Hiçbir zaman, hiç kimsenin önceliği olmamak.
Nasıl bir duygu?
Diye sorulsa vereceğim en uzun cevap bile duygularımı yansıtamaz.
Hayattasın, varsın, ama yok gibisin.
Yaşıyor, görüyor, duyuyor, ama aslında bir ölüsün.
Görünmez gibi, belkide hiç var olmamış gibi.
Anlatmaya kelimelerin yetmeyeceği bir soru bu.
Bir ölü gibi uzandığım yatak, üzerime kefen gibi sarılmış beyaz yorgan, damlaları kurumuş çöl kuruluğu gözlerim. Dün akşam yaşlı gözleri ve eğik başı ile yanımdan giden ağabeyimin ardından, gözlerimin hiç ayrılmadığı saatin tik tak sesleri, saydığım her saniyenin üzerine biraz daha yükleniyor, beni ölümün kollarına daha erken atmak için hızla ilerliyordu.
On bir saat on beş dakika uyanık kalan gözlerim.
Altı yüz yetmiş beş Dakika, kırk bin beş yüz Saniye, hesap etmişti.
Kırk bin beş yüz saniye az bir rakam değildi.
Hele benim için hiç az değildi çünkü bir saniyenin değerinin ne olduğunu ben dün öğrenmiştim. Benim bundan sonraki hayatım için bir saniye bile önem arz ediyordu.
Yatağımın karşısında bulunan kapının aralanma sesi ilişti kulaklarıma ama gözlerim saatten ayrılmıyor du.
Kırk bin beş yüz bir.
Kırk bin beş yüz iki.
Kırk bin-
“ Zümra, kalk artık.” Uyuduğumu mu düşünüyordu?
“Kime diyorum huu- hiiii tövbe yarabbi!” Yatağımın yanına gelen annemin beni gördüğünde olan tepkisi bile umrumda olmadı ama saati görüş açımdan almıştı. Saat ile aramızda artık annemin bedeni vardı ama gözlerim sanki, annemin üzerinde olan siyah elbisenin ardından saati görüyormuş gibi hareket edemedi. Yada kuruyan gözlerim başka yöne bakacak dermanı kendinde bulamıyordu.
Kırk bin beş yüz otuz.
“Sen ne yaptın gözlerine? Tövbe yarabbim!”
Ne yapmıştım gözlerime? Ne olmuştu da annemin korkan sesi geliyordu?
Annem benim için endişemi etmişti?
Kırk bin beş yüz kırk.
“ Kız Allah'ın cezası, ne bu gözlerin hâli? Sen bu akşam bu hâlde, bu gözlerle mi çıkacaksın onların karşısına!”
Kırk bin beş yüz elli….
Gözlerimde yaş kalmadı sanmıştım ama bir damla hala varmış. Sol gözümden düşüp şakağıma süzülen yaş akıttığım son damla oldu. Gözlerim annemin yüzünü buldu. Endişe ile gözlerime bakan yeşil gözleri ile çakışan gözlerim. Benim için her şeyin sonu oldu.
Son Saniye; kırk bin beş yüz elli.
Son gözyaşı; sol gözden akan yaş.
İkinci taziyem ise şimdi verildi; annem öldü.
Beyaz pikeyi; kefeni. Üzerimden aldım ve yatağımdan; tabutumdan. Doğrulup karşısında durdum. Kan çanağı gözlerim ile anne merhameti olmayan gözlere baktım. O gözlerde kendime dair bir duygu aradım. Belki küçük bir üzüntü, belki küçük bir pişmanlık yada, hani her annenin gözünde olan sevgi varya, onu aradım ama yoktu. Ben annemin gözünde, kızına dair hiçbir şey bulamadım. Tabi ya, ölü bir insan gözünde hiç bir duygu barındırmaz. Bunu annem den beklemek benim en büyük hatamdı çünkü anneliğin ne olduğunu bilmeyen bir kadından anne sevgisi bekleyen aciz bir kız olduğum için kendimden utanacak tım.
Yüzümü esir alan sahte gülüş annemin gözündeki korkuya neden oldu. Şuan delirmiş gibi göründüğüme emindim.
“Tâbi annem. Sen nasıl istersen öyle olsun. Merak etme şimdi kalkarım yüzümü yıkar, temizlenir, paklanır, o çok sevdiğin ailenin karşısına sana layık bir kız gibi çıkarım. Ama sana layık olmak için kalbimi sökmem gerek, onu nasıl yaparım bilmiyorum. Sen biliyorsundur ama şimdi. Sonuçta kalbi olmayan bir insansın.”
Annemin an be an değişen yüzüne baktım. Sözlerim ağır gelmiş olmalıydı. Ama benim omuzlarıma atılan yük kadar ağır olamazdı dimi?
Bir söz söyleme yip arkasını dönüp odamdan çıkıp gidişi seyrettim.
Annemin odadan çıkışı ile aldığım derin nefes göğüs kafesimde büyük bir sancıya neden oldu. Bana toprak bırakmayışları kalbimi deldi. Sırtımı yaslayacak bel bırakmayışları kalbimi deldi. Bana soluklanacak bir omuz bırakmayışları kalbimi deldi. Derdimi anlatacak bir dost bırakmayışları kalbimi deldi.
Bu saatten sonra bana bırakmadıkları kalp ile merhamet arayışları; kökü kurumuş bir ağaçtan hayat aramak için buldukları sonuç olacaktı.
🪽🪽🪽
Annem gittikten sonra duş almış biraz kendime gelmiştim. Vücudumdan akıp giden soğuk su zihnimde olan savaşı da kendisi ile alıp götürmüştü.
Bu işten Ramazan ağabeyin haberi var mıydı diye sorgularım vardı. Belki de onun bile haberi yoktu, yada oda istemiyordur bu evliliği. Burdan çıkan sonuçlar eğer aklımda ki gibi ilerlerse bu işten kurtulma şansım vardı. Bu gece olacak olan ısteme olayında Ramazan ağabey ile konuşacaktım, eğer oda istemiyor ise ikimiz beraber karşı çıkarsak kurtuluşum var demektir. Ama biliyor ve istiyorsa işim zordu. Kötülüğü ile bilinen bir adamdı. Aşiretin ilk erkek torunu olması ona birçok şeyde hak sahibi yapıyordu. Onunda sözü birebir Mehmet sipai hükmü veriyordu.
Odama gelen annem beni yatağın üzerinde oturtup karşımda bulunan aynaya bakarken görünce oflayıp yanıma geldi. Onun arkasında giren yengemi aynanın yansımasından gördüm.
“Sen daha bu hâlde misin?” Diyen, karşımda duran annemi buldu gözlerim.
“Hadi kalk birazdan gelirler, şans çıkaracağım elbiseyi giy, yüzünede biraz makyaj yap.” Diyerek yanımda uzaklaştı ve aynamın yanında duran üç kapaklı elbise dolabımı açtı.
Annemin üzerinde onaylanan gözlerim, yanıma oturtup elimi tutan Dila yengemi buldu. Benim bu sabah annemin gözünde arayıpta bulamadığım sevgiyi, üzüntüyü, onun bir suçu olmasa bile pişmanlığı gördüm. Pişmanlığı; beni bu olaylardan çıkarıp kurtaramayışına olduğunu biliyordum ama onun elinden ne gelir ki?
Gözlerimdeki kızarıklığa, her an akacak gibi duran gözlerime, ucu kızarmış burnuma ve titremesi durmayan dudaklarıma rağmen yengemin, elimi tutan elini avuç içime alıp sıktım ondan güç almayı dileyerek ve dudaklarıma küçük bir tebessüm ekledim benim için kendini heba etmesin diye.
Bu hareketim karşısında iki dudağı arasında tutamadığı hıçkırığı odayı doldurdu ve beni bağrına basıp sarıldı. Onu gören gözlerim idam sehpasını çekip akmaz dediğim yaşlarını, onun sıcak kolları arasında boğarak infazını verdi.
“ Aa ama yeter. Dila sen yapma bari bu kız zaten anlamıyor. “ Diyen annemin sesi ile ayrıldık birbirimizden. Anneme dönen bakışlarım hiç bir duygu barındırmıyordu gözlerimde. Elimin tersi ile sildim gözyaşlarımı.
Annem elinde tuttuğu saten yeşil elbise ile önümde durdu. Ayak bileklerime kadar gelen, belinde kemeriyle ve balon kol olan kolları ile çok güzel bir elbiseydi.
Bu elbiseyi bana dayım hediye etmişti. İstanbul'da Emrah ağabeyin yanına gittiği bir dönem almıştı.
Bu güzel elbise, benim cenazeme hiç uygun değildi. Bir kere onun bana dayım almıştı. Dayımın severek beni içinde bir prens gibi gördüğü bu elbiseyi kefenimin ilk parçası olarak gitmeyecekti.
“ Hâdi Zümra kalk giy şu elbiseyi. Sana yakışıyor bu elbise. Gözlerini de öne çıkarır. “ Diyerek elbiseyi süzen annemin elinden çekip aldım elbiseyi. Annemin sinirli bakışları eşliğinde elbiseyi yerine koydum ve elime siyah düz uzun elbiseyi aldım. Bu daha çok yakışırdı bana, ayak bileklerimin biraz uzerine kadar uzun olan elbise belimden aşağı kalem etek olarak iniyordu.
Elime aldığım elbiseyle arkamı döndüm ve anneme baktım. Elimdeki elbiseyi görünce yüzü düşmüştü.
“Ne bu böyle cenazeye katılır gibi?” Annemin bu sözleri, yüzümde alaylı bir gülüşe sebep oldu.
“Haklısın anne. Sonuçta kendi cenazeme siyah değil beyaz giyerek gitmem gerekiyor değilmi? Bugünlük böyle olsun sonuçta çok az bir süre sonra asıl kefenimi giyeceğim.”
Sözlerim annemde değil ama yengemde büyük etki bıraktı. Kendini sıkarak içine attığı hıçkırık sesleri; boğazını aşıp, iki dudağı arasında firarını verdi.
Annem ise dümdüz bakmak ile yetindi gözlerime ve beni biraz daha parçalayacak kelimeleri döktü zehirli dilinden.
“ sen böyle naz yapmaya devam et benim akılsız kızım. Sana talih kuşu kondu be, kurtuluyorsun bu rutubetli, pis kokan evden. “ tek dertleri buydu zaten. Hem babamın hem annemin gözünü para bürünmüştü. para uğruna kızlarını yaktıklarının farkında değillerdi.
“Hanımağa olacan yakında. Yediğin önünde yemediği ardında. Kurtardı bizi yine ağabeyin. Sayesinde sipa ailesi ile akraba olacağız. Hem akıllı ol, zaten Ramazan'ın gönlü sende, biraz aklını kullanırsan sana neler verir o adam.Yürekli adam, geldi nasıl da durdu herkesin karşında. Vurdu elini masaya; ben seviyorum Zümra yı dedi. Yoksa Mehmet Ağa sağ bırakır mıydı bizi?” Dedi.
Omu söylemişti gerçekten?
Şaşkın şaşkın annemin yüzüne bakarken, annem konuşuyor ama duymuyordum.
Ne yani o yüzden miydi o bakışlar?
o yüzden miydi bana olan davranışları?
Allah'ın belası herif!
Benim şimdi bütün umutlarım boşa mıydı?
Ben ne yapacaktım bundan sonra?
Ben nasıl çıkarım bu iğrenç işten?
Bu sözleri benim sonumdu. Aklım algılayan sözler karşısında şok geçirir gibi elime komut vermiş ve titremeye başlamıştı. Dilime gelen onlarca söz vardı ama tek diye bildiğim; Hayır. Demek oldu. Vücudum uyuşmuş, ellerim krize girmiş bir insan gibi titremeye başlamış, dilim ise bu vicdansızlık karşısında diyecek söz bulamayıp tutulmuştu.
Yengemi bulan gözlerim ondan medet umdu. Hayır desin istedim, bunlar kötü bir rüya hatta kabus desin istedim. Senin ailen bu kadar kötü, gaddar değil desin istedim. Ama demedi. Annem yerine kendisi utandı ve başını eğdi, bakamadı.
Tıkandım, taştım, beni boğan her şey onlarıda boğsun istedim ve patladım. Sesim dört duvar arasında yankı bulup, ilk isyanımı gerçekleştirdi.
“AMA BEN SEVMİYORUM!"dedim bir anda, ayarlarım ile oynamışlardı resmen. Burdan tek kurtuluşum ruh ve sinir hastalıkları hastanesi olacaktı en son.
Boğazım ağrıdığı için daha kısık bir sesle konuştum.
"Ben o adama ağabey diyorum, ağabey! o adam benden on yaş büyük ya, on yaş! Ben o adama ağabey derken nasıl evlenirim aklınız alıyor mu!"
Nasıl böyle pis bir zihniyete girebilir ve bunu bana böyle açıkça söyler di?
“Sanki biz severek evlendik? Ama bak sonuç siz. Alışırsın yani sende bende gibi.” Sert, kalbimi yaralayan sözlerine devam etti.
Bu sözlerinden sonra bende onu yaralamak, benim gibi onunda kalbi bin parça olsun istedim. Bir kızın annesi için istediği bu şey; ağır, kindarca olabilirdi ama beni yaralarken düşünmeyenler için bende düşünmedim.
“Sen çok alışmış gibi değilsin anne. Babama bakan korkak gözlerin, her gece tedirginlik içinde girdiğin yatak odan. Söylesene, sen gerçekten alıştın mı babama yoksa mecbur mu kaldın? “ Dedim annemin gözlerine bakarak. Gözlerinde geçen gölgeler, geçmişin acı hatıralarını bir bir serdi ortaya. Bazı geceler; hala bile odasından gelen ağlama sesleri.
Kendisinin mecbur kaldığı bir evliliğe neden kızınıda mecbur bırakıyor? Neden kızının da kendisinin çektiği acılara ortak kılıyordu?
Annelik bu olamazdı. Bu zalimliğin adı anne olamazdı.
Sulu gözleri ile odamı terk eden annemin ardından çarpıp gittiği kapıya bakıp kaldım. Yengem yanıma gelip elini omzuma koydu.
“ Kimse kimsenin derdini anlamaz kızım. Bu topraklar göze güzel gelir ama içinde barındırdığı kan revan canlar, kalpler vardır.” Dedi ve oda çıktı odamdan.
Yalnız kaldığım odada elimdeki siyah elbise ile birlikte arkamda duran yatağa çöktüm.
🪽🪽🪽
Saat 20:30 gösterdigi vakit odamın ortasında hazır şekilde durmuş karşımda bulunan boydan aynaya bakıyordum. Üzerimde duran siyah elbiseye uygun siyah bir şal vardı. Saçımı, düz açık bırakmış şalıda gelişigüzel üzerine atmıştım. Şalın üzerinde gezinen gözlerim oyasını buldu. Yüzümde kendiliğinden oluşan tebessüm ile baktım oyasına. Bu şalı bana yengem yapmıştı, daha doğrusu ona zorla yaptırmıştım. Çok güzel yaptığı iğne oyalarını görünce elimde siyah bir şal ile karşısına çıkıp; bana da yap diye tutturmuş tum. Başta karşı çıkıp; siyah eşyalar çeyize konulmaz, hayırsızlık getirir demişti ama ısrar edince dayanamayıp yapmıştı.
Yüzümde bulunan küçük tebessüm yüzümde solup dudaklarımı bükmüş ve ağlamama sebep olmuştu. Her seferinde son dediğim, kurudu gitti, daha akmaz dediğim yaşlarım yerini koruyor, yanaklarımdan aşağı birer kor parçası gibi akıyordu.
Odamın kapısı açılıp yengem görününce, yanına adımladım gözümdeki yaşlarla.
Başımdaki şalı gören yengem, kendini tutamadı ve inci gözlerinden yaş akınca dayanamadım.
Nasıl başımı bağrına bastım bilmiyorum ama ikimizin hıçkırık sesleri birer feryat olup Mezopotamya nın göbeğinde yankı bulup, sesi bastırılan genç kızların sesi oldu.
Ben her susturulan kadının, kızın sesi olmak istedim o an.
Yavaşlayan ve iç çekişlere dönen ağlamamız annemin sesi ile son buldu. “Oh yarabbim. Dila hadi bu kızın aklı bir karış havada, anlamıyor, bilmiyor hiçbir şey o yüzden böyle ama bari sen yapma. Hadi geldi gelecek misafirler, gelin içeri.” Deyip yanımızdan uzaklaştı. Yengemin vücudundan ayrılan ellerim ilk önce yengemin gözündeki yaşları sildi, sonra kendi yaşlarımı.
Sessiz bir şekilde arka arkaya ilerledi adımlarımız. Adımlarım salonun girişinde, dış kapıdan gelen ses ile durdu ve başım kapıya döndü. Salon kapısından alelacele çıkan babam ile annem kapıya doğru adımlarken gözlerim içerde, ayakta dikilen ağabeyimi buldu. Başı yerde, gözlerime bakmaktan utanır şekilde duruyordu.
Annemin sesi ile ağabeyim de olan gözlerim kapının yanında bekleyen annem ile babama döndü. “Hâdi Zümra kapıyı sen aç.”
İçime çektiğim derin nefes, bugün bana çokça lazım olacak gibiydi. Adımlarım kapıya vardı ve kolu tutup indirdim. Kapıda, karşımda duran aileye baktım. En önde duran Mehmet Ağa, dik duruşu ile insanlara üstünlük sağlıyor, sert bakışları ile kendi gücünün farkında olup sağladığı üstünlük ile karşısında duran insanlara, ezik bakışlar ile bakıyordu. Üzerinde duran gri takım elbise ile duruyordu. Onun yanında, Leyla hanım, koyu kahve gözleri ile bana hoşnutsuz bakışlarla bakıyor, dudaklarını büzüyordu. Onun için ideal bir gelin adayı olmadığımı yüzüme bağırıyordu resmen bakışlarıyla. Üzerinde duran, benim gibi giydiği siyah elbise ile oğlunun istemesine değil, cenazeye gelmiş gibi duruyordu.
Onların arkasında ise Ramazan Sipai duruyordu. Giydiği siyah takım elbise vücuduna ikinci bir deri gibi oturmuş, kol kaslarını sıkıp gözler önüne seriyordu. Gözlerime bakan gözleri parlıyor, dudakları ise küçük bir tebessüm sunuyordu. Yanında duran, büyük ihtimalle kapısında olan adamlarından biri çiçek ve çikolatayı tutuyordu. İstemeye geldiği kapıda, kendi çiçeğini bile tutmaktan aciz bir adamdı Ramazan Sipai.
“Hoş geldiniz ağam.” Diyen babamın Nasıl da heyecan yaptığı gözlerinden belli oluyor du, sırf onlar için dolabın bir köşesinde anca akraba düğünlerinde giydiği takımı vardı üzerinde.
Dış görünüşüm babama benzediğini söyleyen çok kişi olmuştu ama ben kendimi hep dayıma benzetirdim. Mesela göz rengim tıpkı dayım gibi yeşil ve mavinin karışımı bir renkti. Çakır gözlüm derdi bana hep. Yengem ise bahar gözlüm, bir türlü karar veremezler di gözlerimin rengine.
Saçlarım ise aynı annem gibi gür ve uzun ama onun saçları, güneş gibi parlak bir sarı iken benim, açık kahve rengi saçlarım vardı.
Babamdan sadece kaşlarımı almışım sanırım, onunki gibi gür kaşlarım vardı. Sadece onunkiler siyah olduğu için daha gür dururdu.
Ağabeyim bize çok benzemezdi. Daha çok anneme benzerdi siması ama annem gibi sarışın değil esmerdi. Kara kaşları ve kara saçları vardı. Tabi birde siyaha yakın koyu kahve gözleri. Biz onunla çok benzemezdik.
Annemde, bende, babamda beyaz tenli ama ağabeyim esmer tene sahipti.
Mehmet Ağa kapıdan geçip karşımızda durdu. Babam ile annem büyük bir hürmet ile elleri önünde;hoş geldiniz beyim diyen sözleri ile duruyordu ama Mehmet Ağa onları umursamayıp benim gözlerimin içine bakıyordu. Eğer benden bir hoş geldiniz sözü bekliyorsa boşuna beklerdi çünkü hoş falan gelme mişlerdi.Onunda koyu siyah kavisli kaşları, kahverengi kısık gözlerinin üzerine gölge gibi düştü ve bu hareketime verdiği tepki oldu. Hiç bir zaman kayınpederim olmayacak insanın hareketlerimi kötü algılaması benim hiçte umrumda değildi.
Korkusuzca gözlerine bakıp dikildiğimi gören Mehmet Ağa, birşey demeden salona ilerleyen adımlar attı.onun arkasından, hoş geldiniz diyen annemi bile takmadan, kimsenin suratına bakmayıp ilerleyen Leyla hanım gitti.Güzel kadındı Leyla hanım da, Esma, güzelliğini annesinden almıştı ama sinsi kadındır Leyla hanım, Mehmet Ağa, ile evlenmek için az oyunlar kurmamış vaktinde, hala bile Midyat tın dilinde döner o zaman olan olaylar.
Leyla hanım ile Mehmet Ağa'yı takip eden annem ile babam yanımızdan uzaklaşıp gidince, kapıda ben ile Ramazan Sipai kaldık. Adını bilmediğim adamın elinden çiçek ve çikolatayı alan Ramazan Sipai karşımda dikilip. “Hoş geldin demek yokmu Zümra?” Deyince, ona karşılık. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip
“ Ah tabi. Hoş geldin Ramazan ağabey.” Dedim, ağabey kelimesine baskı yaparak.
Sözlerimin ardından değişen surat ifadesini an be an seyredip zevk aldım. Önce yüzünden bulunan gülüşü soldu, sonra kalın kaşları çatılıp, acı kahve olan gözlerini örttü ve yuvarlak olan çenesi sıkmaktan, sertleşip kenetlendi. Sıkılı olan dişleri arasından tıslayarak konuştu. “ Alışırsın Zümra. Yakında bana ağabey dememeye alışırsın. “ Deyip, elindeki çiçeği ve çikolatayı elime tutuştutup salona geçti.
“Aloşorsun zümra aloşorsun. Bok alışırım gerizekalı.”
Elimdekiler ile mutfağa geçip, çiçek ve çikolatayı masaya fırlattım. Tezgahın önünde duran yengem yanıma gelip elini sıktı.
“Kurban olayım sakin ol bahar gözlüm. Biliyorum dayanması zor ama sakin ol.”
“Tamam yengem, sakinim, yok bir şey.” Dedim.
“Dila,sen gel içeri. Zümra, sende kahveleri yap gel.” Diyerek komut veren annemin girişi ve çıkışı bir oldu. Bu haline göz devirip yengeme döndüm. “ Hadi yenge, git sen, istek büyük yerden. “ Dedim.
“Ben yaparım istersen kahveleri?” Diye soran yengeme başımı sallayıp red ettim. “ Yok yengem, yaparım ben şimdi.” Dedim ve dolaplara ilerleyip elime cezveyi aldım. Yengem mutfaktan çıkınca kahveleri yapmaya başlamıştım.
Elimdeki kahve tepsisi ile içeri geçince, herkesin bakışları bana döndü. Etrafı dolduran tek ses babamın sesiydi. Elimdeki tepsiyle ilk önce Mehmet Ağa ya, sonra Leyla hanıma vererek herkesin kahvesini sundum. En son Ramazan Sipai nin önünde durup kahvesini almasını bekledim ama uzun bir süre almayınca başımı kaldırdım ve ona baktım. Gözleri benim üzerimde, dudağındaki gülüşü ile beni izliyordu. Benim ona bakmamı bekleyen dudakları, daha bir genişledi. Bu hali beni sinir edince olan oldu.
Aklımdan geçeni işleve getirmek için beklemedim ve elimdeki tepsiyi yan yatırıp üzerine dökülmesini izledim.
Tepsinin üzerinde bulunan kahve Ramazan Sipai nin üzerine dökülüp onu haşlayınca ayağa fırlayıp. “LAN!” Diye bağırdı. Onun bağırışını takip eden Leyla Hanım'ın sesi oldu.
“ Ay yaktı oğlumu!” Diyen cıyak sesi odada yankı yaptı.
“ Ay pardon isteyerek olmadı.” Deyip sahte bir telaşa girdim. “ Ben bir bez getireyim.” Dedim ve salondan kaçarak çıktım.
Salondan çıkınca kıs kıs gülmeye başladım ve mutfağa gittim.
"Oh canıma değsin. Az bile oldu sana, uyuz herif, bunlar daha iyi günlerin senin." deyip her zaman yaptığım gibi kendi kendime konuştum. Bunu çoğunlukla yapardım, dinleyenim fazla olmadığı için kendi kendime konuşur, kendi kendime cevaplar verirdim, Pekte aklı başında olan bir kız sayılmazdım yani.
Çekmeceden bir bez çıkarıp musluğun önüne tutup, hâlâ yüzümde olan gülümseme ile ıslanmasını bekledim.
“ Kasten yaptın değilmi?"
arkamdan gelen sesle irkilip arkamı döndüm ve mutfak kapısına kollarını birbirine dolamış tek omzunu kapı pervazına yaslanmış bir şekilde bana baktığını gördüm.
Bu görünüşe bütün kızlar tav olurdu belki ama ben olmazdım.
Küçük olan mutfağımızda, kapı ağzında durmasına rağmen çok yer kaplamıştı, yapılı bir vücudu vardı. Protein tozunu mu yüklemişti kendine yoksa yaptığı sporlar ile mi bilmem ama dış görünüşünün altında boş bir adam yattığını bilmesem vay be diyeceğim bir tipi vardı. Ama işte benim için dış görünüşü değil insan olması önemliydi ki zaten insan olmadığı kendinden on yaş küçük bir kıza göz koymasından belliydi.
“ Neyi kasten yaptım Ramazan ağabey?"dedim, yine ağabey kelimesine vurgu yaparak.
Az evvel rahat rahat yaşlandığı kapı pervazında doğruldu. Böyle bozarlar dı o rahatı.
"Bana bak Zümra, bana bir daha ağabey dersen senin için hiç iyi olmaz!" Dedi işaret parmağını sallayarak.
Az evvel rahat rahat yaşlandığı kapı pervazında doğruldu. Böyle bozarlar dı o rahatı.
"Bana bak Zümra, bana bir daha ağabey dersen senin için hiç iyi olmaz!" Dedi işaret parmağını sallayarak.
Az evvel bir kıza karizma görünmek için takındığı çapkın bakışları silindi ve asıl yüzü göründü. İşte o buydu, gerçek yüzünü göstermişti.
Onun boş tehditleri ile gözlerimi devirdim ve bıkkın bir nefes verdim dışarıya.
" Niye, bu güne kadar sana ağabey demiyor muydum? bunu unutma sen benim için her zaman sadece arkadaşımın ağabeyi olarak kalacaksın." Deyip, onu orada bırakıp yanından geçeceğim sırada elini koluma atıp beni durdurdu.
Kolumu sıkarak burnumun dibine kadar eğildi ve o pis sigara kokan nefesi yüzüme yalayıp geçti.
" Bak sana güzellikle yaklaşmaya çalışıyorum beni bu şımarık hareketlerinle sinir etme!"
Kısık ama tehditkar, dişlerinin arasından gelen kalın sesi belki herkesi korkutuyordu ama beni asla. Ben bu sözleri bu tondaki sesi her gün babamdan duyuyordum zaten. Yani açıkçası bu tehditler beni arsız biri yapmıştı. Sonuçta alışmış kudurmuştan beterdir.
"Zümra, ne oluyor burada?"
Yengemin sesini duymamla bakışlarımı ondan çekip yengeme baktım. Kurtarıcı meleğim yine iş başındaydı. Kolumu ellerinden kurtarıp karşısında dikildim.
“ Yok bir şey yengem. Ramazan ağabey çok yanmış, yakmışız onu ama daha çok yanacak haberi yok sadece.” Dedim ve sonradan jeton düşmüş gibi suratımı ekşitip. “ Tüh ya, hay Allah yine ağabey dedim görüyormusun?” Dedim.
Bu sözlerim karşısında yengemin gözleri pörtlemişti. Ramazan Sipai ise sabır niyetine bir soluk verip elimdeki bezi almış ve üzerini silmeye başlamıştı. Beyaz gömleğinin üzerinde duran kahve lekesi bugünün imzası olmuştu.
İçeri geçip yengem ile yan yana oturduk. Karşımıza oturan Ramazan Sipai nin üzerinde silse bile geçmeyen kahve lekesi olduğu gibi duruyordu.
“ Faruk oğlumuz nasıl oldu? Çıktımı hastaneden?” Diyen anneme baktım. Etrafı saran sessizliği bu şekilde bozdu ama bozmaz olaydı.
“Kızının vurduğu oğlumu mu soruyorsunuz mehtap?” Diyerek anneme cevap veren Leyla hanım oldu. Tabi ben bu söz karşısında susar mıyım? Neden susayım dimi?
“Oğlunuzu vuran kızın kapısındasınız şuan Leyla hanım.” Dedim. Bence iyi dedim.
Bakışları beni bulan Leyla Hanım'ın her an gözlerinden ateş çıkabilir, o ateşler beni yakabilirdi.
Birbirini ateş hattına alan Leyla Hanım ile benim bakışlarımızı, Leyla hanım tam ağzını açmışken Mehmet Ağa, böldü.
“ Dün kendine geldi ama doktor beyler onu çok uyanık tutmadı ve tekrar uyuttu. Yarın sabah uyanır dedi doktorlar.” Dedi.
“Sözü keselim artık.” Deyip ayağa kalkan Mehmet Ağayı, babam ile annem takip etmiş, onların ardından ise, istemeye istemeye kalkan Leyla hanım. Ramazan Sipai de kalkınca annem bana kaş göz hareketi yapıp onun yanında durmamı işaret etti.
Mehmet Ağa, elinde yüzük kutusu ile bize doğru gelince bir an için -İSTEMİYORUM- diye bağırıp, kaçmak istedim ama yapamadın. Çünkü ne fayda dimi?
Mehmet Ağa, kutuyu Ramazan Sipai nin eline verdi.
Ramazan Sipai nin, kutuda olan gözleri beni buldu ve yavaşça açtı kutuyu. Ardından yüzüğü çıkarıp elini kaldırdı, elimi vermem için bir süre beklesede hareketsiz kalıp gözlerinin içine baktığım için daha fazla dayanamamış olacak ki kendi tuttu elimi, sonrada yavaşça geçirdi parmağıma.
Yüzük değil kelepçe takıldı aslında elime.
Mehmet Ağa, bizi tebrik edip, Fatiha ile dua edip önce bana sonra ona elini uzatıp bekleyince yaşından dolayı ayıp olmasın diye elini öptüm ve ardından alnıma değdirdim.
Aslında cenazem kalkmıştı ve o Fatiha ruhuma üflenmişti.
Tebrikler edilip tatlılar yendikten sonra yarınki Esma ile ağabeyimin sözü için anlaşmışlar ve gitmişlerdi. Bende onlar gidince hemen parmağımda bulunan yüzüğü çıkarıp yatağımın başucundaki çekmecenin üstüne koymuştum.
🪽🪽🪽
Söz günün üstünden dört gün geçmiş benim ve onun söz gününden sonra Esma ve ağabeyimin de sözleri kesilmişti.
Ben ise onu söz gününden bu yana İlk kez görecektim. Ağabeyimin sözüne sırf onu görmek istemediğim için gitmemiştim ama ne kadar kaçarsam kaçayım eninde sonunda bir şekilde yine karşı karşıya geleceğimizi biliyordum.
Ve bugünde o gündü. Çünkü nişan için alışverişe gidilecek ti.
"Haydi Zümra, hazır değilmisin?!" Annem kapının önünde bana seslenirken bıkkın bir nefes verdim ve kapıyı açtım.
"Geldim anne." dedim bıkkınlık içinde.
Elimdeki çantaya telefonu koyup, son kez baktım aynadaki yansımama. Üzerimde beyaz, üzerinde küçük, mor çiçekleri olan bir elbise vardı. Ayak bileklerime gelen eteği iki yanında dizlerime gelen yırtmaçları ile güzel duruyordu.
Elbiseyi annem zorla giydirmişti.
Odamdan çıkıp salona, annem ile ağabeyimim yanına gittim. Annem hoşnut gözleri ile beni süzüp.” Afferin, bak ne güzel oldun.” Demiş ve kapıdan çıkıp. “ Hadi gelin, beklemesinler bizi.” Dedi.
Ağabeyimi bulan gözlerim ondan bir şeyler bekledi. Eskiden olsa yanıma gelip; bu ne güzel Zümra hanım? Midyat'ın kızları sana düşman mı olsun der saçlarımı öperdi. Ama şimdi beni görmezden gelip yanımdan geçip, çıktı kapıdan.
Gözlerim tekrar doldu ama bu sefer akıtmadım yaşlarımı. Değmeyecek insanlar için bana ağlamak haram olmuştu artık. Derin nefes alıp bende çıktım salondan, sonra ise evin kapısından. Bahçe kapısında bekleyen annem ile ağabeyimin yanına gelince, annen kapıyı açıp, sanki onu makam aracı bekliyor gibi havalara girip yürüdü ve arabanın arka kapısını açan şoförün, önünden geçip arabaya bindi.
Onun arkasından ön yolcu kapısını açan ağabeyim bindi. Ben ise adamın bana kapı açmasını beklemeden kendim kapıyı açıp bindim arka yolcu koltuğuna.
Arabada olan sessizliğimiz Midyat meydanına gelince son buldu.
Annem arabadan inip bizi bekleyen Sipai ailesinin yanına gidip, sanki kırk yıllık dostu gibi Leyla hanım ile selamlaşıp, konuşunca göz devirmeden duramadım.
O sırada fark ettim bir çift acı kahve renginde olan gözlerin üstümde olduğunu.
Ramazan ağabeyin, beni baştan sona süzüp gözlerimin içine beğeni ile baktığını görünce yine göz devirmemek için kendimi zor tuttum. O esnada beni yine baştan sona süzünce gözlerinin bir yerde takılı kalıdığını ve çene hatlarının belirginleştiğini farkettim.
Bu haline bir anlam veremeyip baktığı yere baktığımda elime baktığını ve yüzüğün parmağımda olmadığını gördüğünü, anladım. Yüzüğü unuttuğumu söyleyemiyorum çünkü o gün yüzüğü çıkardığımdan beri hiç takmamıştım zaten.
Bakışları yine yüzümü bulduğunda bende ona baktım ve gözlerinden ateş çıkaracak, kulaklarından dumanlar çıkaracak kadar sinirli olduğunu gördüm. Ama bunların bana sökmeyeceğini ona kanıtlar gibi elimi yüzüme yelpaze yapıp salladım. Bide yüzüme alaylı bir gülümseme kondurunca tam olmuştu. Kudursun ayı, ohhh.
Selamlaşma faslı bitince Annemler önümüzde ilerledi. Ben, Ramazan, Esma ve ağabeyim de arkalarında ilerledik. Bir süre sonra yanıma yaklaşan adım sesleri ile Esma yanıma gelip çekingen bakışları ve sesi ile. "Zümra nasılsın?" Diye sordu. Bu sözlerin bende ne kadar yara açtığını bilse yine sorar mı acaba diye düşünüp yüzüne baktım. İyi olmadığım her halimden belli değil miydi? En yakın arkadaşım dediğim insan bunu nasıl fark etmezdi? o lanet günden sonra beni ne aramış ne sormuştu. Dostum dediğim insan beni ateşe atmış ve hiç umrunda olmayıp köşesine çekilmişti. Salak değilse bu soruyu sormaz yüzüme bakınca anlardı nasıl olduğumu.
Onunla konuşup ağzımı yormaya gerek bile duymadım.Gözlerim yüzünün her zerresini gezinirken yüzünde okuduğum acıma duygusu ile karşılaştım. Sanki onlar yüzünden bu durumda değilmişim gibi acıyarak bakıyordu.
“ Çek o acıyan gözlerini üzerimden, asıl acınacak kişi sensin çünkü. Zavallı bir insansın Esma. Asıl ben sana acıyorum biliyor musun? Sana söylemek istediğim çok söz var ama ağzımı yorup senin seviyene inemem.” Dedim. Esma sözlerim karşısında dumura uğrayıp donup kaldı ve hareket edemedi. Onu arkamda bırakıp yürümeye devam ettim.
Ne sanıyordu? Bana yaptıkları karşısında onu affedip; senin bir suçun yok, sen sadece sevdin mi dememi bekliyordu. Eğer öyleyse çok beklerdi.
En son Esma ile konuşmuş ve bir daha ağzımı bile açmamıştım. Esma, ne kadar belli etmek istemese de yüzünde olan varla yok arası ve arada sırada ağabeyime bakıp gülümsemesi canımı yakmıştı.
Çünkü onlar mutluydu ve beni ateşe atmaları umurlarında değil gibi görünüyorlardı.
Sanırım şu tabloda mutsuz olan bir tek bendim.
Bir giyim mağazasında ayakta öylece durmuş annemin bana beğendiği elbiselere bakıyordum. Esma ise yüzündeki gülümseme ile beğendiği elbiseleri çaktırmadan ağabeyime gösteriyordu.
İnsanlar hep böyle iki yüzlü müydü yoksa benmi çok kördüm?
Bizim Esma ile güzel bir arkadaşlığımız vardı. Ağabeyim ile tanışmadan bir kaç ay önce tanışmıştık bizde. Aslında onun kim olduğunu ben biliyordum ama o benim kim olduğumu bilmezdi.
İki yıl önce aynı derste olduğunu anlamış ve aramızda bir arkadaşlık kurulmuştu. Bir kaç ay sonra ise ağabeyim ile ilişkileri başlamıştı.
Aslında şimdi düşünüyorum da bana yaklaşma sebebi de ağabeyim di bence.
Çünkü bir buçuk yılını aynı sınıfta geçirdiğin bir kızı sonradan nasıl fark eder ve onunla arkadaşlık kurmak için çabalar dın ki? Ben bu kadar kör bir insanı mıydım gerçekten?
Ben ayakta durmuş onlara bakarken ve yine düşüncelere dalmış ken saçlarımın arasında hissettiğim nefes ile arkama döndüm ve Ramazan Sipai ile burun buruna geldim.
"Ne yapıyorsun sen!" Deyip iki adım geri gittim.
O ilk önce elime sonra gözlerime baktı ve." Yüzüğün nerede?!" Dedi, baskın çıkan ses tonu ile. O öyle konuşunca, bende ses tonuma biraz alay katıp.
" Bilmem evde unutmuşum sanırım Ramazan ağabey." dedim.
Ramazan, sinirlendiğini belli etmek için içine derin bir nefes çekti. Bir adım yaklaştı ve tehditkar bir ses tonuyla.
" Beni deli etme Zümra, yakında karım olacaksın. Bana bir daha ağabey demeyeceksin!" Dedi.
"Sende beni iyi dinle o zaman. Gerekirse gider hapis yatarım ama seninle yinede asla evlenmem!" Dedim. Ben onu baştan uyarayımda, yazık boşuna hayaller kurmasın denyoz.
Sözlerim onda bir etki etmemiş aksine güldürmüştü.
"Sen böyle dik başlı olmaya devam et, sonunda bu lafları nasıl yediğini zevkle izliyor olacağım." Dedi kendind
en emin bir şekilde ve yanımdan geçip kapıya çıktı.
Bende Zümra isem o lafları kimin yiyeceğini gösterim sana Ramazan Sipai.


