Boş yatağa bir kaç saniye anlamsızca baktım. Gerçekten...bilmediğim bir şey mi vardı? Ruth bile çıkıp gitmişti, hem de bana haber vermeden. Üzerime bir ceket alarak ayakkabılarımı ayağıma geçirdim. Kapıyı kapatmadan son anda evin anahtarını almayı akıl ederek pijamamın cebine koydum. Telefonum da diğer cebimdeydi.
Otomatik lambanın yanması için elimi yukarı kaldırıp elimi havada salladım. Lamba yanınca karşı kapıya baktım. O da öylece açık bırakılmıştı. Merdivenlerden inerken tüm kapıların açık olduğunu gördükçe tedirginliğim arttı.
Dış kapıyı da açıp dışarı çıktım. Büyük topluluk bir su gibi önümden akıp gidiyordu. Donup kalmıştım. Şu an yaşananlar çok mantıksızdı. Uyuyakalıp rüya görüyor olamaz mıydım?
Başımı iki yana sallayıp şu anda her şeyin gerçek olduğuna inanıp inanmama karasızlığını es geçtim.
Önceliklerimi düşünmekle başladım. İlk olarak Ruth'u bulmalıydım. Ruth mavi bir pijama giyiyordu. Detayları düşünmeye çalıştım ama sanki aklım çalışmayı durdurmaya karar vermişti. Derin bir nefes vererek sakinleşmek için çabaladım. Sokağa doğru bakarak hakkındaki nitelikleri düşündüm.
"Mavi pijama...kahverengi saçlar...beyaz ten..."
Başka...başka ne olabilirdi ki? Derken birden aklıma geldi. Pijamasının üstünde pembe kalpler vardı. Bu karanlıkta belki dikkat çekebilirdi. Başka bir zaman olsaydı onu bu sokakta bulmam imkansızdı. Güney Koreli olduğumuz için daha çok Asyalıların yaşadığı ara sokaklardan birinde yaşıyorduk.
Ama neyse ki herkes aynı yöne gittiği için onunda aynı yoldan yürüdüğünü varsayarak kalabalığa karıştım.
İnsanlar çok yavaş yürüyordu bu yüzden bu hızla onu asla bulamayacağımı farkederek insanların arasından geçmeye başladım. Ama çok garipti. İnsanlara değiyordum. Özür diliyordum. Ama kimse tepki vermiyordu. Bir kaç seferden sonra özür dilemeyi bıraktım. Yolda ilerlerken yere düşüp sadece bayılmış olduklarını umduğum insanların olduğunu farkettim. İyi de herkes aynı hızda yürürken nasıl olup da yere düşüp bayılmışlardı?
5-10 dakikalık bu zorlu koşudan sonra böyle de yapamayacağımı farkettim. Yolun yanındaki bankı görünce sola doğru insanları iterek bankın üstüne çıktım. Yola ev kapısından başladığını düşünerek geri değil de ileriye doğru baktım. Ama buradan baktığımda insanlar çok sık olduğu için üstündeki kıyafetleri göremezdim. Bu şekilde onu ayırt etmem imkansızdı.
"Ah...keşke pijaman yerine saçların mavi olsaydı." diye mırıldandım. Çaresizlikle sokaktaki insanlara tek tek bakarken sokağın sonundaki köşeden dönen birini gördüm. Eğer gözlerim benimle oyun oynamıyorsa üstünde mavi pijama vardı. Ve sanırım pembe kalpler!
Hemen banktan atlayıp kaldırımda koşmaya başladım. Bir iki adım sonra durdum. İnsanlar kaldırımda yürümüyordu ki! Bomboştu ve ben az önce salak gibi insanların arasından yürümeye çalışmıştım. Daha sonra bu rezilliğimi hafızamın en derin köşelerine atmaya karar vererek yeniden koşmaya başladım. İleri bakarak koştuğum için ayağım büyük bir şeye takıldı ve yere yuvarlandım. Başka bir bayılmış insan daha. İyice tedirgin olmaya başlamıştım.
Köşeye vardığımda sola dönerek yavaşladım. Az önce gördüğüm Ruth benzeri kişiyi göremiyordum ama yine de etrafa bakınarak kaldırımdan yürümeye devam ettim. Biraz daha ilerlediğimizde hızlı tren durağına girmek için kullanılan merdivenlerden aşağıya inmeye başladılar. Neden oraya gidiyorlardı ki?
O sırada yeniden mavi kıyafetli birini görünce hızla insanların arasına daldım. Göğsüm daralıyormuş gibi hissediyordum. "Sosyofobinin sırası değil." diye mırıldandım kendi kendime. Merdivenleri zar zor indiğimde bir ses duydum. Bir insan sesi. Sesin geldiği yönü bulmak için durup etrafıma baktım.
Ben 3. girişten girmiştim. Ses ise sol taraftaki 1. girişten geliyordu. İnsanlar metroya binmeye başladıklarında bende sıradan çıkarak 1. girişe doğru koştum. Bunun için 2. girişin önündeki insan kalabalığının içinden de geçmem gerekiyordu.
Sonunda oraya vardığımda sesi bir daha duydum. İngilizce değil korece konuşuyordu.
"Anne...anne özür dilerim. Gece uyuyacağım diyip oyun oynadığım için özür dilerim. Anne! Lütfen bana cevap ver." diyordu. Sonunda onu görebildiğimde bunu söyleyenin 4-5 yaşlarında bir çocuk olduğunu gördüm.
Annesinin elini çekiştirerek onunla konuşmaya çalışıyordu.
Burada neler olduğunu hala bilmiyordum ama annenin çocuğa cevap vermeyeceği belliydi. Çocuk bu sefer başka birinin elini çekiştirmeye başladı. "Baba...özür dilerim baba. Lütfen bana küsmeyin...Baba!" diyerek ağlamaya başladı. Babasının eline daha çok asıldığında adam onu sertçe iterek yere düşürdü. Bunu görünce hemen çocuğun yanına koşturdum.
Yere oturup ağlaması şiddetlendiğinde elimi sırtına koyarak onu sakinleştirmeye çalıştım. "Sakin ol bakalım ufaklık. Adın ne senin?" dediğimde minik ellerini yüzünden çekerek kocaman gözleriyle bana baktı. "Sen benimle küs değil misin?" dediğinde başımı iki yana salladım. "Ama...ama sanki herkes bana küsmüş." diyerek burnunu çekti. "Kimse sana küsmedi, sadece....sadece bir işleri var. O yüzden acele ediyorlar." diyerek saçma sapan bir bahane uydurdum. "Annem ve babam da mı?" dediğinde başımı salladım.
Göz yaşlarını silip minik elini uzattı. "Benim adım Min Soo." Elini tuttuğum sırada trenlerden biri hareket etmeye başladı. Kaçırdığımı düşünerek oraya koşacaktım ki hemen ardından başka bir hızlı tren daha geldi ve insanlar ona da binmeye başladı. Çocuk küçük olduğu için onu kucaklayıp merdivenlerin yanındaki banka oturtturdum. Doğrulduğumda başka bir insan sesi daha duydum.
Gözlerim hızlı hızlı etrafı tararken resmi giyinimli bir kadının koşuşturarak insanlarla konuşmaya çalıştığını gördüm. Hatta arkasından takım elbiseli genç bir adam daha geliyordu.
Kadın trene koşturdu ve sürücünün olduğu kapının önünde durarak cama vurdu. "Bakar mısınız! Bu kadar insan nereye gidiyor acaba?" diyerek tedirgin bir tonla sordu. Kimsenin cevap vermeyeceğini tahmin ediyordum. Ancak cam açıldı.
Birilerinden bir şeyler öğreneceğimi düşünerek oraya gidiyordum ki camdan bir el uzandı ve kadının kafasına sert bir şeyle vurarak kadını bayılttı. Kafasından yere sızan kanı görünce olduğum yerde donakaldım. Kan yavaş yavaş akarak bembeyaz betonda yayılmaya başladı. Sanki...şu anda dünyada yaşanan da buydu. Bembeyaz, sıkıcı ve her zamanki halindeki beton yavaş yavaş kan ile lekeleniyordu.
Takım elbiseli adam da oraya koşacağını farkedince kendime gelerek onu durdurdum ve kolonlardan birinin arkasına çekiştirdim. Onu diğer kolona doğru ittikten sonra işaret parmağımı dudaklarıma götürerek susmasını söyledim.
Daha sonra elimle kadını gösterdim. Genç adam kadını gördüğünde gözleri kocaman açıldı. Koşmak için hareketlendiğinde sesimi sadece onun duyabileceği şekilde yükselttim. İngilizce bir şekilde "Eğer oraya gidersen sonun o kadından farklı olmaz." dedim. Sesimi duyarak bana baktığında biraz sakinleşti.
"Burada neler oluyor? Kiminle konuşmaya çalışırsak çalışalım bize tepki bile vermiyorlar. Sanki şey gibiler..."
"Robot?" diyerek sözünü tamamladım. Başını salladı.
"Neler olduğunu bende bilmiyorum. Fakat anladığım kadarıyla herkes aynı noktaya doğru ilerliyor. Arkadaşım da aralarında. Onları takip etmeyi düşünüyorum." diyerek tekrar metrobüse baktım. Düzenli bir sırayla insanlar trene biniyor ve boş yerlere oturuyorlardı.
Genç adam ise yerdeki baygın kadına baktıktan sonra başını iki yana salladı. "Onlar gibi olmadığını anlamazlar mı?" Bunu söylediğinde yeni yeni anlamaya başladım. Bu insanlar her ne olmuşlarsa onlar gibi olmayanları farkediyorlardı. Bu yüzden yolda o kadar bayılmış insan vardı. Ancak neden...? Diye soramıyordum bile. Sormaya başlasaydım aklımda gerçekten bir sürü soru vardı.
Ruth'a benzeyen birinin hızlı trene bindiğini farkettiğimde hızla cevapladım. "Bak...eğer duygusuz bir robot taklidi yapmayı bilmiyorsan burada kalman senin için daha uygun olur." diyerek onlardan biri gibi kalabalığa karışmak için hareketlendim. Daha sonra duraksayıp üstümdeki ceketi çıkarttım.
Üstümde pijamalar varken ceket giyiyor olmam dikkat çekebilirdi. Ceketi alıp bankta oturan Min Soo'nun üstüne örttüm. "Eğer kalacaksan...bu çocuğu sana bırakıyorum." dedim.
Min Soo ise meraklı gözlerle bana baktı. "Nereye gidiyorsun abla? Bende seninle geleceğim!" Başımı iki yana sallayarak elimle saçlarını okşadım. "Olmaz Min Soo. Ben annen ve babanı da alıp geleceğim sen de o sırada bu abiyle kal olur mu?" dediğimde üzgün bir ifadeye bürünse de başını salladı.
5 saniye önce tanıştığım bir adama küçücük bir çocuğu emanet etmek pek de mantıklı değildi fakat elimden daha iyisi gelmezdi. Min Soo'yu yanımda götüremezdim. Küçücük bir çocuktu ve eminim ki konuşmadan duramazdı.
Hızla yanımdaki adama döndüm. "Şehir neredeyse bomboş istediğiniz her yerde yiyecek bulabilirsiniz. Kendinize kalacak bir yer bulmaya çalışı-" diyordum ki "Evimde kalabiliriz buraya uzak değil. " dedi. Şüpheli bir şekilde ona baksam da başımı salladım. Arkamı dönmüştüm ki adam bana seslendi. "İyi de bu çocukla nasıl anlaşacağım ben?" Kaşlarımı çatıp arkamı döndüm. O sırada Min Soo bozuk aksanıyla konuştu. "Merak etme. İngilizce biliyorum." dedi. Kaşlarımı kaldırıp 'gördün mü' dercesine güldüm.
Min Soo'ya son kez el salladıktan sonra kalabalığa koşarak aralarına girdim.
Kendimi gergin hissediyordum. Yüzümdeki tedirgin ifadeden kurtulmaya çalışarak yüzümü ifadesizleştirdim.
Yaptığım şeyin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Ve bu kalabalığın içinde gerçekten yapayalnızdım.
****
Kalabalıkla birlikte trene girdim. İkili sıra halindeydik ; sağdakiler sağdaki koltuklara soldakiler de soldaki koltuklara oturdu. Bende sağda bir yere oturabildim. Geri kalanlar ise ayaktaydılar. Huzursuzca yerimde kıpırdandım. Hızlı hızlı atan kalbim vücudumu sarsıyordu.
Gözlerimi kapatarak sıktım. Kendimi sakinleştirmeye çalışıyordum ama bu çok zordu. Nereye gittiğimi veya gittiğim yerde ne ile karşılacağımı bilmiyordum. Gözlerimi açtığımda biraz daha sakinleşmiş hissettim. Yanımda oturanlara baktım.
Keyifsiz bir şekilde gülesim geldi. Bizim mahallenin tamamı buradaydı. Bir üst sokaktaki sık sık gittiğimiz restorantın sahibi olan amca yanımda oturuyordu. Normalde hep neşeli ve gülümser gibi gözüken bir mizacı vardı. Şu an yüzünde bulunan ciddi ifade ona hiç yakışmıyordu.
Sağımdaki kadını kesinlikle bir yerde görmüştüm ama kendisiyle hiç konuşmamıştım. Karşımızdaki apartmanda mı oturuyordu acaba?
Daha sonra ayakta duranlara baktım. Tanıdığım ve tanımadığım bir sürü insan. Karşımda siyah saçlı Asyalı bir çocuk duruyordu. Sanırım benimle aynı yaşlardaydı. Yanındaysa platin sarısı saçları olan ve vampir kadar beyaz tenli bir çocuk duruyordu. Sanırım benden büyüktü.
Nefesimi vererek yere baktığımda kimsenin ayağında ayakkabı olmadığı farkettim. Eh...normal olarak insanlar yataklarından çıktığı gibi gelmişti. Pijamalarımın altında ayakkabı olsaydı çok mu dikkat çekerdim ki? Sanırım evet.
İnsanlara temas etmemeye çalışarak ayakkabılarımı çıkarttım. En azından ayağımda çorap vardı. Ayakkabıları oturduğum koltuğun altına doğru iteledim. İçim sızlıyordu.
"Umarım sizi tekrar bulabilirim...kendi maaşımla almıştım sizi." diyerek kırmızı-siyah spor ayakkabılarıma son kez baktım. Öfledim. "Ne diye yeni ayakkabılarımla çıktım ki?"
Karşımda bir hareketlilik hissedince hemen kafamı kaldırdım. Ama bir şey yoktu. Bir an siyah saçlı çocuğun hareket ettiğini sanmıştım. Hareketsizce bir süre bekledim. Ama bir daha hareket etmedi. Ciddi bir şekilde yere bakmaya devam ediyordu.
"Çölde deniz gören insanlar gibi ben de bu ortamda normal bir şekilde hareket eden insan görüyorum galiba." diyerek kendime kendime güldüm. Deliriyordum herhalde.
Gidip Ruth'u aramak istiyordum ama insanlara temas edersem ve farklı olduğum anlaşılırsa bana bir şey yapacaklarından korkuyordum. Ama bunca yolu onlara çarparak gelmiştim. Bir şey olmazdı herhalde.
Kalkacaktım ki duraksadım. İyi de Ruth'u bulup ne yapabilecektim ki bu durumda? O da buradaki diğer insanlar gibi bilincini kaybetmişti.
Yola çıkalı ne kadar olmuştu ki? Daha sonra pijamamın cebine koyduğum telefonum aklıma geldi.
Evden çıktığımda gecenin dördüydü. Hızlı tren durağındaki büyük saatte en son saatin 04.45 olduğunu görmüştüm. Bu metrobüse binmeden önceydi. Telefondaki saate baktım. Saat 06.27'ydi. Yani 1 saat 42 dakikadır yoldaydık. Tam olarak nereye gidiyorduk da bu kadar uzun sürüyordu?
Odaklanarak biraz coğrafya bilgimi sorguladım. Tamam, pekala. Los Angeles'taydık. Los Angeles Kaliforniya'nın güneyindeydi. Bindiğimiz hızlı tren kuzeye doğru gidiyordu. Bildiğim tek şey Los Angeles ve Kaliforniya'nın merkezinin arasının araba ile 3 saat 40 dakika civarında olduğuydu. Hızlı trenle bu süre neredeyse yarıya inerdi. Yani 2 saat olabilirdi. Ama merkez olan Sacramento'ya gittiğimiz kesin değildi.
Fakat bu hızlı tren ağı bildiğim kadarıyla merkezde son buluyordu. Kuzeye gittiğimize ve yaklaşık 1 saat 45 dakika olduğuna göre çoktan Bakersfield ve Stockton'u geçmiştik. Bu da Sacramento'ya gittiğimiz anlamına geliyordu.
Elimi başımın arasına alarak derin bir nefes verdim. "İyi de Sacramento'da ne yapacağız ki?"
Ayağa kalkarak dizlerimin üstünde oturağa ters oturdum ve pencereden dışarı baktım. Eh tüneldeydik. Ne görmeyi bekliyordum ki. Oflayarak yerime düzgünce tekrar oturduğumda hızlı tren yavaşlayarak durdu.
Sonunda diye mırıldandım. Gerçi, buradan sonra ne olacağını bile bilmiyordum. Kapılar açıldığında sol taraftan başlayarak insanlar sıra halinde inmeye başladı. Her ne kadar bu boğucu trenden çıkmak istesemde bekledim. Sıra geldiğinde bende sıraya dahil olarak düzgün bir biçimde ilerledim. Merdivenlerden çıkarak yeraltından yerüstüne çıktık. Saat 7'ye geliyordu. Gökyüzü griydi. Hava aydınlanmaya başlıyordu. Fakat saati bilmeyen biri gece oluyor da sanabilirdi.
Etrafıma biraz göz attığımda gerçekten de Sacramento'daydık. En azından hala zekiydim.
Yan yana sıralar halinde ilerliyorduk. Yanımda hızlı trende karşımda duran Asyalı çocuklar duruyordu. Gerginliğimi biraz üzerimden atmak için yanımdaki siyah saçlı çocuğa selam verdim. "Ah merhaba yine karşılaştık." diyerek kendi kendime güldüm.
"Acaba nereye gidiyoruz bir fikri olan var mı?" Sanki cevap vereceklermiş gibi bir süre bekledim. "Ah yok mu? Ne tesadüf bende bilmiyorum." Daha sonra yaptığımın saçma olduğunu farkederek başımı iki yana salladım.
"Ne yapıyorum ben cidden?" İki sıra önde Ruth'u görmemle bir an sendeledim. Adımlarımı düzletince acaba yanına gitsem mi diye düşünsem de vazgeçtim. Onun yanına geçmeye çalışsam belli düzendeki sırayı bozmuş olurdum. Bu da dikkat çekerdi. Sağa sola eğilerek onu tam olarak görmeye çalıştım. Pembe kalpli mavi pijama. Kahverengi saçlar. Boynundan sarkan koyu mavi uyku bandı. Gerçekten de oydu!
Yine de yanına gitmekten vazgeçerek "Sadece gözden kaçırma." diyerek kendi kendime uyarıda bulundum.
Biraz daha yürüdükten sonra şehrin ortasında bulunan çok geniş bir binaya doğru giriş yapmaya başladılar. Bina bir gökdelen kadar uzundu. Ama boyundansa eni daha genişti. Gerçi bina olduğundan emin değildim. Metalik bir renkteydi ve daha çok bir aracı andırıyordu.
İçimde bir huzursuzluk oluştu. Daha dikkatli bir şekilde, kendimi kaybedip insan gibi davranmamaya çalışarak yürümeye devam ettim.
İçine girdiğimiz şey gerçekten de bir bina gibi değildi. Daha çok askeri bir üs gibiydi. Ya da bir laboratuar. Ya da...herhangi bir bilim kurgu filminin içinden fırlamış bir ufo. Ne olduğu tanımlanamayan bir cisim.
Uzun ve geniş bir yerdi. Biz yürüdükçe hareket eden ve bizi gözetleyen güvenlik kameralarını göz ucuyla görebiliyordum. Binanın geniş duvarlarında asılı silaha benzer şeyler vardı. Üstlerinde kırmızı ışıklar yanıp sönüyordu.
Yürüdükçe farkettim ki binanın renginin metalik olmasının sebebi binanın tamamen demirden yapılmış olmasıydı. Çoraplarımla burada yürürken bazen kayacak gibi hissediyordum.
Daha sonra ön taraftan bir patırtı ve çığlık geldi. Sanırım biri yere düşmüştü. Ancak çığlık devam etti. Kadın sesi delirmiş gibi çığlık atmaya devam ediyordu. Anlaşılmayan kelimeler söylüyor yardım istiyordu. Ancak ardından yukarıdan gelen bir ateş sesiyle çığlıklar kesildi. Sesi duymamla irkilerek yanımdaki siyah saçlı çocuğun bileğini tuttum.
Biraz daha yürüdükten sonra yerdeki kanı gördüm. İnsanlar umursamadan kana basarak yürümeye devam ediyorlardı. Çoraplarım yerdeki kan ile ıslanmışlardı. Daha sonra ise kadını gördüm. Kadının da üstüne basarak umursamadan geçiyorlardı. Demek bu yüzden çığlık atıyordu.
Sanırım o kadında uyanıklardan biriydi. Yani benim gibi. Bilinci açıktı. Eğer açık olmasaydı yere düşmezdi. Düşseydi bile çığlık atmazdı.
Kadının kafasından o kadar çok kan sızıyordu ki, kan heryeri kaplamıştı. Sanki nereye baksam kan görüyordum. Bir anlığına kadının yüzünü görünce istemsizce yanımdaki siyah saçlı çocuğun bileğini sıktım. Kadının yüzüne bakmayarak geçtikten sonra ne yaptığımın farkına vararak elimi çocuğun bileğinden çektim.
Demek ki düşseydim benim de başıma bunlar gelecekti.