oyuna bir son ver.'' Sakin bir sesle konuşmuştu ama yine de sert erkeksi sesi bir bıçak gibi kulaklarıma saplandı. Sessizce bir küfür savurdum. Bu adamı kandırmak gerçekten çok zordu ama yine de küçük oyunuma devam ettim. ''Ne dedin ? Sesini duyamıyorum.'' dedim ve Pars'ın konuşmasına izin vermeden telefonu yüzüne kapattım ve cebime koydum. Ne sinir bozucu bir adam !
Yüzüme dökülen saçlarımı ellerimle geriye ittim ve sıkıntılı bir nefes aldım. Sonrada vakit kaybetmeden taş duvarın tepesine çıktım ve aynı hızla ucu sivri bir mızrağa benzeye demirlerin üstünden atlayıp bahçenin içine girdim. Bir süre açık alanda koştuktan sonra vücudumu karşıma çıkan yaşlı ağacın kalın gövdesinde sakladım ve etrafa bakıp kimsenin beni görmediğine emin olunca, ağaca tırmanmaya başladım. Bu ağaç malikanenin hemen yanında olan en uzun ağaçlardan birisiydi ve küçükken gizlice Savaşla her oyun oynamak istediğimde bu ağaca tırmanarak evin içinden çıkardım, çünkü ana kapıdan çıkmam yasaktı.
Yaşlı ağacın, kuru ve kalın dallarına tırmanmaya alışık olduğum için kolay bir şekilde çatıya kadar çıktım ve ardından birinin beni görebilme ihtimaline karşılık eğildim ve çatının üstünde sürünerek bir zamanlar bu malikane de yatak odam olan odanın balkonuna doğru ilerledim. Babam eğer bir gün düşmanları malikaneyi saldırırsa diye, onlar bana ulaşamadan rahatça saklanıp kaçmam için, malikanenin doğu kanadında yer alan en üst kattaki odayı benim için seçmişti.
Ancak babamın ve o zamanlar benimde görmediğim büyük bir gerçek vardı. Bana zarar veren tek düşman babamdı ve bulunduğum oda beni ondan hiç korumadı.
Bankonun yanına yeterince yaklaştığımda içine atladım ve hızla daha önceden Savaş'ın odanın içine girmem için açtığı balkonun kapısından, beyaz tül perdeyi elimle yana doğru iterek içeri girdim. Yol boyunca içimde hiç bir duygu yoktu ve tamamıyla planıma odaklanmıştım, ama odanın içine girdiğimde içimde büyük bir özlem ve öfke oluştu.
Özlemim annemeydi, öfkem ise babamaydı.
Büyük ve geniş odanın içinde yavaşça yürümeye başladım. Odanın temizlendiği belliydi, ama hiç bir eşyanın yeri değiştirilmemişti. Her zaman ki gibi havada hafif bir vanilya kokusu vardı ve duvarların üzerine çizdiğim ölü hayvan resimleri hala canlılığını koruyordu. Odada beyaz ve krem tonlar hakimdi, ama ben baktığım her yerde kan ve karanlık görüyordum. Vanilya kokusunun ise ölü bir ceset kokusundan farkı yoktu. Midemi bulandırıyordu. Beynim işlevini kaybetmiş gibi iki kişilik Fransız tarzı beyaz yatağıma doğru ilerledim ve sağ elimle hafifçe yumuşak yastığa dokundum. Ardından da yatağın üzerine uzanıp kafamı yumuşak yastığa yasladım.
Uzun zaman önce kaybettiğim yada yüreğimin en derinliklerine gömdüğüm duygular yavaş yavaş açığa çıkmaya başladığında gözlerim yatağın boş olan sağ tarafına kaydı. Küçük bir kız çocuğu vardı o tarafta ve yorganı bir kalkan gibi kullanarak tüm bedenini saklıyordu. Açıkta kalan tek yeri ise yeşil gözleriydi. Korku vardı gözlerinde, büyük bir korku. Bağırmak istiyordu çünkü insanlar korkarken bağırırdı, ama o bağırmamak için dişleriyle alt dudağını kanatırcasına sıkıyordu. Biliyordu çünkü, bağırırsa daha çok korkacaktı. Bu yatakta hiç bir zaman rahat bir şekilde uyuyamamıştım. Öldürüp duvara resmini çizdiğim hayvanlar her gece uyumamı bekler ve uyuduğum da ise rüyalarımı büyük bir kabusa çevirip saldırırlardı. Korkardım, hem de çok korkardım ama hiç ses çıkarmazdım. Çünkü bağırırsam babam gelirdi ve onun gelmesini istemezdim. Bir insanı hem sevip hem de korkmak garip bir şeydi, ama konu babam olunca bütün gariplikler normalleşiyordu. Bu kız çocuğuna herkes bir şeyler borçluydu ve belki de en çok da ben. Ona her gece korktuğun canavarlardan daha korkunç bir canavar olduğunu ona nasıl söyleyebilirdim ki ?
Derin bir nefes alıp bakışlarımı odada gezdirdim. Oda da büyük bir yer kaplayan boyalarımın neredeyse çoğu kurumuştu. Gözlerim bir kapısı açık olan beyaz ahşap giysi dolabına kayınca yüzüm istemsizce buruştu. İçinde de asılı duran ve yere kadar uzanan beyaz geceliklerimi görebiliyordum. Evin içindeyken hep bu kıyafetleri giyinirdim. Babam beni meleğim diye severdi ve bu kıyafetlerinde beni bir melek gibi gösterdiğini söylerdi. Fakat babam bana öyle şeyler yaptırırdı ki, bunlar melek olmaktan fazlasıyla uzaktı ve illa ki bir kalıba girmem gerekseydi eğer, kesinlikle Cennetten kovulan şeytan olurdum. Üstelik bu hikayede ki en acılı şey ise, benimde babamı bir zamanlar meleğim diye sevmemdi. Tabi o zamanlar Azrail'im olduğunu fark etmediğim zamanlardı. Tekrar derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapattım. Onu sevdiğim için her zaman kendimden nefret ettim, fakat yine de bu nefret onu sevmemi durduramadı. Çünkü bazen, kendisini öldüreceğini bilmesine rağmen Azrail'e bile aşık olur insan.
Gözlerimi tekrar açtığımda, zihnimde bir film şeridi gibi canlanan anılarım beni boğmaya başladı. Üç kurt vardı içimde; Kar gibi beyaz tüyleri olan kurt anneme aitti Gece gibi karanlık tüyleri olan siyah kurt ise babama aitti. Siyah ve beyazın arasında büyük bir arafta kalan gri kurt ise bana aitti. Bu küçük oda da annem delirip sessizleşmediği yada öldürmeye çalışmadığı zamanlar bana merhameti, alçak gönüllülüğü, affetmeyi ve yardım etmeyi öğretti. Babam ise acımasızlığı, kibirli olmayı, intikam almayı ve bencil olmayı öğretti. Bende her ikisinden de biraz aldım ve böylece gri kurt oluştu. Karanlık her zaman içimde, tıpkı beyazın da olduğu gibi ve karanlığı daha çok seviyorum, ama beyazı da bırakamıyorum. Ben her ikisini de bu aralar nefret ettiğim sevgi için benimsedim.
Sevgi çoğu insanın kurtuluşuydu.
Benim ise en büyük zindanım oldu.
Ve ben, o zindandan çıkmak için hiç çabalamadım. Bile bile o zindanın içinde kaybolup çürümeyi kabullendim.
Babamın hastalıklı sevgisine, annemin nefretine katlandım.
Telefonumun titremesiyle düşüncelerim bir anda kaybolurken, cebimden çıkartıp ekranına baktım. Savaş mesaj atmıştı.
Savaş: Defteri buldun mu ? İşini hızlı hallet babanın ne zaman geri döneceğini bilmiyorum.
Savaş'ın mesajı bana buraya neden geldiğimi hatırlattığı için canlanan duygularım ve anılarım zihnimin ile yüreğimin tozlu ve karanlık olan kısmına geri çekilip yok oldu. Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Anılar zihnim de canlanırken, planımdan saptım ve çok zaman kaybettim. Savaş'ın beni uyandırması iyi oldu. Telefonumu cebime koymadan önce Savaş'ın mesajını sildim. Her ne kadar Savaş ismine kayıtlı olmayan bir numaradan benimle iletişime geçse de, dikkatli davranıyordum ve mesajlarını her zaman siliyordum.
Odanın kapısına doğru yaklaşıp yavaşça açtım ve siyah ile beyaz rengin hakimiyetinde ki geniş koridorda sessizce yürüyüp bir alt katta indim ve daha fazla vakit kaybetmeden babamın çalışma odasına girerek arkamdan kapıyı kaptım. Burası koyu tonların hakimiyetinde büyük bir odaydı, babam kitap okumayı sevdiği için odanın üç duvarında da yerden tavana kadar uzanan büyük kitaplıklar yer alıyordu. Aradığım defterin nerede saklı olduğunu bildiğimden emin adımlarla, antika İran halısının üzerinden toprağa bulanmış ayakkabılarımla yürüyüp geçtim ve geniş ahşap masasının arkasına gelince durdum.
Masanın arkasında ki duvarda, asılı bir tavşan portresi vardı ve bu resmi ben çizmiştim. Öldürdüğüm ilk hayvandı ve aynı zamanda babamın her zaman gururla baktığı resimlerimden biriydi. Bu yüzden bu resmi odasının en baş köşesine koymuştu. Tabloyu iki yandan tutup elime aldım ve bu sırada hemen arkasında ki kasa kendini gösterdi. Hızlıca tabloyu yere bırakıp, şifre kısmına doğum tarihimi girdim ve kasayı açtım. Bu sırada defterleri tutmak için elimi içeri doğru sokmuşken bir anda durdum ve aynı hızla elimi geri çektim. Gördüğüm şey karşısında kalbim bir anlığına durdu ve ağzım istemsizce açılıp bir kaç adım arkaya geriledim.
Bu sırada cebimin içinde ki telefonum titremeye başladı. Kalçam masaya değince daha fazla arkaya gidemeyip yerimde durdum, göğsüm hızla inip kalkmaya başladı. Kasının her tarafı kanla kaplanmıştı ve hemen orta da ise bir Kara mamba vücudunu doladığı, beyaz kürklü tavşanı yiyordu. Avcı ve av yan yanaydı. Odanın kapısı açıldı.
SİKTİR ! SİKTİR ! SİKTİR !


