Sabah, alıştığım çalar saat sesiyle değil; kapı ziliyle uyandım.Gözlerimi araladığımda hâlâ gece yaşıyormuşum gibi hissettim. Uykusuzluktan ağırlaşan başımı yastıktan kaldırırken, evin içindeki sesler de yavaş yavaş netleşmeye başladı. Ayakkabı sesleri… fısıltılar… annemin mutfağa gidip gelen adımları.Kapımı aralayıp başımı dışarı çıkardım. “Anne?”Annem, elinde kahve fincanlarıyla döndü. Üzerine aceleyle bir şeyler geçirmiş, ama makyaj yapacak kadar vakit bulmuştu. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözleri hâlâ endişeliydi.“Misafirlerimiz geldi kızım,” dedi. “Suna Hanımlar burada.”Misafirler.Bu kelime bile midemi bulandırdı. Geri çekilip kapıyı kapatmak istedim. Ama artık kaçacak yer yoktu. Her şey başlamıştı.Kendimi banyoya zor attım. Soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynadaki yansımam gözlerimin altındaki yorgunlukları ele veriyordu. Saçımı toplamadan, üzerime sade bir elbise geçirdim. Ne şık ne salaş. Ne ilgisiz ne ilgili. Tam ortası. Tıpkı olmak istediğim gibi: Belirsiz.Salona indiğimde herkes oturmuştu. Suna Hanım klasik bir zarafetle gülümsüyordu. Akif Bey ciddi ama saygılı bir duruşla koltukta dik oturuyordu. Babam, ellerini dizlerine koymuş, annem fincanlara odaklanmıştı.Ve Asaf…Asaf gözlerini bana çevirdiğinde, sanki herkes sustu. Ayağa kalktı, bana doğru bir adım attı. “Günaydın Alin,” dedi yumuşak bir sesle. Samimi, zorlamadan.Başımı eğdim. “Günaydın,” dedim kısa bir şekilde. Sesim duvar gibiydi.O an Suna Hanım araya girdi. “Çok güzel bir genç kızsın,” dedi nazikçe. “Tam da Asaf’a yakışacak gibi.”Zoraki bir gülümseme gönderdim. “Sağ olun.”Konuşmalar düğün tarihine doğru evrildi. “Ne kadar erken olursa, o kadar iyi olur,” dedi babam. “Her şey halloldukça herkesin içi rahat eder.”“İsterseniz bu hafta nişan, sonraki ay da düğün yaparız,” dedi annem. “Sade, aile arasında bir şey.”Ağzımı açacak oldum ama kelimeler boğazımda kaldı. Konuşsam ağlayacak gibiydim. Göz ucuyla Asaf’a baktım. O hâlâ beni izliyordu. Gözlerinde anlayış vardı. Ama sessizdi. Beni savunmuyor, sadece gözleriyle soruyordu: “Hazır mısın?”Ben değildim. Ne bugüne, ne yarına.---O gün boyunca her şey sanki benim dışımda şekilleniyordu. Elbiseler, yüzükler, düğün salonları… insanlar konuşuyordu ama kimse beni duymuyordu. Ne düşündüğüm, ne hissettiğim... sanki hiç kimseyi ilgilendirmiyordu.Akşam üzeri, Asaf kapının önünde beni bekliyordu. “Biraz yürüyelim mi?” diye sordu.Tereddüt ettim. Ama içerideki kalabalıktan uzaklaşmak için, kafamı toplamak için buna ihtiyacım vardı. Başımı salladım. “Tamam.”Sokağın başına kadar sessizce yürüdük. Adımlarımız kaldırıma eşlik ederken, o ilk konuşan oldu.“Bugün sana karşı daha rahat olmak istedim ama... seni gördüğümde sustum. Çünkü rahatsız olduğunu hissettim.”Gözlerimi yere indirdim. “Yalnız kalmak istiyorum Asaf. Herkes konuşuyor ama kimse bana ne istediğimi sormuyor.”“Ben soruyorum,” dedi. Duru bir sesle. “Ne istiyorsun Alin?”Bir an düşündüm. Sonra dudaklarım istemsizce döküldü:“Zaman. Ben sadece zaman istiyorum. Her şey o kadar hızlı ki… boğuluyorum.”O sustu. Sonra bir şey yaptı. Cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Arka sayfasına bir şey yazdı, sonra sayfayı yırtıp bana uzattı.> “Eğer bir gün gerçekten konuşmak istersen... kimse duymadan, sadece ikimiz… bu notu cebinden çıkar.”Notu aldım. Katlayıp cebime koydum. Bakmadan. Çünkü bakarsam... ağlayabilirdim.“Teşekkür ederim,” dedim kısık sesle. “Ama hâlâ sana yaklaşacak kadar yakın hissetmiyorum.”Asaf başını salladı. “Ben sabırlıyım Alin. Ve bu kez bir şeye sabretmeye değer olduğuna inanıyorum.”---O gece odamda yalnız kaldığımda, cebimdeki notu çıkardım. Açmadım. Ama elime alıp sıkıca tuttum.Yaklaşmıyordum.Ama kaçmak da istemiyordum artık.İkisi arasındaki çizgide yürümeye başlamıştım belki de.
Gece yarısıydı. Ev sessizdi, herkes odasına çekilmişti. Ama benim kafamın içi hâlâ kalabalıktı. Penceremin perdesini hafifçe aralayıp sokak lambasının turuncu ışığına baktım. O ışığın altında bir şey düşünmeden durmak her zaman iyi gelirdi. Sanki zaman biraz duruyordu. Cebimden Asaf’ın verdiği notu çıkardım. Açmadan baktım. Küçük bir kağıt parçası ama içimdeki tüm karmaşayı tutuyordu sanki. Sonra telefonum titredi. asaf.kilic > “Uyumadın, değil mi?” Gülümsedim hafifçe. Beni anlamasına hem şaşırdım hem de... alışmak istemediğim bir rahatlık hissettim. > alin.kaya: “Nasıl anladın?” > asaf.kilic: “Senin gibi biri bu kadar sessiz bir günün ardından kolay kolay uyuyamaz.” Ne diyeceğimi bilemeden ekrana bakakaldım. Az sonra yeni bir mesaj daha geldi. > “Yarın birlikte çıkalım mı? Elbise bakmaya. Annenle gitmeni istemem, seni zaten duymuyorlar. Ama ben... gerçekten fikirlerini duymak istiyorum.” Birden kalbim sıkıştı. Bir yandan tüm bu evliliğe hâlâ mesafeli, kırgın ve tedirgindim. Ama diğer yandan… onun bu kadar “sorması”, beni düşünmesi, beni zorlamadan yaklaşması... içimi garip bir şekilde yumuşatıyordu. Yazmadan önce uzun bir süre düşündüm. Sonra sadece şu cevabı attım: > alin.kaya: “Tamam. Ama sadece bakarız. Ve konuşmazsan iyi olur.” > asaf.kilic: “Söz. Sessiz eşlik ederim. Ama kahve içer miyiz çıkışta?” Bir saniye durdum. Ardından yazdım: > alin.kaya: “Eğer konuşmazsan... belki.” > asaf.kilic: “O zaman yarın sabah 11’de seni alırım.” Gülümsedim. İlk kez gülümsemek bu kadar suçlu hissettirmedi. Telefonu kapatıp başımı yastığa koyduğumda hâlâ karmaşıktım. Ama bu kez bir fark vardı: İçimdeki o boğucu karanlığın içinde, küçücük bir ışık yanmış gibiydi. Henüz yolun başındaydım. Ve hâlâ korkuyordum. Ama sabahı beklemek... bu kez çok da kötü gelmiyordu.
Telefonum bir kez daha titredi. asaf.kilic: > “İyi geceler Alin. Yarın sadece bakarız, ama seni biraz daha tanımak için bir adım atmış olurum. Rüyan huzurlu olsun.” Mesaja uzun uzun baktım. Sonra parmaklarım sessizce cevap yazdı. > alin.kaya: “İyi geceler Asaf. Şimdilik sadece bakarız.” Mesajı gönderdim. Sonra ekranı kapattım. İlk kez gözlerimi kapadığımda, zihnimde ne kavga ne bağırış vardı. Sadece... derin bir sessizlik. Ve içinde bir ihtimal.