İçeriğe geç

Zifiri Karanlıkta Gezinenler

Bölüm 3 · 9 dk okuma

Zifiri Karanlıkta Gezinenler

Bölüm 3

3. Bölüm "Güven"

Merdivenlerden çıkarken merdiven sağa doğru kıvrıldığında, göz ucuyla arkamızdaki topluluğun bir kısmının birinci katta kalıp sırayla dizildiklerini gördüm.

İkinci kata çıktığımızda yine aynı şey oldu. 4. kata çıktığımızda da yine aynı miktarda insan bu katta kalınca arkamda sadece 2 sıra kalmıştı.

5. kata çıktığımız merdivenler ise ikiye ayrılıyordu. Eğer düzgün sayabilmişsem her sırada on kişi vardı. Ortadan ikiye ayrıldık ve 5'erli gruplar halinde sağa ve sola doğru ilerlemeye başladık. Ruth ve yanımdaki siyah saçlı çocuğun da bulunduğu grup sağdaki merdivenlerden çıkarken ben ise soldaki gruptaydım.

Harika şansım yine kendini göstermişti. Ama bu durumda hiç bir şey yapamazdım. Malum, kafama sıkılan nereden geldiği belli olmayan bir mermiyle, neresi olduğunu bilmediğim bir yerde ölmek istemiyordum.

Merdivenleri tamamen çıktıktan sonra geniş kapının iki yanında uzunlamasına bir şekilde karşılıklı olarak dizildik. Onları taklit ettiğim sürece uyum sağlamak çok kolaydı.

Karşımızdaki sıra ile aramızda hemen hemen 3 metre vardı. Ne diye bu şekilde sıralanmıştık bilmiyordum. Ortamız boştu. Kendimi askerde gibi hissediyordum.

Gözlerimi yerden hafifçe kaldırarak insanlara baktım. Tamamen hareketsiz değillerdi. Ya da benim durduğum gibi hep dimdik durmuyorlardı. Düşündüğümün aksine, gözlerini kırpıyor, bir yerleri kaşındığında kaşıyor, öksürüyor veya hapşuruyorlardı. Vücutları bilinçsizdi ya da kontrol ediliyordu ama yine insan anatomisi gereği bazı şeylere engel olamıyorlardı demek ki.

Ama sadece, tamamen duygulardan arınmış gibiydiler. Herkesin yüzünde öyle bir ciddiyet vardı ki, boy bakımından en fazla 10 yaşında olabilecek çocuklar bile olduklarından daha büyük gözüküyorlardı.

Daha sonra adım sesleri duymaya başladım. Bakışlarımı insanların üzerinden çekip tekrar yere çevirdim. Sesler tamamen düzgün ve senkronize adımlar atan bir topluluktan geliyordu. Ayaklarında ayakkabılar olmalıydı çünkü biz demir zeminde yürürken ses çıkmamıştı.

Sesini duyduğum topluluk içeri girdiğinde ben sıranın sonlarında olduğum için girenleri göremiyordum. Bakamıyordum da. Konuşma sesleri duyduğumda bir an kontrolümü kaybedip kafamı kaldıracaktım ki son anda kendimi durdurabildim. Uyanık olabilirlerdi ama güvenip güvenemeyeceğimi bilemiyordum. İnsanların uyanık olduğu anlaşılınca ölüyorlarsa ve buradakiler hala ölmemişse kesinlikle bir sorun vardı.

Daha sıranın başındayken silah sesi geldi. İrkilir gibi olsamda aynı saniyede toparlandım.

Hareketsiz durmaya o kadar çok odaklanıyordum ki odaklandıkça bu daha da zorlaşıyordu. Diğer insanlar gözlerini kırpıyorlardı ama kendimi o kadar çok zorluyordum ki sanki saniyede bir gözlerim kuruyordu ve sürekli gözlerimi açıp kapama isteğiyle doluyordum. Başka bir şeyler düşünmeliydim. O zaman farkında bile olmazdım. Başka bir şeyler düşün. Başka bir şey.

Sıra buraya yaklaştıkça silah sesleri arttı. Çığlıklar. Silah sesi. Demir zeminde gürleyen adım sesleri. Yere düşen merminin tiz sesinin yankı yapması. İnsanların bağırışları. Sesler birbirine karışıyordu. Seslere öyle odaklandım ki en sonunda her şey tek bir ses halini aldı.

Şimdi 4-5 saat öncesinde, evimin balkonundaydım. Tik, takları ve çınlamayı tekrar duyuyordum. Daha sonra sesler kayboldu. Bir sessizlikte kaldım. Beynim ise anılarımdan rastgele bir sayfa açmaya karar vermiş gibiydi. Sessizlik dalga sesleriyle doldu.

Sahildeydim. Gözlerim kapalıydı. Ama sıcak ve tüm vücuduma vuran güneş ışığını hissedebiliyordum. Göz kapaklarıma vuran güneş, gözlerimin kapalı olmasına rağmen turuncu ve sarı karışımı renkler görmemi sağlıyordu. Gözlerimi hafifçe araladım. Elimi gözlerime siper ederek gökyüzüne bakmaya çalıştım. Ama ışık gözlerimi sızlatıyordu.

Yerimde doğrularak oturdum. Hafif bir rüzgar tenime değerek esiyordu. Rüzgar bile sayılmazdı. Tatlı bir esintiydi. Tuzlu sudan dolayı sertleşmiş saçlarımı hafifçe dans ettiriyordu.

Sağıma doğru baktığımda Ruth'u gördüm. Şezlonglardan birinde oturuyordu. Bana el salladığında, gülümseyerek göz kırptım. Önüme döndüğümde içimden tekrar denize girmek geldi. Büktüğüm bacaklarımı tam olarak uzattığımda deniz suyu yavaş yavaş ayaklarıma değerek ayaklarımı ıslattı. Deniz suyu beklediğim kadar soğuk değildi. Aksine, çok sıcaktı. Tıpkı, tıpkı...

Tıpkı kan gibi.

Öncekine göre daha yakınımdan gelen silah sesi, muhtemelen iki yıl öncesinden kalan yaz hatıramı bölerek gerçek dünyaya geri dönmemi sağladı. Tekrar kana bulanan çoraplarıma baktım. Çenemi kasmama engel olamadım.

Sırtımdan başlayarak yukarı doğru bir ürpertinin tırmanarak ensemde durduğunu hissettim. Ürperti öyle somuttu ki, nefesini saç diplerime doğru üflediğini hissediyordum sanki.

Yavaş yavaş ilerliyorlardı. Sonunda göz ucuyla görebileceğim bir hizaya geldiklerinde ayaklarında siyah sert botlar ve koyu lacivert pantolonlar giymiş askerler olduklarını gördüm. Yere doğru uzattıkları silahlarının uçlarını görebiliyordum. Yavaşça yutkunarak, geçmeyeceğini bildiğim boğazımın kuruluğundan çaresizce kurtulmaya çalıştım.

Heyecandan dolayı hızlı hızlı nefes almamaya, gözlerimi çok sık kırpmamaya dikkat ederek gözlerimi bir daha hiç ayırmayacakmışım gibi yere sabitledim.

İki grup asker vardı. Bir grup bu sıraya bakarken diğer grup ise karşı sıraya bakıyordu. Onları taklit edip buralara gelecek kadar zekiydim. Ama aklını kullanan tek ben değildim tabii ki. Onlar da birilerinin taklit ediyor olabileceğini tahmin etmişlerdi.

Önümden olabildiğince hızlı bir şekilde geçip gitmeleri için içimden yalvarıyordum. Beni de geçtikten sonra sıranın en sonuna da ulaşıp geri döndüler. Az önceki hallerine göre daha hızlı bir şekilde yürüyerek son kez bizlere göz atıp kapıya ilerlediler.

Adım sesleri yok olana kadar nefesimi tuttuğumu farketmedim. Daha sonra nefesimi yavaşça dışarı verdim. Buradaki çoğu uyanık insanı öldürmüşlerdi. Sadece benim gibi sonuna kadar sabredebilenler kalmıştı. Tabi eğer varlarsa.

Benim gibi olanlara uyanıklar diyordum. Çünkü diğerleri gerçekten ne yaşandığının farkında olmadan bir tür uyku halinde gibiydiler.

Askerlerin tamamen uzaklaştığından emin olunca neredeyse farkedilmeyecek kadar hafifçe gözlerimi yukarı kaldırdım. Sadece insanların yüzlerini görebileceğim kadar.

Buradaki herkes. Alt kattaki. Onun bir altındaki ve onun diğer altındaki. Tüm katlardaki tüm insanlar, hepsi. Hepsi bilinçsizce burada ayakta duruyordu. Yaşadıkları evi, şehri ve ailelerini bırakmışlardı. Bu soğuk ve boğucu ortamda sıraya dizilmiş sanki çok bilinmeyen bir dinin töreni için kurban edilmeyi bekliyorduk.

Kurban edilme gibi düşünceler aklıma doluşunca bir an gerçekten buradaki uyanık olan tek insan olabileceğim aklıma geldi ve telaşa kapıldım. İnsanların yüzüne bakıyor, en azından bir kişinin algılarının açık olması için içten içe dua ediyordum.

İlk defa korkarak, neden buraya geldiğimi sorguladım. Sadece evime geri dönebilirdim. Ruth'u unutabilirdim. Ama burada kaldıkça buradan ayrılsam bile ayaklarımı ıslatan kanı ve duyduğum çığlıkları asla unutamayacağımı biliyordum.

Içimde büyüyen çaresizlik gözlerimi yaşlarla doldurmuştu. Yere yığılmamak için kendimi zor tutuyor ve deli gibi insanların yüzlerine bakmaya devam ediyordum.

Daha sonra gözlerimi umutsuzlukla yere çevirmeden bir saniye önce biriyle göz göze geldim. Gözlerimi tekrar kaldırıp ona baktım.

Tam karşımda, bendeki duyguların yansımasını taşıyan fakat başkasına ait olan iki çift göz doğrudan bana bakıyordu.

Bir süre donakalarak birbirimize baktık. Ama bir şey yapamazdık. Eminim ki burada kameralar vardı. Ki gözlerim arkadaki duvara sabitlenmiş olan kameraya kaydığında o da benim arkamdaki duvara bakıyordu.

Siyah saçlı, uzun boylu bir çocuktu. Tedirgin ve korkmuş gözüküyordu ama kendini kaybetmeyecek kadar da tedbirliydi. Bu düşünceme içimden güldüm. Hareketleri bana birini hatırlatıyordu.

En azından yalnız olmadığım düşüncesiyle biraz rahatladım. Ancak daha fazla rahatlayamadan insanlar karma bir şekilde orada olduklarını yeni farkettiğim kapılara doğru ilerlemeye başladılar.

Siyah saçlı çocuk, karşılaştığım siyah saçlı çocuk sayısı ikiye çıkmıştı, ve ben bir anlığına duraksayıp birbirimize baksak da diğerlerinin ne yaptığını incelemeye başladık. Neye göre ayrılıyordu bunlar?

Sırf ortada boş boş kalmamak için ben de yavaş adımlarlar ona doğru yürüdüm bir yandan da ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Kapıların üzerinde numaralar vardı. Soldaki ilk kapıda 5-10 yazıyordu. Onun yanındaki diğer üç kapıda da 5-10 yazıyordu. Kaşlarımı çattım. Bu da neydi böyle?

5-10 sayılı kapıların yanında ise yan yana dizilmiş 11-15 yazılı kapılar vardı. Onun bitiminde ise 16-20.

5-10 yaş aralığındaki çocuklar 5-10 yazılı kapılara ilerliyor, diye düşünürken birden aydınlandığımı hissettim. Siyah saçlı çocuk da bir karmaşa içerisinde bir bana bir de insanlara bakıyordu. Yanına geldiğimde "Yaşlara göre ayrılıyorlar." diye fısıldadım ve kolunu görünmeyecek şekilde hafifçe gittiğim yöne doğru çekiştirdim.

"Kaç yaşındasın?" Diye sorduğumda "22" diye cevap verdi. Ben de 21 yaşında olduğum için aynı odaya düşüyorduk.

21-25 aralığındaki odalardan birine, yanımdaki siyah çocuk ile diğerlerinin önüne geçerek girebildik. Bizim girmemizle oda dolmuştu. Diğerlerinin yaptığı gibi kapıyı ardımdan kapattım. Kapatırken eğer miyoplu gözlerim beni yanıltmamışsa kapıların en fazla 56-60 yaş aralığına kadar gittiğini görmüştüm.

Önümü döndüğümde her şeyden önce duvarlara ve etrafa göz atarak kamera olup olmadığına baktım. Eğer gizli kamera falan koymamışlarsa sadece kapının üstünde minik bir kamera vardı. Üzerinde kırmızı ışık yanıp sönüyordu ve sağa sola dönüyordu.

Odaya doğru döndüm. Üç sağ ve üç sol olmak üzere altı tane ranza vardı. Üzerlerine bir insan elinden çıkamayacak kadar kusursuz bir şekilde bembeyaz çarşaflar serilmişti. Her yatakta koyu gri renkli katlanmış birer battaniye ve yastık bulunuyordu. Ranzaların arasında ise demir kapaklı dolaplar vardı.

Duvarlar ise çarşaflara göre daha açık ve soluk bir griydi. Girdiğimiz kapının sağ tarafında ranzaların yanında bir tane kapı ve sol tarafında bir tane daha kapı vardı.

Odayı incelemem bitince siyah saçlı çocuğa baktım. O da odaya göz gezdirdikten sonra bana baktı. Kafası karışmış gözüküyordu. Eminim ki bende öyle gözüküyordum. Burada olmamızın ne anlamı vardı?

Sayımız ve yaş aralığımıza kadar her şey hesaplanmış ve bu odalar düzenlenmişti. Her şey için bu kadar uğraşılmıştı ama ne uğrunaydı?

Sanki bu soruların hepsini gözlerime taşımış gibi bakıyor olmalıyım ki siyah saçlı çocuk bilmediğini belli edercesine omuzlarını kaldırıp indirdi.

Herkes dolaplara doğru ilerlerken siyah saçlı çocuk da kafasıyla bir dolabı işaret etti. Oraya doğru ilerledik. Dolabın kapağını açtı. Herkes gibi o da gri renkli kıyafetleri eline aldı. Bir tane daha eline alıp bana uzatacaktı ki vazgeçip geri çekildi. Her yerde kamera vardı ve centilmenliğin sırası değildi.

Ben de açık gri kıyafetleri aldım. İnsanlara doğru döndüğümde şoktan elimdekileri düşürecektim. Herkes olduğu yerde üstlerini çıkartıyor ve elindeki kıyafetleri giyiniyordu. Siyah saçlı çocukla bir an göz göze geldik ve aynı anda bakışlarımızı kaçırdık.

O ranzanın sol tarafında dururken ben ise ranzanın sağ tarafına geçtim. Vücudum diğer insanların robotik hareketlerini taklit ederken içimden ise kendimle çelişiyordum. En sonunda bir şey düşünmemeye karar vererek üstümü değiştirmeye başladım.

Siyah saçlı çocuk hariç kimse baktığı yeri görmüyordu, o da zaten arkasını dönmüştü. Sadece kapının üstünde kamera olduğunu da düşünürsek ben ranzanın arkasında olduğumdan gözükmüyor olmalıydım.Ranza kamera açısını engellese de yine de arkamı dönerek pijamamın cebinden evimin anahtarını ve telefonumu alıp üstümdekilerin cebine koydum. Üstümü değiştirmeyi bitirdiğimde göz ucuyla ona baktım. O da bitirmiş arkası dönük bir şekilde bekliyordu.

Onun yanına geldiğimde bir an birbirimizin üstüne baktık. Gri tişört ve gri eşofman altı giymiştik. Gayet sade ve basit kıyafetlerdi.

Daha sonra insanlar dolapların altındaki çekmeceleri açtılar. Biz de aynısını yaptık. Orada ise gri, yumuşak tabanlı spor ayakkabılar vardı. 38 numara olanı buldum ve yere çömelerek onları da kanlı çoraplarımın üstüne giymeye başladım. Siyah saçlı çocuk da yanımda eğilmiş ayakkabılarını giyiyordu.

Bağcıklarını bağlarken biraz daha kulağıma doğru eğilerek "Neden buradasın?" diye fısıldadı. Yüzüne bakarken gözüm, gözünün altındaki bene takılı kaldı. Önüme dönerek "Arkadaşım burada." diye yanıtladım. "Sen?" diye sorarken tekrar yüzüne baktım.

"Aynı sebepten." diyerek gözlerini yere dikti. "Adın ne?" diye sordum. Bana dönerek belli belirsiz güldü. "Böyle bir durumda pek bir önemi yok ama, Sam." diye yanıtladı. İlk dediği şeye bende hafifçe gülerek omuz silktim.

Daha sonra sorar gibi bana baktığında adımı söylemediğimi farkettim. "Mia." dedim sessizce. Hafifçe başını salladı.

Bir an tedirgin olsam da ranzanın arkasındaydık ve yere eğilmiştik. Çok sessiz konuşuyorduk. Ama yine de daha dikkatli olmamız gerekiyordu.

Ayağa kalktığımızda insanlar düzenli bir şekilde tek tek kapıdan çıkmaya başladılar. Bir an bakışsak da biz de tekli sıraya girerek ilerledik. Onu her ne kadar tanımasam da varlığı biraz da olsa güvende hissettiriyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.