Sessiz Açlık
Acil servisin koridoru normalden daha sakindi.
Sadece monitörlerin düzenli bip sesleri ve sedye tekerleklerinin çıkardığı metalik gürültü duyuluyordu.
Tolga, Nazlı ve Kuzey hızlı adımlarla gözlem odasına ilerledi.
Kapının önünde iki hemşire endişeyle bekliyordu.
Genç olan hemşire, Tolga’yı görünce rahat bir nefes aldı.
“Doktor Bey, içerideki hasta sürekli bağırıyor.”
Tolga sakinliğini koruyarak sordu.
“Adı?”
“Ahmet Işık. Kırk iki yaşında.”
“Neden getirilmiş?”
“Eşi, sabah uyandığında onu mutfakta çiğ kıyma yerken bulmuş. Elinden almaya çalışınca da… saldırmaya çalışmış.”
Nazlı şaşkınlıkla araya girdi.
“Psikiyatrik bir geçmişi var mı?”
“Dosyasında hiçbir kayıt görünmüyor.”
Tolga kapının camından içeri baktı.
Hasta yatağın kenarında oturuyordu.
Elleri dizlerinin üzerindeydi.
Başı öne eğikti.
İlk bakışta sakin görünüyordu.
Kuzey fısıldadı.
“Bu mu az önce ortalığı birbirine katan adam?”
Hemşire başını salladı.
“Beş dakika önce üç güvenlik görevlisini zor tuttu.”
Tolga kapıyı yavaşça açtı.
“Merhaba Ahmet Bey.”
Adam cevap vermedi.
Tolga birkaç adım daha yaklaştı.
“Ben Doktor Tolga. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
Sessizlik…
Nazlı dikkatle adamın yüzüne baktı.
Solgun teni, kızarmış gözleri ve çatlamış dudakları dikkat çekiyordu.
Tam o anda adam konuştu.
Sesi boğuktu.
“Çok…”
Tolga eğildi.
“Efendim?”
“Çok açım.”
“Ne yemek istiyorsunuz?”
Adam başını yavaşça kaldırdı.
Gözleri bir an Tolga’nın yüzünde durdu.
Sonra Nazlı’ya çevrildi.
Son olarak Kuzey’e baktı.
Sanki onları ilk kez görmüyordu.
Sanki…
İnceliyordu.
Bir süre sonra burnundan derin bir nefes çekti.
Nazlı’nın ensesinden soğuk bir ürperti geçti.
Tolga bunu fark etti.
“Ahmet Bey?”
Adam cevap vermedi.
Sadece havayı koklamaya devam etti.
Nazlı sessizce Tolga’nın kulağına eğildi.
“Fark ettin mi?”
“Neyi?”
“Bize bakmıyor.”
Tolga tekrar hastaya döndü.
Gerçekten de öyleydi.
Adamın gözleri boşluğa dalıyor, ama burnu sürekli hareket ediyordu.
Koku alıyordu.
Sanki odadaki insanları gözleriyle değil…
Kokularıyla ayırt ediyordu.
Tam o sırada Ahmet’in eşi içeri girdi.
Yüzü gözyaşları içindeydi.
“Ahmet…”
Adam, kadının sesini duyar duymaz başını çevirdi.
Kadına uzun uzun baktı.
Sonra burnundan derin bir nefes daha aldı.
Ve şaşırtıcı biçimde yüzü yumuşadı.
Nazlı bunu fark etti.
“Sanırım onu tanıdı.”
Tolga başını hafifçe salladı.
“Hayır.”
“Nereden biliyorsun?”
“Tanımadı.”
“O zaman neden sakinleşti?”
Tolga gözlerini adamdan ayırmadan cevap verdi.
“Çünkü kokusunu tanıdı.”
Nazlı’nın yüzündeki ifade değişti.
Adam artık insanları yüzlerinden değil…
Kokularından ayırt ediyordu.
Bu, beyninde bir şeylerin değişmeye başladığını gösteriyordu.
O sırada Ahmet’in eşi yavaşça yaklaştı.
“Canım… Ben geldim.”
Kadın elini uzatınca Ahmet de yavaşça elini kaldırdı.
Odadaki herkes rahat bir nefes aldı.
Belki de kriz geçiyordu.
Kadın eşinin elini tuttu.
Ahmet birkaç saniye boyunca hareketsiz kaldı.
Sonra…
Kadının elini yüzüne götürdü.
Ve uzun uzun kokladı.
Kadın gülümsemeye çalıştı.
“Benim… Korkmana gerek yok.”
Ahmet’in gözlerinden tek bir damla yaş süzüldü.
Sanki içeride hâlâ savaşan bir parçası vardı.
Dudakları titredi.
Kısık bir sesle fısıldadı.
“…kaç…”
Kadın şaşkınlıkla eğildi.
“Ne dedin?”
Ahmet’in nefesi hızlandı.
Parmakları istemsizce kasılmaya başladı.
Gözbebekleri büyüdü.
Yüzündeki kaslar gerildi.
Tolga bir anda bağırdı:
“Herkes geri çekilsin!”
Ama artık çok geçti.
Ahmet boğazından insan sesiyle hayvan hırıltısı arasında bir ses çıkardı…
Ve bir anda ayağa fırladı.
Devam edecek…
