Kapıdan çıkıp ilk geldiğimizde sıralandığımız yere geldik. Diğer odalardakiler de çıktılar ve 2 kişilik sıralar halinde yanyana yürümeye başladık. Sam de hemen solumdaydı.
Sanırım her yaş grubunun kıyafetleri farklı renkteydi. Açık mavi, koyu mavi, lacivert, gri, koyu gri ve en yaşlılar ise siyah. Bu yaşlara bağlı bir kast sistemi gibi hissettiriyordu. Bir anda Ruth'un aklıma gelmesiyle etrafıma bakındım ama yaş grubumuz tamamen gri giyinmişti. Onu ayırt etmem imkansız gibiydi.
Büyük salonun girdiğimiz yeri dışında bir tane daha kapısı vardı. Bu kapıyı ilk girdiğimizde görmemiştim. Kapı dar bir koridora açılıyordu. Hatta koridordan çok bir tüneldi. Etrafımızda mavi-mor ışıklı bir duvar çevriliydi. Yerler beyaz karolarla kaplıydı. Tünelden çıktığımızda arkadan duyduğum ses sanırım tünel girişlerinin kapanma sesiydi. Belki de bu yüzden bu kapıyı görmemiştim.
Başka bir kapıdan daha geçtiğimizde sıkılmaya başlamıştım. En sonunda siyah duvarlı ve yerleri de siyah karolarla kaplı bir odaya geldiğimizde merakla önümüzdeki insan kalabalığının arasından etrafa bakmaya çalıştım.
Pek bir şey göremeden önümüzdeki sıra ilerlemeye başladı. İlerlerken sağda ve solda göz ucuyla gördüğüm kadarıyla silahla atış platformları, spor aletleri yani genellikle fiziksel gücü yükseltmeye yönelik materyaller vardı.
Tamam da buna neden ihtiyaçları vardı? Aklımdaki sorular her geçen dakika artıyordu.
Sam ile bir saniyeliğine de olsa göz göze geldik. Bu buraya ne halt yemeye geldik bakışmasıydı. İlerlerken arkamızdaki adım seslerinin azalmasından anladığım kadarıyla bir grup ilk odada kalmıştı. Salonlar o kadar genişti ki yürümekten bıkmıştım.
Sonunda 3. Salona geldiğimizde bizim bulunduğumuz grup bu salonda kalırken geri kalanlar yürümeye devam ediyorlardı. Yürümekten yorulmuş bacaklarımı esnetmek istiyordum ama gerçekten tedirgindim. Her yerde bizi izleyen kameraların olduğunu görmek için etrafıma bakmama bile gerek yoktu. Dönerken çıkardıkları mekanik ses salonun dört bir yanından duyuluyordu.
Grup önden itibaren ikiye ayrılmaya başladığında üzgün bir ifadeyle Sam'e baktım. Açıkçası duygusal bir bağdan ziyade, etrafımda algıları açık olan tek kişi olduğu için ondan ayrılmak istemiyordum. Ben sağa doğru ilerlerken Sam'in bulunduğu grup ise sola ilerleyecekti.
Ancak Sam beklemediğim bir hareket yaparak benim önümde onun ise ön çaprazında bulunan çelimsiz çocuğu hafifçe sola doğru ittirerek onun yerine geçti. Bu olay o kadar hızlı gerçekleşmişti ki ben bile ne olduğunu anlayamamıştım. Bu kalabalığın karmaşası içerisinde Sam'in bu hareketinin farkedilmemesini umarak sola doğru yürümeye başladım.
Başımı önüme eğdiğimde kahverengi saçlarım yüzümü örtü. Sesimi adım seslerinin kamufle edeceğine emin olduğumda "İyi hareketti." diye fısıldayarak hafifçe güldüm. O da nefes verme ve gülme arasında bir ses çıkarttı. Yalnız kalmak istemeyen tek kişi ben olmadığım için bir miktar rahatlamıştım.
Bizim bulunduğumuz tarafta spor aletleri diğer tarafta ise, silahlı atış platformuna benzeyen ve adını bilmediğim genellikle şiddet içerikli şeyler bulunuyordu. Şimdi neden bize spor kıyafetler verdiklerini anlamıştım.
Herkes bir spor aletine yönelirken o anda en kolay gözüken koşu bandına ilerledim. Yanındaki koşu bandında ise Sam yerini almıştı. Üstüne çıktığımda nedense hemen çalışacağını düşünmüştüm. Daha sonra Sam'in bastığı tuşun aynısına basarak çalışmasını sağladım. Çalışmaya başladığında yürüyüş hızındaydı.
Spor yapmayı severdim. Mesela sabahları koşu yapmayı, hemen hemen her gün yoga yapmayı ve okulumdan bulabildiğim fırsatlarda yüzmeye gitmeyi. Ama aletli sporları hiç denememiştim. Aslında aklıma bile gelmemişti. Spor salonlarına para vermek bana mantıksız geliyordu.
Koşu bantları duvara dayanmıştı. 5 tane yan yanaydı. Diğer üçünde de başka insanlar vardı. Duvar demir ya da metal gibi bir maddeyle kaplı olduğu için duvara baktığımızda çok net olmasa da Sam ile birbirimizi görebiliyorduk.
Arkamızdakilerin spor yaptığı hızlı nefes seslerinden anlaşılıyordu. Çok gerici bir ortamdı açıkçası.
Koşu bandının hızı yavaş yavaş artarken artık koşmaya başlamıştık. Koşmaya alışkın olduğum için bir sıkıntı yoktu fakat hız biraz daha artınca her sağ bacağımı hareket ettirdiğimde cebimdeki telefonum da cebimden çıkacakmış gibi oluyordu. Üstüne üstlük diğer cebimdeki anahtarlarım da şangır şungur sesler çıkartıyordu.
Tedirginlikle cebime doğru baktım. Sam de sesi duyarak bana baktı. Daha sonra kafasını önüne çevirdi. Bende duvara doğru baktığımda kaşlarını kaldırarak bana baktı. Gözlerimle cebimi gösterdim. Cebime baktığında telefonun cebimden taşmış ucunu gördü.
Eğer düşerse onu yerden almam gerekecekti. Ama yerden alırsam kameradan beni görürlerdi. Elimle cebime doğru ittirmeye çalışsam da cep çok küçüktü. Telefonu itmem bir işe yaramıyordu.
Ayrıca anahtarın sesini duyabilirlerdi. İyice deli saçması sorular üretmeye başlamıştım ki koşu bandının hızı yavaşlamaya başladı. Yavaş tempo koşudaydık ve birazdan bitecekti. En azından öyle düşünüyordum.
Bir işe yaramadığını düşünsem de elimle telefonu itmem, demek bir işe yarıyormuş ki şimdiye kadar telefonum düşmemişti. Ancak ben nasıl olsa bitecek diyip rahatladığım sırada telefon koşu bandının yanına düştü. Sam de tedirginlikle telefona baktığında bir an bacaklarım titredi ve dengemi kaybedeceğimi sandım fakat hemen toparlanabildim.
Şimdi yapabileceğim bir şey yoktu o yüzden bir şey olmamış gibi koşmaya devam ettim. İçimden ise bitmesi için yalvarıyordum.
Sonunda koşu bandı iyice yavaşladı ve durdu. Duvardaki yansıma sayesinde diğer insanların da spor aletlerini değiştirdiklerini farkettim. Bu karmaşanın içerisindeyken onu alabilirdim. Koşu bandından indiğimde Sam benden önce davranarak önümde durdu ve beni gizledi. Aynı saniye içerisinde olabilecek kadar kısa bir sürede, hazır yanlarımda da insanlar varken, telefonu alıp pantolonumun bel kısmına sıkıştırdım.
Az önce koştuğumdan ve hissettiğim heyecandan dolayı nefes nefeseydim. Sam hala önümde dururken "İlerle." diye fısıldadım.
İlerideki bisikletimsi şeye binip pedalları çevirmeye başladığında bende yanındakine oturup aynısını yapmaya başladım.
Geri kalan 2-3 saat boyunca ise aynı şekilde aletleri dönüşümlü kullanarak spor yapmaya devam ettik. Bir turu daha bitirip alet değiştireceğimizi düşünüyordum ki giriş yaptığımız kapılar açıldı ve sıraya katılarak spor salonundan çıktık.
Kendimi yorgun ve bitkin hissediyordum. Terlemiştim ve bu çok sinir bozucuydu. Girdiğimiz kapılardan tek tek çıkıp ana salona geldiğimizde herkes odalarına ilerledi. Biz de kendi bulunduğumuz odaya girdik.
Daha sonra herkes dolaplara ilerleyerek ellerine yeni kıyafet ve ayakkabılar almaya başladılar. Bu kıyafetler biz spora gitmeden önce yoktu.
Alttaki küçük kapakları açıp içeriden de siyah, kalın tabanlı botlar çıkarttılar. Kıyafetler ise yine griydi fakat tişört-eşofman yerine gömlek-pantolon şeklindeydi. Biz de kıyafetleri elimize aldık. Alttaki dolaba eğilip ayakkabıları aldığım sırada cebimdeki anahtarı ve telefonu da yanımdaki ranzanın dibine ittim. Bir daha böyle bir aptallık yapmayı göze alamazdım.
2 kişi sağdaki, diğer iki kişi de soldaki kapıyı açarak içeri girdiler. İçeride ne olduğunu görememiştim. Geri kalan 6 kişi bir kenarda durarak bekleme moduna geçmiş gibiydiler.
Sorar gibi Sam'e baktığımda bilmediğini belli edercesine hafifçe kaşlarını kaldırdı. Biz de aynı şekilde beklemeye başladık. Yaklaşık beş dakikalık bekleyişten sonra içerideki dört kişi aynı anda kapıları açarak içeri girdiler. Yeni kıyafetleri giymişlerdi ve saçlarının ıslaklığına bakılırsa duş almış gibiydiler.
Bir başka dört kişi de girip çıktıktan sonra son dört kişilik grup olarak kalmıştık. Sam ile soldaki kapıya doğru ilerledik. Her şey normalmiş gibi yürürken beynimde yankılanan bir erkekle aynı banyoda duş alma düşüncesi sonradan kafama dank etti.
Banyoya girdiğimizde alışkanlık olmuş gibi kamera olup olmadığına baktım. Görünürde bir şey yoktu. Yan yana iki kabin vardı. Aynı zamanda tuvalet de kabinlerin yanındaydı. Ellerimizi yıkayabileceğimiz bir lavabo da vardı. Garip bir sessizlik olsa da sanki girmeden önce birbirimize haber veriyormuşuz gibi bakıştık.
Kabinin içine girdikten sonra kendi kendime mırıldanmama engel olamadım. "Bu çok saçma." Sam ise gülmeye benzer bir ses çıkarttı. "Evindeymiş gibi düşün." dediğinde göz devirdim. Bir kaç saniye hareketsizce dursam da Sam eliyle kabin duvarını hafifçe tıklattı. "Hey hareket et." diyerek fısıldadı. Seslerden anladığım kadarıyla üstünü çıkartıyordu. Başımı iki yana salladım. Nasıl evdeymiş gibi düşünebilirdim Allah aşkına?!
Elimdeki yeni kıyafetleri kabin duvarındaki askıya astım. Kendi kendime bir iç hesaplaşmaya girişirken bir yandan ben de üstümü çıkartıyordum. Üstümdeki kıyafetleri de askıya astıktan sonra ayakkabılarımı da çıkartıp kabinin altındaki boşluktan dışarı ittim. Acaba çok mu bilinçli davranıyordum? Yani...fazla insan gibi...?
Daha dikkatli olacağıma dair kendi kendime milyonuncu kez söz verdikten sonra suyu açtım. İlk açışımda vücudumdan akan soğuk su ürpermeme neden olsa da su hemen ısındı. Duvara monte edilmiş sabunluktaki şampuanı aldım. Elime biraz döktükten sonra elimi burnuma doğru götürüp kokladım. Neredeyse hiç bir kokusu yoktu. Şeffafımsı bir rengi vardı. Şampuan olduğundan şüpheliydim.
Saçımı şampuandan arındırdıktan sonra suyu kapatarak elimle saçımı sıktım. Bir-iki dakika sonra da Sam suyu kapattı. Islak ıslak üstümü nasıl giyeceğimi düşünürken Sam "Soldaki küçük dolapta havlu var." diye fısıldadı.
Kaşlarımı çatarak varlığını yeni farkettiğim dolaba baktım. İçini açarak gri havluyu elime aldım. Çok büyük bir şey değildi ama olduğu kadar kurulandım ve kıyafetlerimi giyindim.
Kabin kapısının üstünden kirli kıyafetlerimi de alıp kabinin içinden çıktım. Kapının yanında bir sepet vardı. Kirli sepeti olduğunu düşünerek yanına ilerledim. Tahminim doğruydu, elimdekileri onun içine attım ve kabin kapısının önüne koyduğum botlarımı elime aldım. O sırada Sam de giyinmiş olarak dışarı çıktı ve elindekileri sepete attı.
Botu elime aldığımda aynı zamanda içinde gri çoraplar olduğunu farkettim. Eh...en azından yine kanlı çoraplarımı giymek zorunda kalmayacaktım. Ayakabbılarımızı da giydikten sonra kabinin önüne bıraktığım spor ayakkabıları elime aldım. Onu da sepetin yanına konmuş olan ayakkabılık benzeri yere koyduktan sonra Sam ile kapıya ilerledik.
Neyse ki diğer banyodakiler de bizden hemen önce çıkmış gibiydiler. Şimdi ne olacak diye düşünmeme gerek kalmadan insan topluluğu yeniden kapıya doğru ilerledi.
Gerçekten...yine nereye gidiyorduk?
Yürümekten bıkmış bir haldeydim. Spor salonuna gittiğimiz kapıdan geçtik fakat spor salonuna girmek yerine koridorda sağa döndük. Biraz ilerledikten sonra sıra sıra masa sandalyelerin bulunduğu bir salona gelmiştik. Tekli sıralar haline büründüğümüzde Sam önümdeydi. Sam benden uzun olduğu için ne olduğunu göremiyordum fakat demirin demire çarpmasına benzeyen şangırtı sesleri geliyordu.
Yaklaşık 10 dakika sonra sıra bize yaklaştığında insanların sağ taraftaki tezgahta ellerindeki demir tabldotlara yemek koyduklarını gördüm. Midem açlığını ilan edercesine guruldadığında salonda duyulduğuna emindim. Ki Sam hafifçe güldü. İster istemez gülümsesem de eminim ki burada da kamera vardı. Yüzümdeki ufak tebessümü hemen yüzümden sildim.
Hemen hemen diğerleriyle aynı miktarda yemek koymaya dikkat ederek biz de yemeklerimizi aldık. Kimse istediği yere oturmuyordu elbette. Masada kalan boş yere yan yana oturduk. Yemeklerin ne olduklarına bakmak yeni aklıma gelmişti. Fakat bu yemeğin bir ismi olduğundan şüpheliydim. Tüm sebzeleri karıştırmışlar gibi görünüyordu. Tabaktaki diğer bölmede ise neyden yapıldığını anlamadığım bir çorba vardı. Masalarda su da bulunuyordu.
Kimse yemek duası yapmaya kalkmadı. Tek kelime etmeden yemeğe başladık. Ah tabi, ne ironik ama.
Önce garip, yeşil renkli çorbayı içtim. Yeşil sebzelerden yapılmış bir çorbaydı herhalde. Tadını beğenmiştim.
Daha sonra ise ana yemeğe geçtim. Yemek beklediğim kadar kötü değildi ama bakmadan yemeye çalışıyordum. Çünkü benim için yemeğin görüntüsü de çok önemliydi fakat bu yemek lapa şeklindeydi. Tadı fena olmasa da ağzımdaki bu yumuşak ve cıvık kıvam kusmak istememe neden oluyordu.
Kusmamayı başararak yemeği bitirdiğimde diğer herkes gibi tabaklarımızı alıp yemek tezgahının yanındaki boş yere bıraktık.
Boş ve insanı çok yalnız hissettiren koridorlarda sadece adım seslerini duyarak ilerlerken saatin kaç olduğunu merak ettim. Sanki yıllar geçmiş gibi hissediyordum.
Bu saçma sapan duruma düşmeden önce uyumuyordum ve gecenin üçüydü. Yani yirmi dört saatten fazla saattir uyumamıştım. Ayakta durabildiğim için sevinmem gerekiyordu. Gerçi yürümek gerçekten işkence gibi gelmeye başlamıştı.
Adımlarım birbirine dolaşacak gibi olduğunda kendimi toparlamaya çalıştım. Sonunda odalarımıza geri döndüğümüzde herkes yataklara doğru ilerledi. Derin bir nefes aldım. Başımdaki derin ağrı uyursam belki geçebilirdi.
Sam ve ben duvarın yanındaki yatağa ilerledik. Ben merdivene tırmanıp üstteki yatağa uzanırken Sam de alttaki yatağa uzandı.
Her ne kadar hemen uyuyabileceğimi düşünsem de uyuyamadım. Yaşadığım olağanüstü olaylar aklımda dönüp dolaşıyor, göz kapaklarıma çökmek isteyen uykuyu bir bıçakla kesiyor gibiydi.
Gözlerimi kapatarak bir şey düşünmemeye çalıştım. Uyandığımda ölmüş olma ihtimalim vardı. Ah pardon, bu yanlış bir cümleydi. Ebediyen uyanamama ihtimalim vardı. Başımıza ne geleceğini bilmiyorduk ve böyle rahat rahat uyumak bana garip geliyordu.
Olabildiğince sessizce mırıldandım. "Sam."
"Hm?" diyerek uykulu bir ses tonuyla yanıtladı. "Hiç...sadece uyuyamadım." dedim.
"Ben de...uyumak istiyorum ama bir şeyler engel oluyor gibi." dedi.
"Haklısın...her neyse, iyi uykular." diyerek muhabbeti sonlandırdım.
"İyi uykular." diyerek beni yanıtladıktan sonra ise odada nefes alış-verişlerinden başka hiç bir ses kalmamıştı. Çok rahatsız ediciydi.
Kendi kendime kafamda senaryolar kurmaya başlamıştım. Bunu çocukluğumdan beri hep yapardım fakat bu seferki o zamanlar yaptığımdan farklıydı. İçinde beni korkudan deliye çevirebilecek senaryoların dolandığı başımı elimle ovușturdum.
Gözlerim uykusuzluktan sızlıyordu. Yorgundum ama bir şeyler beni sürekli rahatsız ediyordu ve ne olduğunu bilmiyor olmam ise her şeyden daha da rahatsız ediciydi. Aklımda korku filmi sahneleri gibi dönüp duran düşüncelerimi bir kenara itip bugünü düşünmeye başladım.
Düşündüğüm her şeyin sonu üç nokta veya soru işareti ile bitiyor, hiçbir şeyin nedenini açıklayamıyordum.
Sadece bu şehir mi böyleydi yoksa tüm dünya mı bu haldeydi? Ama biz başka bir şehre geldiğimiz halde ortada uyanık olan bir insan görmemiştik. O zaman dünyanın tamamı olmasa bile çoğu bundan, bu yaşananlar her ne ise ,etkilenmişti.
Tüm insanları ne ile etki altına aldıklarını veya bizim neden etkilenmediğimizi anlayamıyordum. Herkes uyuyordu ve uyandıklarında kendilerinde değildiler. Acaba uyandıklarında, eğer uyanabilirse tabi, ne hissedeceklerdi? Bu yaşananları hatırlayacaklar mıydı? Eğer hatırlamayacaklarsa belki de onlar gibi uyuyor olmak güzel bir fikir olabilirdi.
Bunun üzerine düşünürken onlar ile aramdaki fark sanki bir yıldız gibi kayıp aklımın ortasına düşüverdi.
Heyecanıma engel olamadan yerimden doğrulacaktım ki bunun tehlikeli olacağını düşünerek yerimde kaldım.
Dün gece sinyal sesleri başladığında herkes uyuyordu. Ama ben uyumuyordum. Bu bir sebep olabilir miydi? Ama yine de çok yetersiz bir kanıttı. Daha sonra gördüğümüz diğer uyanık olan insanları düşündüm.
Min Soo...
"Anne...anne özür dilerim. Gece uyuyacağım diyip oyun oynadığım için özür dilerim. Anne! Lütfen bana cevap ver." demişti.
Yani...
Yani sinyaller başladığında uyumuyordu.
Daha sonra hızlı tren istasyonunda gördüğümüz kadın ve adamı düşündüm. Teorim burada tıkanıyordu. Heyecanımın boşa olduğunu farkederken aklımda hala o kadın ve adamın görüntüsü vardı.
Üzerlerindeki resmi kıyafetlerden anladığım kadarıyla şirkette çalışan, günde 8 saat mesai yapan normal insanlara benziyorlardı. Gece mesaisine kalmadıkları sürece o saatte uyanık olmaları çok manasızdı.
Genç adamın gözlerinin altındaki koyu halkalar gözümün önüne geldiğinde beynimde şimşekler çaktı. Onlar da uyumuyordu ki! Bu tesadüf beni oldukça şaşırtırken az önce kaybolan heyecanım yeniden canlandı.
Ama bu...bu çok garipti. Ülkede o anda uyumayan bir sürü insan olabilirdi. Uyumayan herkesi öldürecekler miydi? Bunun düşüncesiyle bir an boşluğa düştüm.
Bu boşluktan beni kurtaran şey ise bana çok tanıdık gelen o ses olmuştu.
"Tik."
"Tak."
Gitgide hızı artıyordu.
"Tik."
"Tak."
Sesler iyice hızlanıp sinyal sesini aldığında aklımda ikinci kez şimşekler çaktı.
Uyanık olan herkesi öldürmelerine gerek kalmayacaktı ki. Bir insan uyumadan ne kadar dayanabilirdi? Dayanamayacağımızın farkındaydılar.
Eninde sonunda uyuyacaktık. Teslim olacaktık. Ve bunu çok iyi biliyorlardı.
İçime düşen büyük korkuyla gözlerim kocaman açıldı.
Sam...yalvarırım uyumadığını söyle.