Balçık içinde yüzen bir insan kurtulamazdı. Etrafını saran et yiyen sinekler, etlerini yavaş yavaş yer, insanın benliğini acı içinde sömürürdü. Etrafımı saran bir balçık vardı ve etlerimi lime lime yiyen sinekler.
Nasıl kurtulurum bilmiyordum ama durduğum yerde sayacak bir insan olamazdım.
Etrafımda bana yardım edip beni o çukurdan çıkarmayan, benliğimin tükenmesin bekleyen insanlar bana yardım etmezdi. Yani benim kendi çabalarımla o balçıktan kurtulmam gerekiyordu.
İki gün, iki gün yetmişti bana cesaretimi toplayıp kararımı vermeme. İki gün önce alışveriş yaptığımız gün o, benimle alay edip gittiğinde, sarfettiğim sözleri tutacak oluşumu ona bugün kanıtlayacaktım. Beni saran bu balçıktan kurtuluşum olmasa bile hiçbir şey yapmadan, durduğum yerden sayamazdım. Odamda, yatağımın karşısında duran aynanın önünde son kez kendimi kontrol ettim ve yatağımın üzerindeki telefonla, kimliğimin olduğu beyaz çantamı aldım. Ardından odamın kapısını açıp dışarı çıktım ve salonda kimsenin olmadığını anlayınca, evin dış kapısını açtım. Evimiz tek katlı, müstakil, bahçeli bir evdi. Evin dış kapısını açınca karşımıza küçük bir bahçe çıkıyordu. Bahçede, dış kapıya doğru taş yol bulunuyordu.
Bahçe kapısından çıkacağım esnada arkamdan gelen annemin sesi ile, elim kapı kolunda ayaklarım yere çivili hâlde kaldı.
"Zümra, nereye gidiyorsun sen?" Annemin sorusuna cevap vermek istesemde, ne yalan bulacağımı bilemedim ve sırtım anneme dönük nasıl bir yalan söyleyeceğimi düşünmeye başladım.
"Zümra, kime diyorum nereye gidiyorsun sen?" Annemin ikinci gelen sorusu üzerine yüzümü anneme çevirip; " şeye gidiyorum." Diyerek saçmaladım.
Annem yüzüme hiç bir şey anlamadığını belli eden bir ifade ile bakınca. En iyi yalanı vicdan azabı yaparak söyleyeceğimi biliyordum ve bu yüzden bunu kullandım. Yüzümdeki saçma sapan donmuş ifadeyi bozup sinirli olduğumu belli eden bir tavır takınıp.
"Evleneceksin kır dizini otur oturduğun yerde, artık okula gitmeyeceksin dediniz ya. Ben de son kez okula gidip, öğretmenlerim ve arkadaşlarımla vedalaşmaya gideceğim! Bunada karışmayın artık bir zahmet." Dedim. Bir umut annemin yüzüne bakıp izin vermesi için içimden dualar okumaya başladım.
Annem bir süre yüzüme bakıp sinirli olduğuma kanaat getirmiş olacak ki başka bir olay daha yaşanmasın diyerek, başını onaylar şekilde aşağı yukarı salladı ve kısa bir şekilde; "Tamam, ama geç kalma." dedi. Bu aralar sürekli anneme karşı sert bir duruş sergilediğim için bana karışmamayı uygun buluyordu ve bu benim bugün çok işime yaramıştı.
Annemin bana inanmış olmasına ve izin vermesine sevinç çığlığı atıp zıplamak istesemde, bir şey belli etmemek için yüz ifademi sabit tuttum ve bahçe kapısını açıp dışarı çıktım.
"Artık eve ne zaman gelirim Allah bilir anneciğim." dedim kısık ses tonuyla ve Jandarma karakoluna gitmek için yola koyuldum. Köylük alanlarda, kasabalarda polis değil jandarma olurdu, böyle yerlerde her suça onlar bakardı.
Her şeyi araştırmıştım zaten. İhbarda bulunup, suçu inkar edecek ve bütün suçu ağabeyimin üzerine atacaktım.
O gün olanların çoğunu hatırlamasam bile net olarak hatırladığım bir şey vardı ki bu benim çok işime yarayacaktı. Silahı elimden Kadir ağabeyim almıştı ve silahta parmak izleri vardı. Sonuçta manastırda bizim bulunduğumuz yerde kamera yoktu ve buda benim Faruk ağabeyi vuranın ben olduğumu kimsenin kanıtlanamayacak olmasının en büyük sebebiydi. Bu hikayede ağabeyimi yakmayı bende istemezdim ama o beni yakarken bir an bile düşünmemişken ben neden düşüneyim?
Eğer bir şekilde benim vurduğum anlaşılır ise bile cezamı çekmeye razıydım.
Ama kararımı vermiştim sipai konağına ömür boyu mahkûm olacağıma gider cezamı çeker birkaç ay bilemedim birkaç hafta yatarım daha iyi.
Hem söylediğim gibi inkar edecek, suçu ağabeyimin üzerine atacak, eğer belli olsa bile isteyerek yapmadığımı söyleyecektim.
Şu an sanırım kendimi kandırıyorum ama Sipai konağında müebbet yemekten iyidir.
Evet evet kararım kessin, hadi bakalım kızım Zümra yaparsın sen.
Aklımda olacak ihtimaller sırasını yaparken jandarma karakoluna gelmiştim. Verdiğim karar zor bir karardı. Kim hayatının en güzel çağların dört duvar arasında, kac yıl kalacağını bilmeden yaşamak ister ki?
Kendimi bu karara dün geceden itibaren alıştırmaya çalışsam bile vücudumda bir titreme başlamıştı. Aldığım derin nefesler bile şuan işe yarar gibi durmuyordu. Ama yapmak zorundayım. Kendimi muhabbeti olan ve her gün çektiğim işkencelere maruz bırakmaktan daha iyiydi.
Duvarın arkasında bir süre bekleyip cesaretimi topladım ve duvarın arkasından çıkmak için bir adım attım. Attığım adıma eşdeğer, ağzımı bir el kapattı, ardından belime dolanan elle geriye doğru çekiştirildim.
Ben olayın şoku ve korkusu ile elimi belimde olan ele atıp kurtulmaya çalıştım ama beni o kadar güçlü tutuyordu ki ellerinden kurtulamıyordum.
Çırpınışlarım bir işe yaramayıp arkamdakinin kim olduğunu bilmeden önünde durduğumuz arabaya beni zorla bindirdi ve kapıyı kapattı. Eli ağzımdan çekilince ilk olarak derin bir nefes aldım ve bir umut kurtulurum diye kapıyı zorladım ama açılmadı.
Solumda kalan sürücü kapısı açılınca bakışlarım arabaya bineni bulduğunda şaşkınlık içinde ağzım bir karış açık ona baktım.
" Sen ne yapıyorsun ya! Ne cüretle beni zorla bu arabaya bindirirsin!" Ben ona bağırırken o beni duymazdan gelmiş ve arabayı sürmeye başlamıştı bile.
"Hemen durdur arabayı, inicem! Sana durdur dedim!"
" KES SESİNİ!"deyip, adeta kükreyince korkup yerime sindim. Çünkü onu ilk kez bu kadar sinirli görüyordum.
"Ne yapacaktın? gidip teslim mi olacaktın ha!" Dedi sinirini bastırmayan sesi ile.
"Kime diyorum cevap versene!" Diyerek bir kere daha bağırınca, onun benim üstüme gelip beni korkutmaya ve bastırmaya çalıştığını anladım ve altında kalmayarak cevap verdim.
"Evet gidip teslim olacağım çünkü ömür boyu senin karın olarak yaşamaktansa, gider birkaç ay cezamı çekerim daha iyi!" Tabi ki de gidip kendimi değil ağabeyimi şikayet edeceğim demiyecektim. Bende bağırınca başta bana şaşkın gözlerle bakmış ardından başını önüne çevirip, iki yana sallayarak yola baktı. Sonra yüzünde benimle alay eder gibi bir gülümseme belirdi ve ardından." Bir kaç ay öyle mi?" Deyip kahkaha attı.
Bu niye gülüyordu şimdi?
Onun iğrenç ve kulağımı sağır eden kahkahası üzerine yüzümü buruşturdum.
"Sana arabayı durdur inicem dedim!" Bağırdım bir kez daha, onun kahkahasını kayda almayarak.
"Dur dur merak etme durduracağım arabayı ama önce senin o güzel aklını yerine getireyim, sonra arabayı hem durduracağım hemde seni eve bırakacağım. Bir daha benim iznim olmadan cıkamayacağın evine."
"Beni eve bırakmanı söylemedim. Kararımı verdim ben teslim olacağım. Hem sen kimsin de evimden çıkmak için izin alacağım senden." dedim ama beni pek taktığını söyleyemem, çünkü düz bir şekilde sadece ilerlediği yola bakıyor ve arada sırada ağzının içinde kendi kendine konuşup duruyordu.
Ben demiştim zaten kafası sıyrık olduğunu hangi deli kendi kendine konuşur ki?
Ben hariç tabiki!
Böyle olmayacağını anlayınca sustum ve nereye gideceğimizi anlamaya çalıştım.
Bir süre sonra Midyat'ın bütün güzelliklerini ayaklarımızın altına alacağımız bir yerde durduk. Buraya ilk kez geliyordum ve o kadar güzeldi ki insan gözlerini bu eşsiz manzaradan almak istemezdi.
Bu güzellikten gözlerimi alıp yanımda korkuluk bostanı gibi dikilmiş insana çevirip göz zevkimi bozamam. Arabanın kapısını açıp indim, arkamdan geldiğini arabanın açılıp kapanan kapı sesinden duysam da dönüp bakmadım.
Manzarayı izlemeye biraz daha devam ettim.
Bu güzellik ile arama giren ise beni buraya zorla getiren zorbanın sesi oldu.
" Şimdi küçük hanım. Aç o kulağını beni iyi dinle. Senin bu istemem ayaklarına fazla katlandım. Sen gidip teslim olsan bile hapisten çıktığın gün benimle o nikah masasına oturacaksın. Sen iste veya isteme bu beni ilgilendirmez ama ben istiyorsam seni her türlü karım yaparım!" dedi iğrenç ve aşağılayıcı ses tonuyla.
Karım da karım, karım da karım. Adamın ağzından çıkan başka kelime yok. Hayır yani bu kadar evlenmek isteyorsa dışarda bunu bekleyen çok kız var. Gitsin yapsın birini karısı, o da kurtulur bende.
O bu sözleri sarf ederken ben iğrenç bir şeye bakar gibi suratına baktım çünkü gerçekten iğreniyorum ondan. Ona ağabey diyen bir kıza göz koymak, ancak alçak insanlara yakışır ve o da artık benim için alçak ve adi bir insandan başkası değil.
"Senin." dediğim anda bir elini yüzüme atıp parmakları ile iki yanağımdan tutarak dudağımı büzdü ve bana yaklaştı. Onun o iğrenç sigara kokan nefesi yüzümü yalayıp geçerken, dişlerinin arasından adeta tısladı.
"Sen benim karım olacaksın Zümra, iğrenç bir şeye bakar gibi bakma suratıma!"
Canım acıdığı için iki elimi eline attım ve başımı geriye doğru çekip kendimi o pis ellerinden kurtardım. İşaret parmağımı yüzüne doğrultup, aramıza bir metre kadar mesafe koydum.
"Senin hiç bir zaman karın olmayacağım. Anlıyormusun. Hiç bir zaman!" Dedim, elimi göğe kaldırıp haykırırcasına.
"GÖK VE TOPRAK ŞAHİDİM OLSUN. SENİN KARIN OLMAYACAĞIM RAMAZAN SİPAİ!"
🪽🪽🪽
Tehditlerini tek tek yüzüme söylemiş ve beni eve bırakmıştı. O gittikten sonra odama gelmiş hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Bir ara annem gelip beni yemeğe çağırmıştı ama aç olmadığımı söyleyip onu göndermiştim.
Şimdi ise odamın penceresinde yavaş yavaş doğan güneşi izliyordum. Sabaha kadar gözümü bir damla dâhi uyku girmemişti.
Düşüncelerim uykumu bölüp durmuştu tüm gece. Benim hayallerim vardı. Okuyacaktım. Küçüklükten bu yana düşlediğim gibi dans eğitimi verecektim küçük çocuklara.
Belki arada kocaman bir sahnenin ortasında üzerimde bir spot ışığı olacaktı ve ben o ışığın altında bir sürü izleyicinin karşısında kanatlarım varmış gibi süzülerek dans edecektim.
Ama şimdi o hayallerden çok uzaktayım.
İstemediğim ve asla mutlu olamayacağımı bildiğim bir evliliğe sürükleniyordum.
Aslına bakarsan Ramazan ağabey yakışıklı bir adam ama işte her güzellik dışta olan bir şey değildi. Çünkü onun içinin ne kadar kötü olduğunu o eve bir kaç kere Esma ile ders çalışmak için gittiğimde görmüştüm.
Onun kötü yanlarını görmemiş olsaydım bile ona ağabey diyen bir kıza yan gözle bakmış bir insan nasıl iyi olurdu?
Hem kötü bir adam bir kere. Ben isterim, ben yaparım kafasında. Dünya onun etrafında dönüyor zannediyor.
Oda haklı aslında bir yandan, sonuçta aşiretin ilk erkek oğlu ve aynı zamanda ailesi tarafından ne isterse elde etmiş bir adam.
Ama bu sefer üzgünüm her istediğini elde edemeyeceğini öğreteceğim ona. Beni elde etmesine asla izin vermeyeceğim, hayatta her istediğini alamayacağını göstereceğim ona!
Güneş tepeye varınca üzerimi değiştirip odamdan çıktım.
Annemin mutfakta kahvaltı hazırladığını görünce sessiz hareketlerle evdende çıktım. İki sokak arkamızda olan dayım ile yengemin evinin yolunu tuttum.
Daha dünkü sözünü bile bu gün yedirdim ona.
Neymiş "benim iznim olmadan dışarı çıkmayacaksın." Hah haspam böyle ilk günden yedirirler o lafları.
Herseferinde yaptığım gibi sessiz adımlarla dayımların evinin arkasındaki ahıra gittim.
Dayımla yengemin küçük müstakil bir evleri vardı. Evlerinin arkasında ahır, ahırın arkası uzun boş bir araziye bakıyordu.
Dayımın, ahırın kilidini her zaman koyduğu duvarın oyuk olduğu deliğe elimi koyup anahtarı aldım ve kapıyı açtım.
İçeri girince ilk olarak dayımın atı Rüzgarın yanına gidip başını sevdim. Nasıl da özlemiştim onu.
"Özledinmi beni oğlum? Ben seni çok özledim. Senin ile özgür olmayı çok özledim.... Rüzgar, beni yine özgür kılarmısın kara oğlanım?"
Rüzgar kara yelesi olan siyah, parlak kılları olan bir attı. Daha küçükken dayım almıştı onu yanına. Ben, Emrah ağabeyim ve Kadir ağabeyim rüzgar ile öğrenmiştik at binmeyi.
Dayım biz henüz küçük; kalbi masum çocuklarken bizimle beraber atın üzerine biner evlerinin arkasında olan boş arazide gezdirirdi. Ben her düştüğümde Emrah ağabey ile Kadir ağabeyim yanıma koşar ben ağlamayayım diye türlü türlü şekillere girer beni ağlamanın eşiğinden alır güldürürlerdi. Biz masum çocuklardık. Aramızdan ilk Emrah ağabey ayrılmış okumak için İstanbul'a gitmişti. Benimde hayalim onun gibi, bu göze güzel gelen kötü topraklardan kurtulup yanına gitmekti.
Hayallerime ket vurmuşlar, beni bu topraklara mahkûm etmişlerdi ama kimse bilmezdi ben özgürlüğü kendi sırtıma pelerin gibi almıştım.
Bir süre başını okşayarak ilgilendim Rüzgarla. Rüzgar ilgiyi seven bir attı. Dayım her zaman; “ eğer ata binecek isen ilk önce ona güven verip başını okşayacaksın. Yoksa ata binince seni aşağı atar, sonrada ayakları ile üzerinde tepinir.“ derdi ve gülerdi.
Çok özlemiştim onuda. Bir süreliğine İstanbul'a oğlu Emrah ağabeyin yanına gitmişti ama yengem, benim durumumu ona anlatmış en kısa zamanda işlerini halledip geleceğini söylemişti yengeme.
Rüzgar'ın sırtına eyeri geçirip,onu ahırın büyük kapısından çıkarıp bende üzerine oturdum. Kayışını sıkı sıkı tutup hareket etmesi için iki ayağımı geçirdiğim mahmuzu, rüzgarın vücuduna canını acıtmayacak şekilde vurdum. Rüzgar hareket edip toprak alana gidene kadar yavaş yavaş ilerledim.
Toprak alan olan ve dayım ile sürekli at bindigim büyük araziye gelince rüzgarın hızlanması için iki kere bir öncekine göre daha sert vurdum vücuduna.
Dayım olmadan ilk kez bu kadar hızlanıyordum. Biraz hırçın ve çok hızlı bir at olduğu için korkmuştum her zaman rüzgar ile tek olup hızlanmaya ama artık hiç bir şeyden korkmadığımı gösterir gibi hızlı gidiyordum, her şeyden kaçmak ister gibi hızlı.
Hızlanan Rüzgarla iki elimi havaya kaldırıp ayaklarımı Rüzgarın gövdesine daha sıkı sardım. Özgürlük buydu işte. Kuş gibi kanatlarımı açmış gökte uçuyor, hiç kimse bana ulaşamazken bu anın tadını çıkarıyordum.
Rüzgar büyük ağacın yanında yavaşlayıp durunca üzerinden indim ve onun ile beraber koca ağacın gölgesine kuruldum.
" Rüzgar, Zümrüdü Anka kuşunun hikayesini bilir misin?" Rüzgarın yellerini okşayarak onunla konuşmaya başladım.
"Efsaneye göre Simurg ya da bilinen adıyla Zümrüdü Anka kuşu, bilgi ağacının dallarında yaşar ve akıllara gelebilecek her şeyi bilir. Öyle ki, bütün kuşlar ona inanır, başları sıkıştıkça Simurg'un kendilerine yardım edeceğini, onları hep zor durumlardan kurtaracağını düşünürler. Zümrüdü Anka kuşu öleceğini hissettiği zaman kendisine ağacın kuru dallarından bir yuva yapar ve hiçbir zaman ne olduğu anlaşılmayan bir yapışkanla yuvayı sıvar, yuvanın içinde ölümü bekler. Ta ki güneş bütün görkemiyle ortaya çıkıp, kuru dalları yakıncaya kadar... Simurg oluşturduğu yuvada yanarak ölür ve küllerinden yeniden doğar."
Hikâyeyi bana dayım anlatmıştı. Nerden bilebilirdi ki anlattığı hikayenin benim geleceğimi şekillendiren yol olacağını.
”Bu kısır döngü sürerken, kuşların başına bir gün öyle bir talihsizlik gelir ki, Simurg'tan yardım istemeleri gerekir. Birden Simurg'un uzun süredir hiç görünmediğini fark ederler. Öyle çok beklerler ki yuvasından çıkıp havalanacağı anı. Sonunda umudu keserler. Tam her şeyin bittiğini düşündükleri bir anda, çok uzaklardaki bir ülkede, Zümrüdü Anka kuşunun kanadından bir tüy bulunur. Umutları yeniden yeşeren bütün kuşlar, birlik olup Simurg'un yuvasına gitmeye karar verirler.
Ancak Zümrüdü Anka kuşu yuvası, etekleri bulutların üstünde olan, görkemli Kaf Dağı'nın tepesindedir. Oraya ulaşmak için, beş dipsiz vadiyi geçmek gerekmektedir. Bu vadiler öyle zorludur ki, yolda bir sürü kuş kaybolur."
Rüzgar beni anlıyor gibi gözlerimin içine bakıyordu. Bu haline içten bir tebessüm ettim ve başını okşamaya devem ederek anlatmaya devam ettim.
"1. vadi: İrade vadisi.
Burası kuşlar için bir cennettir. Aradıkları her şeyi irade vadisinde bulurlar. Bir anda her şeyi isteyebileceklerini fark ederler. Sınırlar yoktur. Zevke, sefaya, bütün emellerine kavuşabileceklerdir. İnsanları anlatan masallardaki gibi; çalışmadan, uğraşmadan mevki makam sahibi bile olabileceklerdir. Öyle çok kuş vadinin sihrine kapılır, öyle çok şey ister ki, bu vadide bir sürü kayıp verilir."
İrade: Ramazan Sipai. İradesine yenik düşen bir kuştu. Mal, mevki sahibi iken benimde sahibim olabileceğine inanmıştı.
"2. vadi: Aşk vadisi.
Vadiye girince bütün kuşların gözünü bir sis kaplar. Gördükleri biçimsiz şekilleri, taşları, odun parçalarını, birer sülün, birer kuğu sanarlar. Gözleri kör olmuştur. Kapılırlar, sürüklenirler ve gözden kaybolurlar."
Aşk vadisi: Kadir ağabeyim. Aşk vadisinde kaybolan bir kuştu. Gözü kardeşini görmeyecek kadar kör.
"3. vadi : Cehalet vadisi.
Bu vadide her şey güzel gelir gözlerine. Anka kuşunu bile unuturlar. Nereye gittiklerinin hiç bir önemi yoktur. Orada da gökyüzü, burada da gökyüzü... İlginç nesneler görürler, ancak ne olduğunu sorgulamazlar. Önemsemedikçe düşünmemeye başlarlar. Düşünmedikçe unuturlar Unuttukça yükleri hafifler ve artık amaçsızca gülümsemeye başlarlar."
Cehalet vadisi: Annem ve babam. Gözleri, mal mülk görünce kızlarını, canlarında, kanlarından olanı bile unuttular.
"4. vadi: İnançsızlık vadisi.
Vadiye girdiklerinde birden her şey anlamını yitirir. Simurg'u bulmanın hiç bir şeyi değiştirmeyeceği inancına kapılırlar. Kesin öleceklerini iddia edenler, Simurg'un çözüm bulamayacağını söyleyenler, bu kadar yolu boşa geldiğini, emeklerinin boşa gittiğini düşünenler vardır. Kanadı yaralanan bir kuşun aşağıya düştüğünü, hepsinin başına aynı şeyin geleceğini bağıra bağıra söylerler. Tüm bu olanlardan sonra kuşların birçoğu yolu tamamlayamayacaklarını ya da tamamlasalar da hiçbir işe yaramayacağını söyleyip geri döner."
İnançsızlık: Ben. Kurtulamaz, bu topraklara mahkûm kalır sanmış ve az kalsın pes etme yoluna girmiştim. Ama aslında bu hikayedeki Zümrüdü Anka kuşu bendim. Pes edemez, yanıp kül olsam dahi küllerimden yeniden doğmayı bilirdim.
"5. vadi: Yalnızlık vadisi.
Vadiye giren bütün kuşları korku salar. Bulundukları yerde sadece kendileri varmış gibi endişeye kapılırlar. Acıkan sadece kendi karnının doymasını düşünür. Tek başına avlandığı için de başarılı olamayıp daha büyük hayvanlara yem olur. Her biri kendi başına hareket etmeyi seçer ve yönünü tek başına bulmaya çalışır. Kendilerini kimse yokmuş gibi, yapayalnız hissederler. Milyonlarca kuşun aynı amaç için uçmakta olduğu akıllarının ucundan bile geçmez."
Yalnızlık: yine ben. Etrafımda kimim var kimim yok kaybetmiş, her kes bana sırtını dönünce, düşer yaralarımı saramam sandım. Aslında ben hep yalnızdım. Bunu sadece yeni anlıyordum.
" Günün sonunda her kuş kendini kaybeder ve Zümrüdü Anka kuşunu unutur. Ama bütün kuşların unuttuğu bir şey vardır. Zümrüdü Anka kuşu, gözyaşları ile kendi yaralarını sarar ve küllerinden yeniden doğar."
Gözlerimden damlayan yaşları, Rüzgar çenesini yanaklarıma sürtüp sildi. Benim dudaklarımda can bulan tebessüm yeni hikayeme giriş biletimdi.
Rüzgarla olan güzel muhabbetimiz ve yolculuğumuz bitmişti. Rüzgarı ahıra bırakıp, ahırın kapısını yeniden kilitledim ve anahtarı aynı yerine koydum. Yengem büyük ihtimalle uyanmış olacak ki bahçeye açılan kapıları açıktı.
Mutfaktan bahçeye açılan kapıya ilerleyip içeri baktım. Yengem her zaman olduğu gibi tezgahın önünde, üzerinde Emrah ağabeyin ona, İstanbul'dan geldiği zaman aldığı kırmızı üzerinde; Dila'nın mutfağına hoşgeldiniz yazan önlüğü, yine bir şeyler yaparken, o güzel sesi ile türkü söylüyordu.
Bir süre kapının önünde onun ninni gibi gelen sesini dinledim.
Beyaz giyme toz olur,
Siyah giyme söz olur,
Gel beraber gezelim,
Muradımız tez olur.
Yengem arkasına dönüp beni görünce çığlık atıp, baş parmağını damağına vurdu.
"Allah canını almasın Zümra, ödümü kopardın!" Deyince yüzümde sıcacık bir tebessüm oluştu.
"Yengelerin en güzeli, bir tanesi ne yapıyormuş?"
Dedim ve kollarımı boynuna doladım.
"Bu sevincini akşama dayının gelmesinemi, yoksa Rüzgara binmenemi borçluyuz?"
" Dayım mı geliyor!?" Diye bağırdım sevinçle, kollarımı yengemden ayırıp, yüzüne baktım. Yengem benim halime gülümseyip başını salladı ve beni onayladı.
Muzip bir ifade ile. "Demek bu hazırlık ona?" Dedim.
Yengem ayağındaki terliği çıkarıp kafama geçirdi "Ne vuruyon ya acıdı." dedim açıyor gibi kafamı tutup.
Yengem gerçekten acıdığını düşünmüş olacak ki iki elini yanağıma koyup başımı eğdi ve vurduğu yere bir öpücük kondurdu.
Yengemin bu hareketine gülerken yapacağı çok iş olduğunu gördüm ve kollarımı sıvadım.
"Hadi o zaman gelmişken bir işe yarıyayım."
🪽🪽🪽
Yengem ile beraber dayımın en sevdiği yemekleri yapmıştık.
Ben fırına yengemle beraber yaptığımız böreği atarken, Yengem annemi arayıp merak edip ortalığı ayağı kaldırmasın diye burada olduğumu haber etmişti.
Yemekleri bitirip etrafı toplarken kapı çaldı ve yengem sevinçle kapıyı açmaya gitti.
Dayımla yengem kaç yıllık evli olurlarsa olsunlar aşkları hiç bitmemişti.
Arada yengem nasıl tanıştıklarını, nasıl aşık olup önlerine çıkan her engeli aşarak, nasıl evlendiklerini anlatınca kendimi hikayenin sonunda ağlarken buluyorum her zaman.
Birgün ne kadar acı çekmiş olsalar bile onlarınki gibi bir aşk yaşamayı çok isterdim.
Ellerimi yıkayıp yengemin arkasından gittim.
Kapının önünde dayım ile yengemi sarılırken görünce yüzümde bir tebessüm oluştu.
Dila yengem çok güzel bir kadındı ama dayımın kalbini güzelliği değil saf, temiz olan yüreği çalmıştı.
Koyu kahverengi küçük gözleri vardı. Minyon bir yüze sahip olduğu için herkes yaşından küçük olduğunu söyler.
Hele o temiz yüzünde olan kızıl kahve çilleri yok mu, dayıma sorsam çillerin sayısını söyler, gözleri kapalı her birinin yerini gösterirdi parmakları ile.
Dayımsa yaşına rağmen fit vücudu ve yakışıklı olması bu yaşta bile kızların baktığı bir adamdı. Tabi yengem çok az kıskanç olduğundan bir yere beraber çıksalar yanına minik bir kuş gibi tüner ona bakan biri oldumu dayıma küserdi. Yufka yüreklim dışarı karşı hep sus pus olsa bile dayıma kedi tırnaklarını çıkarır dı.
Yalandan boğazımı temizleyip burada olduğumu belli edince, dayımın ondan aldığım mavi yeşil gözleri beni buldu. Kimsenin bakmadığı şefkatle bana bakıp, elini uzatıp yanına gitmem için çağırınca duramadın ondan uzak kapı pervazında. Hızlı adımlarla dayımın kollarının arasına girdim.
"Zümram."dedi, burnunu saçlarımın arasına koyup derin bir nefes aldı. "Güzel kokulum, bedewiya min"(Güzelim) bu hayatta bana en iyi gelen kişi dayımdı onun dışında beni böyle sevgi ile sarıp, seven yoktu bu hayatta.
🪽🪽🪽
Dayım ile sarılmamızın ardından yemeğe onlarla kalmam için ısrar etmişti.
Yemekleri yedikten sonra, yengem ve dayıma çay yapmış salonlarında oturup bu evlilik meselesini konuşmuştuk.
Başıma gelen her olayı, hatta karakola gidip teslim olacağımı ve o gün Ramazan ağabey ile olan konuşmaya kadar her şeyi anlatmıştım.
Dayım yer yer sinirlenmiş, bazende acı gözlerle bakmıştı gözlerime.
"Kızım o aileyi bütün Midyat tanır, bu işten nasıl çıkılır bilmiyorum ki?" Dedi ne derin bir nefes alıp başını yere eğerek.
Adım gibi emindim, eğer elinden bir şey gelseydi hiç tereddüt etmeden yapardı dayım.
"Bu topraklarda hüküm bir kere verilir, aşiret toplantısı olsaydı bile hüküm belliydi. Kimseye duyurmadan yapmak istemişler."
derin bir nefes alıp sözlerine daha baskın olan ses tonuyla konuşmaya devam etti. " Birde baban var, teklif ona gidince hemen olur demiş. Bu saatten sonra ne yapılır bilmiyorum." Dedi Sözlerine devam ederken ben araya girip konuşmasını kestim ve kendimden emin ses tonuyla."ben biliyorum nasıl çıkılır." Dedim.
Yengem ve dayım meraklı gözlerle bana baktılar. Onları daha fazla meraklandırmayıp dün geceden itibaren aldığım kararı onlara söyledim.
"Kaçarak!"
🪽🪽🪽
Yeni bölümü nasıl buldunuz?
Zümra' nın patlattığı bomba nasıldı?
Sizce Zümra'nın planı ne?
Zümra kaçmayı başaracak mı?
Dayısı Zümra' ya yardım edecek mi?
Görüş ve önerilerinizi yorumlara bekliyorum
Önümüzdeki bölümde görüşme dileğiyle.
🥰🥰🥰🥰



