YABANCI VE CİNAYET
3. BÖLÜM: YANGINA KÖRÜKLE GİTMEK (DENİZ'İN DİLİNDEN)
Gece eve döndüğümde yorgunluktan bacaklarım titriyordu. Ezgi salonda dizi izliyordu, beni o halde görünce hemen ayağa fırladı.
*"Deniz! Bu ne hal, savaştan mı çıktın?"* dedi endişeyle.
*"Savaştan beter Ezgi,"* dedim kendimi koltuğa atarak. *"Restorana yeni bir çocuk almışlar. Bütün gün tek bir tabak bile kaldırmadı! Bir de üstüne gizli gizli telefondan bir şeyler karıştırıyordu, yanına gidip ne bakıyorsun diye sorunca ödül kopmuş gibi panikledi. Tam bir ukala züppe!"*
Ezgi güldü. *"Aman boşver, sen ilk gününü atlattın ya ona bak. Ama o çocuğa fazla yüz verme, sen bu işi kendi geleceğin ve okulun için yapıyorsun."*
Haklıydı. Amacımı unutmamalıydım. O restorana Akkaya ailesinin izini sürmek ve Bodrum Koleji masraflarımı çıkarmak için girmiştim, ukala bir mesai arkadaşıyla vakit kaybedemezdim.
Ertesi gün akşamüstü restorana gittiğimde içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Dün gece restoranda tek başına bıraktığım o çocuğun bugün işe gelmeyeceğini, belki de istifa ettiğini düşünüyordum. Sonuçta zengin görünümlü, rahatına düşkün biriydi.
Ama önlüğümü giyip servis alanına çıktığımda yanıldığımı anladım.
O buradaydı. Üstelik dün gece ona bıraktığım o onlarca sandalyeyi tek başına dizmiş, restoranı pırıl pırıl yapmıştı. Beni gördüğü an, yüzünde dün geceden kalma o sıcacık, gizemli gülümseme belirdi. Gözlerinin içi parlıyordu.
*"Günaydın ortak,"* dedi sesi mırıldanır gibi, tatlı bir alayla. *"Dün gece bana epey iş kilitledin ama bak hepsini hallettim."*
Kaşlarımı kaldırdım. *"Sadece görevini yaptın. Dün bütün gün yattığın için ödeşmiş sayılırız."*
Gülümsedi, bir adım yaklaştı. Kendinden o kadar emindi ki, bu hali beni gıcık ediyordu. *"Bugün sana kendimi affettireceğim, söz. Bütün ağır tepsiler bende."*
İçimden *‘Görürüz bakalım’* dedim ama dünkü o umursamaz halinden sonra bu değişimi tuhafıma gitmişti. Bana bakarken gözlerinde garip bir yakınlık, sanki yıllardır tanıdığı birine bakıyormuş gibi derin bir ifade vardı. *Yine mi aynı şey...* diye düşündüm. *Gerçekten çocukluğumdaki Teoman’a o kadar benziyor ki. Ama hayır, o olamaz.*
İkinci gün gerçekten dediğini yaptı. Akşam boyunca bir an olsun durmadı. Müşterilerin siparişlerini koşarak taşıdı, ağır tepsileri elimden kapıp kendisi götürdü. Hatta bir ara ayağım takılıp düşecek gibi olduğumda belimden tutup beni düşmekten son anda kurtardı.
O an ellerinin sıcaklığı belimi yaktı sanki. Göz göze geldik. Nefesi yüzüme değiyordu.
*"Dikkat et,"* dedi fısıltıyla. Sesindeki o korumacı ton, içimde bir yerleri titretti.
*"Sağ ol,"* diyebildim sadece, hemen geri çekilerek. Kalbimin neden böyle hızlı çarptığına anlam veremiyordum. Ona öfkeli olmam gerekiyordu ama yanımdayken duvarlarım yıkılıyor gibiydi.
Gecenin sonunda müşteri trafiği bittiğinde ikimiz de deniz kenarındaki ahşap iskeleye oturduk. Mola vaktiydi. Rüzgar Bodrum denizinin tuzlu kokusunu yüzümüze vuruyordu.
Yan yana otururken bana bir kutu soğuk meyve suyu uzattı. *"Yorulmuşsundur."*
Meyve suyunu aldım. *"Teşekkürler. Bugün şaşırtıcı derecede iyiydin. Dün gece o telefonda ne gördün de bir anda böyle çalışkan oldun?"* diye sordum muzipçe.
Teoman derin bir nefes aldı. Gözlerini karanlık denize dikti. Yüzündeki o alaycı ifade gitti, yerine çocuksu bir samimiyet geldi.
*"Dün gece telefonda... Çok uzun zamandır kaybettiğim bir şeyi buldum Deniz,"* dedi.
Adımı onun ağzından duymak içimi cız ettirdi. *"Neyi buldun?"*
Bana döndü. Gözlerimizin arasına Bodrum'un gecesi girdi. *"Umut,"* dedi. *"Bu şehre geldiğimden beri ilk kez bu kadar anlamlı hissettiğim bir şeyi."*
Ne demek istediğini anlayamadım ama gözlerindeki o derinlik beni hipnotize etmişti sanki. Kimdi bu çocuk? Neden hem bu kadar yabancı hem de içimdeki o en eski anılar kadar tanıdıktı?
Tam o sırada restoranın arkasındaki yoldan siyah, lüks bir araba yavaşça geçti. Arabanın camındaki o amblemi gördüğüm an kanım dondu: **Akkaya Holding.**
Gözlerim nefrete büründü. Oturduğum yerden hızla doğruldum. Elleri sıkıldı.
Teoman benim bu ani değişimimi fark edip ayağa kalktı. *"Ne oldu Deniz? İyi misin?"*
*"Değilim,"* dedim, sesim nefretle titriyordu. *"O arabayı, o soyadını gördüğüm her an boğulacak gibi oluyorum."*
Teoman şaşkınlıkla bana baktı. *"Akkaya ailesini mi diyorsun? Onları tanıyor musun?"*
Gözlerimin içine hücum eden yaşları tutmaya çalışarak Teoman’a döndüm: *"Onlar benim babamın katilleri. O aile yüzünden benim hayatım karardı. Ve ben o liseye, onların okuluna girip hayatımı mahveden herkesin hesabını dert dert soracağım!"*
Teo'nun yüzünde bir şok etkisi oldu...
3. BÖLÜMÜN SONU
