Şehir Uyanıyor
Saat öğleden sonra üçü gösteriyordu.
Ankara’nın üzerinde ağır, gri bir hava vardı.
Şehrin kalabalık caddelerinde insanlar her zamanki telaşlarıyla bir yerlere yetişmeye çalışıyor, otobüs duraklarında bekleyenler telefonlarına bakıyor, kafelerde oturanlar günün yorgunluğunu atmaya çalışıyordu.
Henüz hiçbiri birkaç saat içinde hayatlarının değişeceğini bilmiyordu.
Televizyonların alt yazılarında ilk haberler geçmeye başlamıştı.
“Başkentte nedeni belirlenemeyen rahatsızlık: Bazı hastanelerde yoğunluk yaşanıyor.”
Bir süre sonra başlık değişti.
“Hastanelerde yaşanan olaylarla ilgili soruşturma başlatıldı.”
Sonra bir başka başlık geldi.
“Gizemli hastalık paniğe neden oldu.”
Ama hiçbir haberin gerçek bir cevabı yoktu.
Çünkü gerçeği bilen tek kişi bile gerçeğin tamamını bilmiyordu.
Tolga hastanenin girişinde durup dışarı baktı.
Ambulanslar peş peşe geliyordu.
Nazlı yanına geldi.
“İçeride artık yer kalmadı.”
Tolga gözlerini kapattı.
“Kaç hasta?”
“Son sayımda yüz on yedi.”
“Kaçı aynı belirtileri gösteriyor?”
Nazlı birkaç saniye sustu.
“Yetmişten fazla.”
Tolga ona döndü.
“Yetmiş?”
“Ve sayı her saat artıyor.”
Kuzey de yanlarına geldi.
“Bir de kötü bir haberim var.”
Tolga ona baktı.
“Bugün senden iyi haber beklemeyi bıraktım.”
Kuzey normalde böyle bir cümleye mutlaka espriyle karşılık verirdi.
Bu kez vermedi.
“Şehir dışından da vakalar bildiriliyor.”
Nazlı’nın yüzü düştü.
“Ne kadar şehir?”
“Şimdilik üç.”
Tolga’nın bakışları uzaklara daldı.
“Demek hastaneden çıkmış.”
Kuzey başını salladı.
“Sanırım artık sadece hastane meselesi değil.”
Bir anda dışarıdan fren sesi geldi.
Üçü de kapıya döndü.
Bir otomobil kaldırıma çarpmıştı.
İnsanlar aracın etrafında toplanmaya başlamıştı.
Sürücü kapıyı açtı.
Yavaşça dışarı çıktı.
Bir süre olduğu yerde durdu.
Sonra başını kaldırıp etrafındaki insanlara baktı.
Tolga’nın yüzündeki ifade değişti.
“İçeri girin.”
Nazlı ona baktı.
“Ne oldu?”
“Şimdi.”
Sürücü kalabalığın ortasında bir anda bir kadına doğru koştu.
Kadın çığlık atarak geri çekildi.
Çevredeki insanlar panikle dağıldı.
Kuzey hastane kapısını kapatmaya çalışırken Tolga dışarı çıktı.
“Tolga!” diye bağırdı Nazlı.
Ama Tolga durmadı.
Adamı durdurmaya çalışan iki kişi yere düştü.
Sürücü tekrar ayağa kalktı.
Yüzünde öfke yoktu.
Daha korkunç bir şey vardı.
Boşluk.
Tolga ona yaklaşırken adamın gözleri bir anlığına Tolga’nın gözleriyle buluştu.
Adam durdu.
Dudakları titredi.
“Yardım…”
Tolga bir adım daha attı.
“Tamam. Sana yardım edeceğim.”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
Bir anlığına insanlığı geri dönmüş gibiydi.
“Ben… ne yaptım?”
Tolga cevap veremedi.
Çünkü adamın arkasında yerde yatan kadın hareket etmişti.
Kadın ayağa kalkmaya çalışıyordu.
Ve gözleri aynı şekilde boştu.
Nazlı kapının önünde donup kalmıştı.
Bir anda Tolga’nın kolunu tuttu.
“İçeri dön.”
Tolga ona baktı.
“Oradaki insanları bırakamam.”
“Onlar artık sadece hasta değil.”
“Ne olduklarını bilmiyoruz.”
Nazlı’nın gözleri doldu.
“Ben biliyorum.”
Tolga sustu.
Nazlı sesi titreyerek devam etti.
“Az önce acil serviste üç kişi daha aynı hâle geldi.”
Tolga’nın yüzü gerildi.
“Ne zaman?”
“Sen dışarı çıkmadan birkaç dakika önce.”
Kuzey yanlarına geldi.
“Ve güvenlik görevlilerinden biri de kayıp.”
Tolga birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi.
Sonra hastanenin girişine baktı.
İçeride yüzlerce insan vardı.
Dışarıda yüzlercesi daha.
Ve hepsinin arasında görünmeyen bir şey dolaşıyordu.
Akşam saatlerine doğru şehirde trafik tamamen kilitlendi.
İnsanlar hastanelere ulaşmaya çalışıyor, bazıları şehirden çıkmak için yollara düşüyordu.
Telefon şebekeleri yoğunluktan zaman zaman kesiliyordu.
Sosyal medyada aynı görüntüler paylaşılmaya başlamıştı.
Bir adamın markette saldırganlaştığı…
Bir kadının sokakta yere yığıldığı…
Bir ambulansın önünün kalabalık tarafından kesildiği…
Kimse ne olduğunu bilmiyordu.
Ama herkes korkuyordu.
Ve korku, hastalıktan daha hızlı yayılıyordu.
Gece olduğunda Tolga nihayet telefonunu eline aldı.
Ekranda annesinin cevapsız araması duruyordu.
Bir kez daha aradı.
Telefon çaldı.
Bir…
İki…
Üç…
Sonra açıldı.
“Efendim oğlum?”
Tolga’nın yüzündeki bütün sertlik bir anda kayboldu.
“Anne…”
Karşı tarafta birkaç saniye sessizlik oldu.
“Sesin çok kötü geliyor. İyi misin?”
Tolga gözlerini kapattı.
“Ben iyiyim. Sen neredesin?”
“Evdeyim.”
“Kapıyı kilitledin mi?”
Annesi şaşkın bir sesle güldü.
“Ne oluyor sana? Neden böyle soruyorsun?”
Tolga cevap vermedi.
Çünkü o sırada hastanenin dışından bir çığlık yükseldi.
Ardından cam kırılma sesi geldi.
Annesi telefonda korkuyla sordu:
“Ne oldu oğlum?”
Tolga’nın gözleri kapıya çevrildi.
“Anne, beni iyi dinle.”
“Dinliyorum.”
“Kapıyı kimseye açma.”
“Oğlum, korkutuyorsun beni.”
“Ne olursa olsun açma. Ben sana ulaşacağım.”
Telefonun diğer ucunda annesinin sesi titredi.
“Sen geleceksin değil mi?”
Tolga birkaç saniye sustu.
Sonra yalnızca bir cümle söyleyebildi.
“Gelmek zorundayım.”
Telefon kapandı.
Tolga başını kaldırdığında Nazlı’nın kendisine baktığını gördü.
“Annen mi?”
“Evet.”
“İyi mi?”
“Şimdilik.”
Nazlı onun yüzündeki korkuyu ilk kez bu kadar açık görüyordu.
Yanına yaklaşıp sessizce konuştu.
“Onu bulacağız.”
Tolga gözlerini ona çevirdi.
“Ya geç kalırsak?”
Nazlı cevap vermedi.
Çünkü ikisi de aynı şeyi düşünüyordu.
Şehirde artık güvenli bir yer kalmamış olabilirdi.
Ve gece henüz yeni başlıyordu.
Hastanenin koridorundan bir çığlık daha yükseldi.
Bu kez çok daha yakından.
Ardından koşan ayak sesleri duyuldu.
Kuzey kapıyı açıp içeri baktı.
Yüzü bembeyazdı.
“Çocuk servisine ulaşmışlar.”
Tolga bir anda ayağa kalktı.
Nazlı da onun peşinden koştu.
Koridorun sonunda kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu.
Ve ilk kez…
Hastanenin içinde insanlar değil, onları avlayanlar vardı.
Devam edecek…
