Chapter 5
Clement'ten
Elimdeki şarap şişesinin tıpasını ağzımla çıkartırken Cara'yı dinliyordum. Doğrusunu demek gerek; ne hissettiğimi kestirmek güç. Sadece onunla tekrar olup zaten bokun içinde olan hayatımı daha da bok etmeye niyetim olmadığına emindim. Cara'nın ağlayan sesi içimde bir noktayı durmadan dövüyor ve ona boyun eğdiriyordu. Bu kesinlikle ölmemiş olan gururumdu ve asla inmezdi; zira "omuzlar kalpten yukarıdadır" dediğim omuzlarımdı. Şüphesiz ki Cara'yı çok sevmiştim. Ciğerimden daha değerli bile olabilirdi. Elimdeki şişe buna kanıt olamazdı zira zaten içme sebebim bu değildi; ancak ciğerimin beş para etmediğini gayet iyi kanıtlardı.
"Beni seviyor musun Clement?"
Cara'nın cılız ve savunmasız sesi, muhtemelen özlediğim ve özlemini dahi gömmeye çalıştığım o sikik anıları depreştirmişti. Dudaklarım ve kalbim şarabın verdiği gazla aklımdan veya sağduyumdan erken davrandı.
"Seviyorum Cara. Çok seviyorum. Gerçekleri duymak istersen eğer; eh, seni unutmak için içiyorum."
Neler diyordum, aman Tanrım... Tamamen kolpaydı. Ya da değil miydi? Kolpa olmasını umdum. İçme sebebim, karıştığım bar kavgalarından sonra iyiden iyiye bir çetenin peşime düşmüş olmasıydı. Evime tehdit mesajları gelmesiydi. Peki, ben tehdidi nasıl sikime sürüyordum? Elbette daha fazla içerek. Zira öteki türlü korkudan, kabuslardan veya anksiyeteden kalkacağımı sanmıyordum. Birkaç kez zaten beni bulup iyiden iyiye ayar çekmişlerdi. Cara'yı rahat bırakmalarını istemek içindi o tüm kavgalar; Cara'yı rahat bırakmaları için. Ve şimdi de hayatımın sonuna doğru vitesi beşe takmış, el frenini söküp atmış ve gaza bir tuğlayı koymuş halde gidiyordum. Önümde uçurum vardı ve radyoda en sevdiğim şarkı çalıyordu. Alkolün damarlarımda dolaşması tam da bana bunu hissettiriyordu. Toparlanamayacak kadar düştüysek, o zaman daha da düşmek bazen hayat kurtarıcı olabilir. Daha da korkunç olanı; tüm bu çetelerin içine girip çıkan "sanatçı" arkadaşım İra, muhtemelen götümü kurtaracak tek kişi olmasına karşın ona hiçbir şey demiyordum. Zira İra'nın kıçımı kurtarmak amacıyla kodoman ağabeylerine gideceğine emindim. Kendi ailevi adımı kullanmaya çalışsam da pek iç açıcı sonuçlandığı, daha doğrusu devam ettiği söylenemezdi.
Cara'nın ağlamaktan sızlayan sesinin gülümsediğini hissettim. "Biliyordum. Geçen gün senin evinin önünden geçtim sırf seni görürüm diye. Ve o gün kedini gördüm. Bana kendini sevdirdi. Aylar sonra, inanabiliyor musun? O zaman dedim ki tamam, biz onunla tekrar olacağız. Dener miyiz?"
Derin bir nefes aldım. Eğer kedi hikayesini anlatmasaydı bu faka basabilirdim. Ama hayır; bu kız beni manipüle etmeye çalışıyordu, hem de ağır alkollü olduğum sesimden oldukça belliyken.
"Siktir Cara, yapamam. O kadar sevmiyorum sanırım."
Cara geri adım falan atmadı.
"Şu an sadece her şeyin eskisi gibi olmasından deli gibi korkuyorsun. Lütfen, lütfen kabul et."
Bir anlık, sadece bir anlık, Cara ile daha fazla konuşmaya dayanamadım. Güneş yükseliyordu. Güverteye, İra'nın yanına gittim ve ayağımla dürterek uyandırdım.
"İraaaaa, hadi kalk. Cara ile konuş. Cara, sana İra'yı veriyorum."
İra ne olduğunu anlamamış bir halde, her zamanki prenses uyanmasıyla doğruldu ve gözlerime baktı. Sonra da oflayarak telefonu aldı. Ailelerimizin holdingi ortaktı; bu sebeple İra'yı geçmişten beri tanırdım. Ona zarar geleceğini düşünmeye dayanamamam belki de bu geçmişe dayanıyordu. O, bayağı uzaktan kuzeni olan ama yine bizim gibi çocukluk arkadaşı olan Hugo, hatta ailelerimizin pek anlaşamaması sonucu pek de yanımızda durmaktan haz etmeyen Emile... Bu sayede beni ve Cara ile olan inişli çıkışlı ilişkimi biliyordu. Bu ilişkide gerçekten yardımcı olan, araya giren İra'ydı. İra gerçekten çoğu zaman Hızır gibi yetişiyor ve bana ışıldayan bir yol için oldukça destekleyici bir ablaya benziyordu. Kahverengi gözlerinde biraz tiksinti parlıyordu. Uzun kahverengi, sarı haleli saçları örgüsünden firar etmişti. Yüzünde ise üzerindeki gevşemiş tişörtün izi vardı. Cara'yı, her geçen saniye o izli yüzünde daha da belirginleşen tiksinti ifadesi ile dinliyordu. Sonra da göz devirdi. Umursamaz bir tavırla —bu kesinlikle benim bile kalbimi kırmıştı— konuştu:
"Cara tatlım, olur öyle şeyler. Hayat bu. Yat uyu ya. Geceden beri sesin beynimde çınlıyor. Alkollü adamlarız şurada, ne konuştun ya!"
Telefonu Cara'nın suratına kapattı ve tekrar uyandığı anki gibi yatıp uyumaya devam etti. Ben de onun yanına oturup bir süre Seine Nehri'ni izledim. Hafif hafif tekneye su çarpıyordu. Akıntıda sallanıyordu tekne. Biten şişeyi diğerlerinin yanına koyup doğan güneşi izlemeye başladım. İra fazla konuşurdu. Eğer uyanmış ve konuşuyor olsaydı kesinlikle Mısırlıların inancını anlatırdı: Her gün yeni bir hayattır. Çünkü her gece çöktüğünde ruhlar bedenlerinden ayrılıp Yargılama Odası'na giderlermiş. Orada kalmak isteyenler ölür, gerisi de tekrar sabah olunca bedenlerine girerlermiş. Ra'nın gemisinde tüm gece kaosun yılanı ile savaşırlarmış... Ve tabii ki asla bu kadarla sınırlı kalmazdı hikayeleri. Kıssadan hisse yapmaya bayılırdı. Hisseyi anlattığı kişiye bırakırdı. O sadece konuşmayı severdi. Bazen boş duvarla da konuştuğunu söylerdi. İçten içe çok yalnız olduğunu hissederdim; ama hangimiz değildik ki?
Güneş'i izlerken yeni bir doğum olmasını istedim. Yeni bir hayatımın olmasını... Ama aklımın bir köşesinde her daim sevilmeyi isteyen sikik kalbimin, beni gerçekten seven birisine çoktan kırılıp kapandığını bilmek, daha da arada kalmama sebep oluyordu. Güneş gözlerimi yakarken sadece kendime acıdım. Yazık.