Chapter 4
İra'dan
Tekne gezisi beklediğimden daha fazla alkolle geçti. Clement sadece yanımda duruyor ve kendisi bir şey içmiyordu. Ben ise sanırım ikinci şişemi çoktan yarılamıştım. Teknenin güvertesine oturmuş ve ayaklarımı suya sallandırmıştım. Her şeyin güzel olmasını isterdim, beklerdim. Ama ne yazık ki bir değişiklik olmuyordu. Kalbimde, en ücra köşelerde ölüyor mu yoksa savaşmaya devam mı ediyor bilmediğim bir parçam Emile’e deli gibi tutunmuştu. Beni bırakması, önemsememesi, gözetmemesi, görmemesi sanki hem umurundaydı hem de asla fark dahi etmiyordu. Belki de sadece o ölümcül hastalık olan umuda yakalanmıştı; o yakalananın çıkışının olmadığı şeye. Derler ki umudun şifası yoktur. Ne yarasını daha derin bir yara kapatabilir ne de kökünü bir gerçek kurutabilir. Gönül bahçenizde bittiyse bir defa, daha da kurtuluşunuz yoktur o yabani ottan. Yabani otların en çetini, en tehlikelisidir. Sadece yaşamayı öğrenmek sizi sağ çıkaracaktır. Yenilebilir olanlarla da karışmamalıdır; ki kolay karışır. Galiba gönül bahçemi bu ot işgal etmişti. Nasıl kurtulurum bilmiyorum ama artık canımı yaktığını biliyorum.
Clement yanıma oturduğunda ağzımı dahi açmadım. Sadece omzuna yaslandım. Derin soluklar aldım; sanki Emile’in varlığını unutturabilirdi. Koyulaşmış suyu izliyordum. Seine Nehri'nin pisliği tüm dünyaya yayılmıştı; tıpkı o sikik sokaklarda olan şehvetli anların yayılması gibi. Dudaklarımı ıslatıp araladım: “Derler ki Seine Nehri'ni besleyen, Fransa sokaklarından akan şehvetmiş.” Clement kıkırdadı. “Öyle miymiş? Desene neden Emile’i bu kadar seviyorsun?” Omuz silktim. Emile’in adını duyunca kalbimdeki ezilmişlik duygusunu görmezden geldim. Adını unutmak istedim. Adını silmek istedim. Adını söküp atmak istedim hayatımdan. Ondan intikam almak istedim, her zaman yaptığım gibi. Bünyemden atmak istedim. Her zaman yaptığım gibi, onun izlerini bedenimden kazımak adına başka izleri bedenime kazımak istedim. Başkalarının bedenime kendi isimlerini yazmalarına izin vermek istedim. Ondan daha derin yaralar açmayı denemek istedim. Yine başarılı olamayacaktım; bunu biliyordum. Kalbimde büyüyen bu aşkı ve ateşini söndürmek için okyanusların yetersiz kalacağına emindim. Bu cehennem ateşiydi; asla sönmeyecekti. Sadece cehenneme ait olan bir ifritte bulunabilirdi; musallatın ta kendisiydi. İstesem de kazıyamazdım. Kimse kazıyamazdı. Kimse beni ondan koparamazdı. Belki daha derinini bulsam, derinliğinde daha da batıp boğulacağım birisini, işte o zaman belki biraz olsun unuturdum. Ama bazen de emin olurdum; musallat olduğum yahut aşık olduğum Emile’in kendisi değildi. Muhtemelen onda gördüğüm bir şeylerdi; çoktandır bana ait olan ve benim çoktandır reddettiğim... Ve belki seneler sonra onu tekrar hatırlayıp unutamadığımı fark ettiğimde ve yüreğime oturan sızı ile onunla karşı karşıya geldiğimde; artık onun aşık olduğum kişi olmadığını, çok uzakta olduğunu anlayacağım. Onun gençliğine, gençlikte bana ifade ettiği şeylere aşık olduğumu... Bedenime asla sarılmayan kollarına veya belki de sürekli dudaklarımda olan dudaklarına... Ama en acısı, belki de aşık olduğum adamın kendi yansımam olduğu ile yüzleşeceğim. Çoktandır aşkı kaybettiğimle... Belki de layık olmadığımla.
Clement’in açtığı votkayı kaptım. Şarap kesmemişti. Şarap beni bozmak yerine görüşümü daha da açmış, hatta daha da sanatsallaştırarak romantize ettirmişti olayı. Sonuçta Paris’teydik, değil mi? Romantize etmezsek yok olur giderdik. Sonuçta sanatçıydım, değil mi? Romantize etmezsem ezilip giderdim. Votkanın beynime vurmasını umarak kafama diktim. Clement’in yanına, teknenin üzerine yığıldım. Gülümsüyordum ama dudaklarımın kenarlarından aşktan sızılar damlıyordu. Clement ise bunu görüyor, ağzını açmıyor, kendi acısına içiyordu. Muhtemelen unuttuğunu iddia ettiği ama asla unutamadığı yarasına, daha derinini açmaya çalıştığı ama çok yüzeysel kaldığı yarasına ve bir kapak da benim yarama içiyordu. İkimiz de Seine Nehri'ne batmıştık. Fransa’nın dört bir yanından akıp gelen şehvetin pis suları altında boğulmaya başlamıştık. Gelin görün ki şarap ve votka ikimizi de pelteye çevirmişti. Öylece teknenin üzerinde uzanabiliyorduk yalnızca. Kımıldayamıyorduk. Yazık.
Clement'in telefonu çaldığında sızıp kalmış olduğumu fark ettim. Güneş batmıştı. Clement benden pek de farklı olmayan şekilde telefonunu açtı. Telefonun sesi kesilmiş olsa da beynimde zonklayan ve tekrarlayan melodisine küfür ettim. Clement'in yüzü buruştu.
"Cara bak, anlamıyorsun..."
Cara, Clement'in eski sevgilisiydi. Uzun süredir konuşmuyorlardı. Cara'nın birkaç ilişkisinden HIV kaptığını sonradan duymuştum. Clement'ten sonra olan birkaç ilişkisinden... Bu galiba Clement'in ondan soğuduğuna inandığı andı ancak biliyordum ki aslında sadece Cara'dan farklı kişileri arayarak Cara'yı unutmaya çalışıyordu. "Yarayı kapatan aşk yaradan da derin" muhabbetiydi olan şey. Clement telefona göz devirdi. Hoparlöre aldı ki ben de net şekilde duyabileyim. Yan yattım ve dinlemeye başladım.
"Seni seviyorum aptal çocuk. Tamam, iğrenç şeyler yaşadım ama senden başkasını isteyecek durumda olmadığımı anladım."
"Desene Cara, siktiğimin yerinde neden şimdi? Ah tahmin edeyim; kimse seni kondomlu dahi sikmediği için mi? Ya da bulaştırmandan korktukları için tokalaşmayı dahi reddedecek kadar korkak ve cahil oldukları için mi?"
İç çekiş geldi karşıdan. Cara'nın ağladığı çok belliydi.
"Yapma lütfen, sana aşığım. Denedim tamam mı? Çok denedim ama asla olmadı. Sensiz yapamıyorum. Nefes alamıyorum. Ne olurdu ki bir kez daha denesek?"
Clement eliyle oynuyordu. Strese her girdiğinde bunu yapardı. Parmaklarında iyileşmemiş yaralar olurdu; tüm etlerini yolardı. Aynı tikten Chloe'de de vardı. Onunki biraz daha abartıydı; o bazen tırnaklarını bilerek eline batırır ve akan kana, irine bakardı. O kadar odaklanırdı ki dış dünyadan tamamen kopardı. Clement ise sadece o anda Cara'ya "deneyelim" dememek için fiziksel bir uyarma veriyordu kendisine.
"Anlamıyorsun Cara, ben sana aşık değilim."
Clement'in sözü yarıda kesildi. Kızdan büyük bir hıçkırık kopmuştu ve ağlıyordu. Daha da şiddetli. Yutkunduğunu duydum.
"Olsun, tamam sev. Beni de seviyorsun sen. Deneyelim lütfen."
"Seni sevmiyorum Cara."
Bu sefer kız bağırdı ve oğlan elini başına kapattı. Sesi alkollü beyninde birkaç tur yankılanmıştı muhtemelen çünkü benim beynimde hala yankılanıyordu.
"Hayır. Hayır, sen de seviyorsun biliyorum. Olmaz mı?"
Clement bana bir bakış attı ve yalnız konuşmak adına teknede benden uzaklaşabildiği kadar uzaklaştı.
Sonrasında Clement sabah olanları anlattığında gerçekten dilimi yutacaktım.