Kader nedir? Yada daha doğrusu, kaderi belirleyen, kaderi yazan kimdir?
İnsan kendi kaderini kendisi yazabilir mi?
Alın yazısı denilen şeyde kadere bağlı mıdır?
Çok sevdiğim, ünlü hint bilge ve fabl yazarı olan Beydeba'nın kader hakkında yazmış olduğu söz geldi aklıma.
Kader konuşunca güçlü bir sesle, kuşkusuz susarmış insan.
Bu yolda ilerlerken kadere karşı susup boyun eğmelimiyim? Yoksa kendi kaderimi kendim yazacağım diyerek başmı kaldırmalıyım?
Son bir ders kalmıştı ve maalesef edebiyat hocamız bizi bırakmaya niyetli değildi. Edebiyat dersini severdim aslında, birde bir çok meslek için edebiyat çok yararlı bir dersti ama sevdiğiniz bir derste, pür dikkat dinlediğiniz bir derste, yanınızda bir yerlerinde kurt olan bir arkadaşınız varsa ve o arkadaşınız sizi ha bire dürtüyorsa çekilmez bir ders oluyor du.
Sağ kulağıma üflenen nefes ve ardından fısıldanan ses; “ salamıyor bizi hoca Zümra, bir şey yap.”
Sıkıntı basmıştı artık, yaz ayının sıcağı yavaş yavaş vurmaya başlamış, bir sıcak bir soğuk olan havalar bunaltmaya başlamıştı. Mardin, Mezopotamya’nın masal şehri. Daha yaz ayına girmeden insanı bunaltıyordu havası ile.
Henüz yeni girdiğimiz Mayıs ayında bu sıcakta olan havalar tam yaz aylarında çekilmez çile oluyordu.
“Esma, Allah aşkına ne yapabilirim?”
Arkadaşım sanırım beni edebiyat hocamız olan Beyazıt hocanın sözcüsü sanıyordu.
Gözlerim baygın şekilde tekrar ders anlatan Beyazıt hocayı buldu ama bulmaz olaydı.
Her zaman ders anlatırken çatık olan kaşları dahada çatık duruyordu ve kısık kahve gözleri ile çakır gözlerime bakıyordu.
İlk sırada oturmanın dezavantajları bunlar oluyordu işte.
“Bu soruya cevap vermek istiyorsun sanırım Zümra? O hâlde seni dinliyoruz.”
Hocanın sorduğu soruyu duymuş olsam cevap vermek hiç zor olmazdı ama maalesef duymamıştım. Gözlerim yanımda oturan ve beni bu duruma düşüren arkadaşım yani Esma'ya kaydı ama nankör bana gözünün ucuyla bile bakmayıp karşımızda duran beyaz tahtaya bakıyordu.
“ Anladık Zümra, kendini daha fazla zorlama, yarın olacak derste seni sözlüye kaldırdığım zaman böyle karşımda dut yemiş bülbül gibi kalmazsın umarım.” Boğazımdan yükselen yutkunma sesi sınıfın içinde yankı bulup kulaklarıma ulaştı. Ben yapmıştım, hemde cayır cayır yanmıştım. Beyazıt hocanın sözlüklerde ne kadar vicdansız olduğunu bilen sınıf, kendi başlarını da yakmamak için derin bir sessizliğe büründü.
“ Ders bitmiştir. Çıkın.” Diyen ses resmen sınıfta yankı buldu tâbi buda bana büyük bir fırsat oldu. Hemen yanımda duran sınıf kapısından Esma'yı bile beklemeden çıktım.
Arkamdan gelen Esma adımı seslenip gelse bile okul bahçesine çıkana kadar durmadım.
Okul bahçesine çıkıp sakinleşmek için derin derin nefesler aldım. Resmen bütün sınıfa rezil olmak ile beraber yarın sözlü olacaktım ve Beyazıt hoca dersinde böyle bir olay yaşatan her öğrencinin burnundan getirmek işlemediğimiz konulardan soran bizi o derste bırakmak için her şeyi yapardı.
“ Ay Zümra, ne hızlı çıktın kızım öyle dersten. Senin arkandan hemen çıkıcam diye az kalsın düşüyordum.”
“ Ya Esma, Allah aşkına senin derdin düşmek mi? Ya hoca yarın mahvedecek beni, sözlü dedi, yarın dedi.” Ben bunları dedim ama kimin umrunda.
“ Ay boşver senin sayende dersten erken çıktık, hâdi gidelim.” Dedi ve elimden tutup sürüklemeye başladı beni. Ağzım açık arkasında- daha doğrusu sürüklenerek- gidiyordum.
“ Kızım sen ciddi misin? Beyazıt hoca diyorum, sözlü yapacak beni diyorum, hemde yarın yapacak diyorum.” diyorum diyorum ama kimin umrunda.
“Dua edelim de yarın bir şey olsun ve Beyazıt hoca seni sözlü yapmasın, sonraki günde unutur zaten o yüzden takma kafaya. Hadi koş koş yetişelim hemen.” Dedi ve elimi bırakıp koşmaya başladı.
Allah'ım ne olur bir şey olsunda yarın ben o sözlüye girmeyeyim, amin.
Esma'nın arkasından koşmaya başladım. Az evvel bana yetişemeyen arkadaşıma ve aynı zamanda müstakbel yengemin arkasından ona yetişmek için koşmaya başladım.
Nefesim nereye kadar bana yeter bilmem ama buna rağmen koştum.
Esma ve ağabeyimin buluşma yerleri olan Mor Gabriel manastırı, şehir merkezinden epey uzaktı ve bunun için onların kendilerini kimsenin görmeyeceğine emin oldukları ve bir birbirlerini ilk kez gördükleri yere doğru koşmaya devam ettik ama benim nefesim bana daha fazla yetmedi ve durmak zorunda kaldım.
“Hadi Zümra koş yetişmem gerek hızlı ol.”
En az yirmi metre uzağımda olan Esma, benim durup nefeslendiği mi görmeden koşmaya devam etti.
“ tamam bekle Esma, ağabeyim kaçmıyor.”
Esma durdu ve bana döndü.
Yüzüm şuan kızarmış olmalıydı. Astım hastası olduğum için beni yoran, nefesimi kontrol edemediğim zamanlarda, hemen yüzüm kızarırdı.
“ Ağabeyin kaçmıyor ama vakit az. Biraz daha çok göreyim diye. Hadi Zümra.” Dedi, benim vefalı arkadaşım. Burada astım krizi geçirsem beni yine arkasından sürükleyecek gibiydi.
Bu ıssız yerde beni bırakıp gitmezdi umarım.
Başımı onu kınayarak sağa sola salladım. Onlarınki olmayacak işti ama onlara da kızamıyorum. Ne insanlar vardı aşkı için dağları delen, çöllere düşen. Benim garip arkadaşım ve ağbeyimde küçük bir ihtimale satılıp her cuma bir birlerini biraz daha görmek için Mor Gabriel manastırına gelir on dakika bile olsa birbirlerini görürlerdi.
“Esma, tamam sen git. Arkandayım zaten yetişirim sana.” Dedim. Daha fazla koşmaya mecalim kalmamıştı.
En sonunda Esma halimden anlamış olacak. “ Tamam ama hemen gel arkamdan.” Diyerek koşmaya devam etti.
Ellerimi dizlerime dayadım ve vücudumu asfalta bakacak şekilde eğdim. Olmasında hızlı atan ve bu sebepten nefesimin kontrolünü elimden alan kalbimin olması gerektiği gibi atması için, ona kadar saydım ve başımı gökyüzüne çevir dım.
Bulutlar, yarım saat önceye kadar bile gökyüzünde varlığını koruyan yakıcı güneşin üzerine kâra bir çarşaf gibi serilmiş, az sonra yağmur yağacağının sinyalini veriyordu.
Hızlı olup manastıra yağmur yağmadan gitsem iyi olacak. Yağmur damlalarının kirpiklerimin ucunda dans etmesini seviyor olsam bile, astım hastası olduğum için girip bile olsam, bana o küçük nefes bile nimet gibi geliyordun.
Esma'nın gittiği yola baktım. Önümde uzanan uzun yolun sonunda Mor Gabriel manastırı görünüyordu ve Esma da varmak üzereydi.
Esma, benim güzeller güzeli arkadaşım. Midyat ta daha bu yaşında güzelliği dillerde olan arkadaşım. Siyah bir zeytini andıran yuvarlak ve büyük gözleri her zaman parladı. Onun gözlerinde daha önce hiç yaş görmedim. Midyat ta sözü geçen büyük ailelerden birinin, tek kızı, kara incisiydi. Babası onu el üstünde tutar bir dediğini iki etmez ne isterse yapardı.
Uzun siyah kıvırcık saçları vardı. Her daim parlayan saçları, annesi tarafından sevgiliyle okşanırdı. Aile genetiğinde olan etli burun yapıları vardı. İki ağabeyi de onu sinir etmek için burnunu iki parmağı arasına alıp kıstırır dı.
Uzun boyu onu olduğundan büyük gösteriyor ama Esma bundan rahatsızlık duymaz aksine hoşuna gittiğini söyler di.
Esma'nın ardından manastıra varınca duvara sırtımı dayadım ve soluklandım.
Mor Gabriel manastırı taş duvarlarla örülü büyük bir yerdi. Süryani kadim cemaati nde. Mor Şmuel ile Mor şemun tarafından 397 yılında inşa edilen tarihî bir manastırdı. Farklı yıllarda birçok isim ile bilinen manastır, farklı amaçlar içinde kullanılan tarihî bir mekandı. Şuan için ise turistik bir alan haline gelmişti.
Esma ile Kadir ağabeyim manastırın içine girmek yerine- çünkü içinde çoğunluk günlerde gezip görmek için gelen insanlar olurdu ama bugün sakindi- dışarıda, manastırın arka tarafından kalan, kullanılmayan eskiden rahiplerin dua amacı kullandıkları yerde buluşuyorlar dı. Ben ise onları yalnız bırakmak için, yaklaşık on beş metre uzaklıkta olan merdivenlerin başladığı duvar dibinde duruyordum.
Bir süre sonra içerden, Esma'nın bağırışları benim koşarak içeri girmeme neden oldu. Ön kapıyı açıp içeri girdiğim gibi ilk önce gözüme arka kapının açık olması çarptı gözüme sonra ise gözlerim gelen seslerin olduğu yere döndü ve gördüğüm manzara eşliğinde dudaklarımın arasından tiz bir çığlık yükseldi.
Esma'nın ağabeyi, Faruk ağabey, Kadir ağabeyimin üzerinde yüzüne indirdiği yumruklar eşliğinde dudaklarının arasından ağza alınmayacak küfürlerini sıralıyordu, Esma onların arasına girmeye çalışıyor ve her başarısız olduğu zaman dudaklarından benim adım çıkıyor ve yardım etmemi söylüyordu ama ben ne yapacağımı bilmez donup kalmıştım.
“Zümra yardım et öldürecek onu, yardım et!” Esma'nın çığlıkları odanın içinde yankı bulup kulaklarıma ilişti ve o esnada Faruk ağabeyin elinin beline gidip çıkardığı silahı gördüm.
O anın etkisi ile ne yaptığımı bilmez yerde kapının önünde duran büyük taşı aldım ve onların yanına koşup Faruk ağabeyin ensesine taşı geçirdim ve ağabeyimin üzerinden köşeye savurdum.
İnsanları korku, endişe ve panik anlarında saran büyük bir güç olur derlerdi ama inanmazdım. Doğruymuş kocaman adamı nasıl yere savurdum ben bile inanamıyorum ama yaptım. Esma, Kadir ağabeyimi yerden kaldırıp yüzüne baktı, benim onların üzerinde olan gözlerim ağabeyimin kaşı ve dudağından akan kanı görünce, Faruk ağabeye baktım. Gözlerim onun ayakta duran bedenini ve elinde tuttuğu silahı ile ağabeyim ile Esma'ya baktığını görünce -hangi ara ayağa kalktı bilmiyorum - Esma ile Kadir'in önüne geçtim ve Faruk ağabeye yaklaşıp elinde duran silahın üzerine elimi koydum.
“Ağabey Allah aşkına indir şu silahı!” Elim hangi cesaret ile silaha gitti, hangi ara dilimin bağı düzeldi de bu cümleyi kurdum bilmiyorum ama sert çıkan sesim Faruk ağabeyin, bana bakmasına neden oldu. Biliyordum Faruk ağabey bana zarar vermez, benide Esma gibi sevip sayardı.
“ Zümra çekil yolumdan!” Sert çıkan sesi odanın içinde yankı buldu. Elimin altında olan silaha diğer elimede koyup Faruk ağabeyin gücüne karşı silahı aramıza indirdim.
Gözlerim arkamda duran Esma ile ağabeyimi buldu. Kadir Esma'yı arkasına almış onu zarar gelmemesi için önünde barikat olmuştu.
Boğazımdan aşağı yutkunduğum sıvı boğazımda tıkanıp aşağı inemedi.
Gözlerim tekrar Faruk ağabeyin üzerine çevrildi. Elimin altında duran eli ile silahı elimden almaya çalışıyordu ama bırakmamaya yemin etmiş gibi tutuyordum.
“Zümra sana çekil de-” Faruk ağabeyin sert sesini bastıran; aramızda olan silahın patlama sesi oldu. Silahtan çıkan kurşunun bedene saplandığı, eti parçalayıp delen sese; gökyüzünü delip geçmek için uğraşan yağmurun sesi, yağmur sesine ise şiddetli gök gürültüsü eşlik etti. Düşen yıldırım, benim ellerimde olan sıcak sıvı, belki gökyüzünü değil ama benim hayatımı delip geçti.
Elleri ellerimde olan adam yere serildi. Benim ellerimde ise onun elinden almaya çalıştığım silah kaldı. Manastırı sesi ile inleten Esma'nın.’ AĞABEY!” diyen sesi ile kulaklarım uğuldadı.
Yanıma gelip elimdeki silahı alan ele döndü bakışlarım. Ben onu ellerinden tanırdım. Onun elleri babamın açtığı küçük demir dövme atölyesinde, yer yer yanık izleri ve nasır izleri ile doluydu. O eller benim başımı şevkat ile okşar sevgi ile sarardı. Bugün sevdiği kızı sevgiyle sarınca kıskanmam bencillik olurdu.
Ellerinide olan bakışlarım yüzüne tırmandı.
Yerde kanlar içinde yatan ve baş ucunda korku ile ağabeyi için ağlayan sevdiği kıza değil bana bakıyordu. Gözleri anın şaşkınlığı taşıyor, dudakları sık sık aralanıyor ama bir sözcük bile kuramıyor du.
Tutulan dilim yanımda olan adamın varlığı ile güç aldı ve aralandı. “ Ağabey ben ne yaptım?” Mekanik çıkan sesim bana bile o an yabancı geldi.
En sonunda ağabeyimin açılıp kapanan dudakları kelimeleri cümle haline soktu.
“ Korkma, ben yanındayım. Ambulansı arayalım. Olmamıştır bir şey. Olmamıştır.” Elindeki silahla yanımdan bu cümleleri sayıklayarak uzaklaştı ve cebinden çıkardığı telefonu tuşlayarak kulağına götürdü.
Elimdeki kanlar ile yerimden bir adım dahi atamadan olanları izledim.
İlk önce ağabeyim telefondan ambulansı arayıp adres vermiş, sonra ise Esma ile Faruk ağabeyin yanına diz çöküp üzerindeki ceketi Faruk ağabeyin kanayan yarasına bastırmaya başlamıştı. On beş dakika sonra kulağıma ilişen siren sesleri ardından üniformalı birkaç sağlık ekipleri içeri girmiş Faruk ağabeyi sedyeye yatırıp götürdü.
Sonrası çok hızlı gelişti. Kadir ağabeyim beni kolumdan tutup sürükleyerek ambulansın ön koltuğuna oturttu ve kendisi de yanıma oturdu. Esma'yı ise yan aynalardan sedye ile arkaya geçtiğini görmüştüm.
🪽
Ölüm ile yaşam arası kaç saniye?
Ben bilmiyordum.
Kim bir saniye sonra olacak olanın garantisini verebilir?
Ben bilmiyordum, bir saniye sonra nerde, nasıl, ne hâlde olurum bilmiyordum.
Yarın olacak olan sözlüye girmeyeyim diye çok mu dua etmiştim? Allah o sıra duamı kabul mü etmişti?
Bir yerde okumuştum, insanlar dua ederken doğru şekilde dua etmeli çünkü duanın amacı sapabilirmiş. Benim ettiğim dua amacından sapmış tı.
Kulaklarım çınlıyordu ama transa girmiş gibi elimdeki kanları silmeye çalıyordum. Ellerimdeki kanı tırnaklarımla kazıyarak çıkarmaya çalışıyordum ama çıkmayacak gibi duruyordu. Hep elimde mi olacaktı bu kanlar bundan sonra. Zaten kulağımdaki çınlama sesi de durmuyordu.
Benim kulağımda çınlayan ses hastanenin boş koridorunda yankı buluyor, beni sağır edecek kadar büyüyor du.
“Oğlum. Yaktılar benim oğlumun başını. Yaktılar.” Baygınlık geçirir gibi gelen ses Leyla Hanıma aitti. Esma'nın annesi. Hastaneye geldiği ilk an geçirdiği kriz ile hemşireler tarafından sakinleştirici almış bir saat kadar uyutulmuştu, şimdi ise sarhoş gibi duran vücudu ve baygın bakan gözleri ile ameliyathane yazan kapıya bakıyor ve bu kelimeleri kullanıyordu.
Ellerimde olan gözlerim Leyla Hanıma ilişti ve o sıra göz göze geldik. Beni gören Leyla Hanım'ın gözleri büyüdü ve bir hışım yerinden kalkıp bana doğru atıldı, aramızda olan on metre sanki bir anda küçülmüş tü. Leyla Hanım yanıma atılıp elleri ile boğazıma sarıldı.
“Sen yaptın! Sen yaktın oğlumun başını! Öldürecem seni şeytan!” Diye bağırdı. Beni onun elinden kurtarmak için uğraşan yengemin desteğine annem ve birkaç hemşire koştu ama Leyla Hanım'ın gözünü kan bürümüş gibi beni bırakmaya niyeti yoktu. Ciğerlerime gitmeyen nefes, beni öldürebilirdi. Ciğerlerimin şiştiğini hissettim ve gözlerim yavaş yavaş kaymaya başlayınca arkaya doğru savruldum.
“Ana dur artık!” Diyen Ramazan ağabeyin. - Esma'nın büyük olan ağabeyi - sesi ilişti kulaklarıma, beni o kurtarmıştı çünkü gördüğüm kadarıyla annesini omuzlarından tutmuş benden en uzak köşeye götürüyordu.
Beni tutan Dila yengem olmasa yere düşmüştüm şimdiye.
Zor aldığım nefesler ile gözlerim etrafımda gezindi. Ameliyathane yazan kapının yanındaki duvara sırtını dayamış kadir ağabeyim elleri ile saçlarını çekiştirip duruyor, sık sık nefesler alıyordu. Başı ağrıyınca yaptığı bir hareket bu, ne zaman başı ağrısa başını dizlerimin üzerine koyar ‘zümra saçlarımı çeksene gülüm başım çatlıyor.’ derdi.
Kadir ağabeyimin yanında duran, sinirli bakışlarını etrafta dolaştıran Babamdı. O zaten hep böyle bakardı onu bir şeylere memnun etmek çok zordu.
Dila yengem baş ucumda gözlerinden akan yaşları ile bana bakıyor, saçlarımı okşuyordu.
Dila yengemin yaptığını yapması gereken annem ise korkulu gözler ile babama bakıyordu. O hep korkar dı zaten babamdan.
“Zümram, bahar gözlüm gel hadi otur şöyle.” Beni omuzlarımdan tutan yengemin desteği ile yanımızda duran sandalyelere oturduk.
Aramızda beş sandalye olan Esma tırnaklarını kemirip ameliyathane yazan kapıya bakıyordu.
Onunla hiç konuşmamıştık, transa girmiş gibiydik ikimizde. Ramazan ağabey, annesini bizden en uzakta olan yere götürüp birkaç hemşirenin yanına bırakıp bize döndü gözleri benim gözlerime ilişse bile çok bakmadı ve koridorun sonunda, elindeki bastonu ile duran Mehmet Ağa'nın yanına- Esma'nın babası - gitti.
“ Zümram kurban olduğum parçaladım ellerini. Ellerindeki kan senin be bahar gözlüm. Yapma artık kurban olduğum. Kriz geçireceksin diye ödüm kopuyor.”
“ Yenge ben ne yaptım? Ben nasıl yaptım? Yemin ederim isteyerek olmadı yenge. Ben sadece kimse zarar görmesin istedim. Yemin ederim.” hıçkırıklar ile kurduğum her kelime boğazıma bıçak gibi batıyor, beni boğmak için biriken her hıçkırık ruhuma ateş olup düşüyordu.
Dila yengem sorularıma cevap vermek yerine beni bağrına bastı. Onun sıcak kolları en soğuk ayazda bile beni ısıtırken şuanki bu soğukluk neydi?
Dila yengemin kolları arasındayken babamı, Kadir ağabeyimi, Esma'yı, Ramazan ağabeyi ve Mehmet Ağa'yı köşede durup konuşurken gördüm. Sesleri bizden uzakta oldukları için gelmiyordu ama yüz ifadeleri, Esma ile Kadir'in her ne konuşuluyor ise şok olan ifadeleri, babamın bir şeylerden zevk aldığı suratı, Mehmet Ağa'nın taviz istemeyen sert yüzü, Ramazan ağabeyin ise sırtı dönük olduğu için görünmeyen yüzünden ne anlatmalıyım bilmiyorum ama hoşuma gitmeyen şeyler olacağı kesin di.
Anlamaz gözlerim onların üzerinde gezerken Ramazan ağabey başını bizim olduğumuz tarafa döndü ve onunla göz göze geldik.
Sabit duran suratı bir şeyler anlamamı zorlaştırıyordu.
Bu bakışları bölen ise aramızda yankı bulan ses oldu. “ ihbar edilen silahlı yaralama vakası için geldik. Hastayı hastaneye getirenler kim? İfade alınacak.” İki üniformalı polis memuru etrafta bakıp kendine bir muhatap aradı.
Gözlerim korku ile babamı bulunca, Ramazan ağabeye bakıp gözlerini aç kapa yaparak onay işareti verdi ama neden verdiği, ne için onay verdi umrumda değildi çünkü benim korku dolu bakışlarım onlarda çok kalmadı ve bana yardım edeceğine inandığım, bana birşey olmayacak diye söz veren Kadir ağabeyimi buldu ama onun başı yere eğik, gözleri zemine bakıyordu.
“Ben hastanın ağabeyi oluyorum Ramazan Sipai.”
“Öncelikle çok geçmiş olsun Ramazan bey. Ağır bir vaka bu, olay yerinde kamera yoktu. Bizde hem yaralıdan hemde yaralıyı hastaneye getiren kişilerden ifade almalıyız.”
“Anlıyorum sizde işinizi yapıyorsunuz ama ifade vermek için şu an kimse hazır değil. Sizin içinde sorun olmazsa şimdilik siz gidin ben yarın kendim mutlaka gelip ifade vericem.”
Diyen Ramazan ağabeye şok içinde baktım. Neden suçlu buradan alın götürün demesi gereken yerde onları gönderiyor?
Ramazan ağabeyin itiraz istemeyen yüz ifadesine bakan memurlar. Başlarını sallayarak. “ Peki ama en kısa zamanda gelmeniz gerekiyor. Tekrardan geçmiş olsun iyi günler.” Dileyerek koridordan çıkıp gittiler.
Olanları anlamayarak Ramazan ağabeye döndüm ve acı kahve rengi olan gözleri ile çakıştım. Bana bakıyordu ama yüz ifadesi o kadar düz duruyordu ki hiçbir şey anlamıyordum.
“Hastanın yakınları?” Gelen soru ile bakışlarım ameliyathane yazan kapıyı buldu ve önünde duran su yeşili önlüklü doktoru buldu.
“ Ben ağabeyim.” Doktorun etrafında kendine muhatap arayan gözleri bu sözleri söyleyen Ramazan ağabeyi buldu.
“Geçmiş olsun beyefendi kardeşinizin ameliyatı başarı ile sonuçlandı. Birazdan onu odaya alacaklar ama kendisi şu an için uyutuluyor. Karın boşluğuna gelen kurşun iç organlara bir zarar vermemiş bu sayede ameliyat kolay ve başarılı oldu. Hasta ile ilgili sormak istediğiniz sorular olursa odama gelebilirsiniz, hemşireler size yardım edecektir bundan sonrasında. Tekrardan geçmiş olsun.”
Doktorun uzun uzun anlattıkları ile içime derin bir nefes aldım.
“ Çok şükür Allah'ım.”
🪽
Olaylar silsilesi beynimin içine küçük kurtçuklar gibi girmiş beynimi kemiriyorlardı.
Odamda, yatağımın üzerinde oturmuş olanları beyin süzgecinden geçiriyordum.
Faruk ağabeyin iyi olduğu haberini veren doktorun ardından yanımıza gelen Ramazan ağabey, iyi görünmediğimi ve eve gitmemi söyleyip eve göndermişti. Ben, annem ve Dila yengem eve gelmiştik ama babam ile Kadir ağabeyim hastanede kalmıştı.
Eve gelince ilk işim üzerimde her sabah severek giydiğim, bugün kan bulaşan okul formalarını üzerimden sökerek atmak olmuş ve buz gibi bir duş ile vücudumdaki kirden arınmış tım.
Şimdi ise Dila yengem ile benim odamda yatağımın üzerinde, o benim arkamda saçlarımı sevgi ile tarayıp kurutuyor ben ise bu sevgiye muhtaç olan yanım ile bu anın keyfini çıkarıyordum
“Yenge, olmadı böyle ya. Hemen kalkıp geldik ama benim aklım orda kaldı. Faruk ağabeyin uyanmasını bekleyebilir dik, bir özür dilerdim. Hem şimdi kadir ağabeyim ve babam orda kaldı. Zaten duyuldu ağabeyim ile Esma ama ne bileyim yapmazlar dimi bir şey onlara?” Beynimim içi bunlarla doluydu.
Ya ağabeyime bir şey yaparlarsa? Faruk ağabeyi de görmedim, bir özür dilemedim. Tamam isteyerek olmadı, ben o bir anlık sinir ile bir şey yapmasın diye mâni olmak istedim ama olan oldu, sonuçta benim yüzümden şuan o hastane odasında acı çekiyor. Birde Ramazan ağabey vardı. Neden bizi hemen gönderdi? Neden sanki hiçbirşey olmamış gibi gidin dedi? Heleki benim yüzümden kardeşi orada acı çekerken gelipte, Zümra iyi görünmüyor diyerek beni göndermesi nedendi?
“ Senin o masum kalbine kurban olurum yengesinin bahar gözlü güzeli. Sen dert etme bunları şimdi saçların kurusun uyu dinlen emi.”
Yengem sözlerinden sonra nemli saçlarıma de şefkatli öpücüğünü bıraktı.
Güneş batmış, gökyüzünde ay ile yıldızlar görünmeye başlamıştı. Odamın kapısı açılınca yengem ile beraber kapıya döndük. Kapının girişinde bekleyen annem bana ve yengeme bakıp suratını ekşitti.
“Kalkın hadi işimiz var. Yarın önemli misafirler gelecek.” Diyen anneme yengem ile bön bön baktık. Allah aşkına biz bu durumdayken neyin misafirleri geliyordu. Benim aklımdan geçeni yengem diline vurdu.
“ Abla Allah aşkına bu durumda neyin misafirleri bunlar gelecek başka gün mü yoktu?”
Yengemin sorduğu soru ile annem göğsünü kabartarak cevap verdi ama ben o cevabı hiç duymak istemedim.
“ koş koca Sipai ailesi yarın hayırlı bir iş gelecek.”
Yengemin arkamda olan bedeni yatağa daha bur ağırlık verdi. Sanki aldığı cevap omuzlarına tonlarca ağırlık vermiş gibi yatak onun olduğu tarafa çöktü. Sonra yengemin titreyen sesi ilişti kulaklarıma. “ Ne hayırlı işi abla?” ama annem yengeme bakarak değil bana bakarak verdi cevabı.
“Gözün aydın kızım. Kos koca Sipai konağına gelin gidiyorsun. Mehmet Ağa seni Ramazan Sipai'ye uygun görmüş, yarın bize kapımız açmamızı söyledi.”
Annem bana kızım demezdi. İlk kez demişti ama bu beni mutlu etmek yerine üzmüştü. Bana ilk kez kızım demesi gereken zaman illa bu haberi verdiği an mı olması gerekiyordu. Öyleyse, ömür boyu duymayı istemezdim.
Annem haberi vermiş ve gitmişti.
Benim ise o gittikten sonra sayıklayarak söylediğim tek şey. “ Olmaz.” Oldu.
Olmazdı. Yapmazdım. Kimsenin beni yakmasına izin vermezdim.
“Olmaz, yapmam. Ben dedim. Esma ile Kadire dedim. Olmayacak işe amin demeyin. Yapmayın dedim! Ben kimsenin ateşinde yanmam! Ne için? Faruk ağabeyi vurdum diye mi? Onu ben isteyerek vurmadım! Kadir bana söz verdi! Sana bir olmasına izin vermem, korkma dedi! Nerede o gelsin alsın beni bu ateşten. Ben daha on yedi yaşındayım. O adam benden on yaş büyük! Ben o adama ağabey diyorum, ağabey!” Yer yer yükselen yer yer kısılan sesim ile bağırıyor, odamın içinde bir o yana bir bu yana gidip duruyor ve uzun koyu kahve saçlarımı elime alıp çekiyordum.
“ Zümram dur artık Allah'ın aşkına. Heba ettin kendini.” Yengem her fırsatta önüme geçip saçımdaki ellerimi tutmaya çalışıyordu ama bırakmıyordum. Delirmiş gibiydim. Benim yerimde kim olsa delirirdi.
Gözlerim yengemi görmüyordu. Deli gibi göz bebeklerim odanın içinde dönüp duruyordu.
Yengemin sesinden başka bir ses daha duyulunca odanın içinde, gözlerim sesin geldiği kapıya döndü. Kadir ağabeyim kapının girişinde durmuş bize bakıyordu.
“Hıh geldi. Ağabey, söz verdin sen izin vermezsin dimi sen dimi? Hadi ağabey git söyle babam ile anneme, ben buna izin vermem de hâdi.” Kapıya koşup omuzlarından tutup onu döndürmeye çalıştım, odama değil babam ile annemin yanına gidip olmaz demesi gerekiyordu.
Ama gitmiyor bana karşı koyuyordu. Neden gitmiyordu?
“ Hadi ağabey neden duruyorsun? Git söyle onlara, benim kardeşim daha okuyacak, o daha küçük ne evliliği de. Hadi.” Dedim.
Ağabeyim konuştu ama bana değil yengeme bakarak konuştu.
“ Yenge bizi biraz yalnız bıraksan?” Dedi.
Yengem sulu gözleri ile ağabeyime bakıp yanımızdan geçip gitti ve ardından kapıyıda kapattı.
“ Gel otur şuraya.”
“ Ağabey oturmanın sırası değil. Hâdi git konuş babam ile.” Dedim ama boşa dedim. Elimden tutup beni yatağımın üzerine oturttu ve oda yanıma oturdu.
Sustum. İlk o konuşsun diye bekledim. Ellerini dizlerine yaslayıp eğildi, sonra saçlarını elleri arasına alıp çekiştirdi.
“Zümra biliyorsun ben Esma'yı çok seviyorum.” Dedi.
“ Biliyorum ağabey ama sen sevdan için yakmazsın dimi kardeşini?” Konuşurken boğazım düğümleniyordu. Gözlerim yaşlarını bırakma için benim ile savaşa giriyor, ben ise gözlerime direniyor, direndikçe boğazım parçalanıyordu.
“Zümram, kardeşim. Biliyorsun senin yerin bende hep ayrı ama–” sözünü kestim. Bu kelimenin sonu beni yakar kül ederdi, biliyordum.
“ Ağabey, bugün ben bir şey fark ettim.” Dedim ve sustum çünkü boğazımda duran yumru ben konuşmayayım diye boğazımı sıkıyordu. Yutkundum ama gitmedi. Bir daha da girmeyecek gibi kuruldu boğazıma.
“ Bugün orda beni silahın karşısında bırakıp Esma'yı ardına aldın ve korudun ya? Ben orda fark ettim işte. Sen Esma'yı çok seviyorsun ama benim yerim sende ayrı değil. Ben hiçbir zaman sevilmedim ve sevilmeyecek, her zaman her kes için sadece bir kurban olacağım. Bugünü unutma ağabey. Bugün senin kardeşin öldü. Sen benim için o silahın karşısında beni bıraktığın zaman öldün zaten. Şimdi çık dışarı.” Dedim.
Ben hiçbir zaman kimsenin önceliği olmayacaktım. Benimde lanetim buydu işte….

