İçeriğe geç

Zifiri

Bölüm 1 · 8 dk okuma

Zifiri

Bölüm 1

1. Bölüm - Duyulmayan Sözler

Hayatımın en sıradan sabahlarından biriydi. Gözümü açtığımda tavandaki küçük çatlağa daldım. Sanki her geçen gün biraz daha büyüyordu. Tıpkı içimdeki huzursuzluk gibi. Sebebini bilmeden taşınan bir ağırlık gibi... Oysa bugünün de diğerlerinden farkı yoktu, değil mi?Annemin mutfakta çıkardığı tabak sesleri, kahve kokusuna karışıyordu. Gün başlamıştı belli ki. Kalkmalıydım. Ama içimde bir şey… sanki kalkarsam bir şey değişecekmiş gibi tutuyordu bileğimi.Yavaşça yataktan kalktım, aynanın karşısında kendime baktım. Gözlerim biraz uykulu, biraz yorgun. 22 yaşındayım ama bazı sabahlar 40 gibi hissediyorum. “Toparla kendini,” dedim kendi yansımama. “Bugün de geçecek.”Salona geçtiğimde annem camın önünde çiçekleri suluyordu. Üzerinde gri sabahlığı vardı. Yüzünde düşünceli bir ifade.“Günaydın anne.”Bana dönmeden “Günaydın kızım,” dedi. Sesi alıştığımdan daha düşük tonluydu.Babam koltukta, sabah haberlerine göz gezdiriyordu. Gözlüklerini burnunun ucuna indirip gazeteyi katladı.“Gel otur, konuşmamız lazım,” dedi. Kısa, keskin, mesafeli.O an içim sıkıştı. Bu evde bir şeyin “konuşulması” gerekiyorsa, genelde güzel şeyler çıkmazdı altından.Sessizce sandalyeye oturdum. Annem de yanıma geçti. Elini dizime koydu. Ne zaman kötü bir şey söyleyecek olsalar bunu yapardı. O dokunuşu tanıyordum.Babam derin bir nefes aldı. “Alin… Bazı şeyleri sana daha fazla saklayamayız.”Kaşlarımı çattım. Gözlerim annemin ellerine kaydı.“Babanın işleri… biraz karıştı kızım,” dedi annem yavaşça. “Borcumuz var. Büyük.”Buna şaşırmadım. Babamın işlerinin kötü gittiğini az çok biliyordum. Ama “büyük” kelimesi midemi burktu.“Ne kadar büyük?” diye sordum, neredeyse fısıltıyla.Babam netti. “Ödeyemeyeceğimiz kadar.”Bir sessizlik oldu. Saatin tik takları bile ağırlaştı sanki. Yutkundum. “Ve?”Babam gözlüğünü çıkardı. “Ve… bir çözüm bulduk.”İçimde bir korku yükseldi. O çözüm kelimesi… bana hiç iyi gelmedi.“Kızım…” dedi annem titrek bir sesle. “Asaf'ı biliyorsun.”Asaf mı? Gözümde birden lise yıllarının birkaç anısı canlandı. Sonra sokakta birkaç kez karşılaştığımız o sessiz adam. Ciddiydi. Sessizdi. Duruşu güçlüydü ama yaklaşılmazdı. Aramızda hiçbir şey geçmemişti. Birkaç bakış… belki.“Evet?” dedim. Sesim buz gibiydi.Babam başını öne eğdi. “Onun ailesiyle bir anlaşmamız oldu. Eğer bu evlilik gerçekleşirse, borçlarımızı üstlenmeyi kabul ettiler.”Gözlerim büyüdü. Kalbim hızlandı. Kulağım uğulduyor gibiydi. “Ne demek bu baba?”“Evleneceksin Alin. Asaf’la.”Biri yumruğunu boğazıma oturtmuş gibi hissettim. Yutkunamadım. Konuşamadım. Annemin elini elimden çektim.“Ne diyorsunuz siz ya? Evlilik bir çözüm mü şimdi size göre?”Kapı aniden açıldı. Ağabeyim Rüzgar, odadan içeri girdi. Onun burada olduğunu bile fark etmemiştim.“Hayır,” dedi net bir sesle. “Böyle bir şey olmayacak.”Gözleri babamınkilerle buluştu. Gerginlik havayı kesti.“Abi…” diyebildim sadece.“Alin sen sus.” dedi, sesi titriyordu. “Siz… siz ne yapmaya çalışıyorsunuz? Kızınızı borca karşılık mı vereceksiniz?”Annem gözlerini kapadı, derin bir nefes aldı. “Rüzgar, mecburuz.”“Hayır, mecbur değilsiniz!” diye bağırdı Rüzgar. “Siz… siz onu satıyorsunuz!”

“Ben satılık değilim,” dedim. Sesim ilk başta güçsüzdü. Sonra… daha net. “Ben... böyle bir şeye izin vermem.”Rüzgar hâlâ ayaktaydı, elleri yumruk gibi sıkılmıştı. Gözleri öfke doluydu ama içinde bir yerlerde kırıklık da vardı. Beni korumaya çalışıyordu, bunu biliyordum. Her zaman yapardı.Ama... bazen bazı şeyler sadece korunmakla geçmiyordu.“Bu bir kurtuluş değil baba,” dedim. “Bir batış. Hem de sessiz bir çöküş.”Babamın yüzünde ilk defa bir yıkılmışlık gördüm. Başını önüne eğdi. Annem ağlamakla ağlamamak arasında gidip gelen bir yüz ifadesiyle elimi yeniden tutmaya çalıştı. Bu kez çekmedim. Onu üzmek istemedim ama kalbim kırılmıştı. Hepsine.Kapı bir kez daha çaldı.Hepimiz durduk.Babam kalktı, kapıya doğru yöneldi. Ben de ister istemez gözlerimi kapıya diktim. İçimde bir his… garip bir his. Yani insan, hayatını değiştirecek anların yaklaşmakta olduğunu anlar mıydı gerçekten?Kapı açıldı.Asaf’tı.Üzerinde siyah bir gömlek vardı. Duruşu yine dik, gözleri yine sessiz. Odaya girdiğinde herkesin üzerinde bir ağırlık çöktü. Sanki biri evi susturmuştu.Babam yanına geçti. “Asaf… Hoş geldin oğlum.”Oğlum?Bu kelime içimi daha da buruşturdu.Asaf bana doğru bir adım attı. Göz göze geldik. Gözlerinde ne pişmanlık vardı ne heyecan. Yalnızca… kabullenmişlik. O kabullenmişlik beni ürküttü.“Alin,” dedi. “Seninle konuşmam gerek.”Ses tonu derindi. Ne kibar ne sertti. Ortada bir yerde. Ama duruydu.O an ne yapacağımı bilemeden başımı salladım. Ayakta konuşmak istemedim. İçeri, odamın balkon kapısını açtım ve bahçeye çıktım. O da peşimden geldi. Gözlerimiz önümüzdeki ceviz ağacına takılmıştı bir süre.“Bu... senin fikrin miydi?” diye sordum. Sesim titrediğini hissettim.Başını çevirdi bana baktı. “Hayır. Ama kabul ettim.”“Çünkü babam borçlu.”“Aslında...” Durdu. Bir an düşündü. “Çünkü senin zarar görmeni istemedim.”Kahkaha gibi çıkan bir nefes bıraktım. “Ben mi zarar görmeyeyim diye mi evleniyoruz yani şimdi?”“Bu evlilik... bir anlaşma gibi düşünülüyor olabilir. Ama ben seni tanımak istiyorum.”“Beni tanımak mı?” diye tekrarladım alaycı bir tonda. “Sence bu tanışma şekli biraz garip değil mi? Normal insanlar kahve içer, sen nikah masasına davet ediyorsun.”O sustu. Birkaç saniye. Sonra sessizce konuştu. “Hayatta bazı şeyleri seçemiyoruz. Ama nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz.”Bir süre sadece birbirimize baktık. Rüzgar’ın sesiyle irkildik.“Alin, hadi içeri gel!” dedi sinirli bir tonda. “Senin onunla konuşacak hiçbir şeyin yok!”Asaf’ın çenesi kasıldı. O an gözlerinde ilk defa bir kıvılcım gördüm. Ama sustu. Tepki vermedi. Bu bana hem güven verdi, hem de daha çok sinir etti.“Abi, ben konuşuyorum. Lütfen.”Rüzgar bir adım atacak gibi oldu ama annemin sesi onu durdurdu: “Rüzgar, bırak artık. Konuşsunlar.”Asaf bana bir adım daha yaklaştı. Aramızda birkaç santim vardı sadece. “Bana bir şans ver Alin,” dedi. “Sana her şeyi anlatacağım. Ama şimdi değil. Bugün değil.”“Ne zaman?” dedim boğazımdaki düğümle.“Sen hazır olduğunda.”O an, kalbimin en derin köşesinde bir şey kıpırdadı. Korku muydu, merak mı, öfke mi bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.Bahçeden içeri döndüğümde gözlerim doluydu. Göz göze gelmemeye çalışarak odamın kapısını kapattım. Ama kapanmasına izin vermedi biri.“Alin,” dedi Rüzgar, kapıyı aralayarak içeri girdi.Odamda, her şey yerli yerindeydi. Perdeler hafifçe dans ediyor, sandalye yatağın ucuna yaslanmış halde duruyordu. Ama içimdeki düzen darmadağındı. Gözlerimi yere indirdim.“Ne yapıyorsun sen?” diye sordu Rüzgar. Sesi hem yumuşak, hem titrekti. “Neden onunla konuşuyorsun? Neden bu kadar sakinsin?”Sakindim çünkü başka bir şey olamıyordum. Veya içimde kopan fırtınalar dışarı sızacak kadar güçlü değildi henüz. Ama bir damla gözyaşı yanaktan süzülünce, sanki her şey patladı içimde.“Ne yapabilirim abi?” dedim. Sözlerim titriyordu. “Ne yapayım söyle? Kaçayım mı? Babamın yüzüne mi bağırayım? Annemi ağlarken mi bırakayım? Herkes birbirine tutunmuş... ama beni bırakmışlar.”Dizlerimin bağı çözüldü sanki, yatağa çöküp başımı ellerimin arasına aldım. Hıçkırarak ağlamaya başladım. Öyle bir ağlamaydı ki, çocukken düşüp dizini kanattığında ağlarsın ya… ama bu, dizin değil, kalbin kanıyormuş gibi.Rüzgar yanıma geldi, diz çöküp elini sırtıma koydu. “Sana bunu yapmalarına izin vermem Alin. Vermeyeceğim. O adam... sana uygun değil. Hiçbir şeyin parayla ödenmesine razı değilim ben.”Başımı kaldırdım, gözyaşlarımın arasından ona baktım. “Ama ödenecek abi. Babam o imzayı atmış bile. Borç... bizim değil sadece, onun da değil. Artık benim de sırtımda. Anlıyor musun?”Rüzgar elini yumruk yaptı. Gözlerinde o bildiğim öfke… ama bu kez biraz çaresizlik de vardı. “Bıraksalardı ben hallederdim. Babam bana gelseydi… ben ne gerekiyorsa yapardım! Ama seni... bu şekilde vermelerine izin veremem. Vermeyeceğim!”Ayağa kalktı, bir ileri bir geri yürüdü. Yumruğunu duvara vurdu, odada yankılandı sesi. “Sadece borç değil bu, gurur meselesi! Onlar seni... kurtarmaya çalışmıyor. Kendilerini kurtarıyorlar. Bunun adı sevgi değil Alin. Bunun adı mecburiyet. Ve mecburiyetle yapılan hiçbir şeyden mutluluk çıkmaz!”“Biliyorum!” diye bağırdım. “Biliyorum abi! Ama sen de bana ‘yapma’ demekle bir şey çözmüyorsun! Bir çıkış yolu göster o zaman! Var mı?” Gözyaşlarım artık yanaklarımı yakıyordu. “Ben sadece... yalnız hissetmekten bıktım.”O an Rüzgar sustu. Yavaşça yanıma geldi. Oturdu. Kollarını doladı. Saçlarımı okşadı. “Yalnız değilsin. Seni bırakmam. Ama ne olursa olsun... bu evliliğe izin vermem.”“Bunu nasıl yapacaksın?” dedim kısık sesle.“Savaşırım. Gerekirse Asaf’ın yüzüne karşı. Gerekirse babamın. Ama seni o adama bırakmam Alin.”Onun sesindeki kararlılık kalbime dokundu. Çünkü biliyordum… Rüzgar, sözünü tutan biriydi.Ama ben de biliyordum.Bu savaş… kolay bir savaş olmayacaktı.

O gece hiçbir şey yapmadım. Yapamadım. Telefon elimde, yatağımda oturmuş sadece düşünüyordum. Ne televizyonda açık kalan sessiz ekran, ne sokaktan gelen cılız araba sesi... hiçbir şey bu kafamdaki karmaşayı bastıramıyordu. Kapının altından sızan loş ışık dışında tüm oda karanlıktı. Perdeler kapalıydı. Ama içimde her şey ortadaydı. Açıkta. Korumasız. Gözüm aynaya takıldı. Soluk tenim, kırmızıya çalan göz kapaklarım… her şey yorgun görünüyordu. “Kendini nasıl bu kadar bırakabildin Alin?” diye fısıldadım kendime. Cevap yoktu. Zaten hep sustuğum yerden vuruluyordum. Tam o sırada, telefonum titredi. Ekranda bir bildirim yandı. asaf.kilic Gözlerim birden açıldı. Kalbim bir saniye durup tekrar atmaya başladı sanki. Bildirimi yukarı kaydırıp mesaj kutusunu açtım. Mesaj isteği… onun profil fotoğrafı küçücük görünüyordu. Siyah-beyaz bir kare. Ciddi, net bakışlarıyla. Titreyen parmaklarımla mesajı açtım. > Asaf Kılıç: “Gece için özür dilerim. Zor olduğunu biliyorum. Ama sana başka türlü ulaşamayacağımı düşündüm.” Bir anda içim karıncalandı. Gözlerim devamını aradı. > “Seni ilk gördüğümde, bu kadar karışık bir denklemde olacağımızı bilmiyordum. Ama bu denklemde adımı yazanlar başka olsa bile... ben, kendi kararımı kendim vermek istiyorum.” Yutkundum. > “Alin, seni tanımadan bu hikâyeye başlamak bana da adil gelmiyor. Ama izin verirsen... tanımak istiyorum. Seni kendin olarak. Borçsuz, beklentisiz. Gerçekten. Bu gece sadece bunu söylemek istedim.” Bir süre elimdeki telefona bakakaldım. Kafamın içindeki düşünceler sessizce çarpışıyordu. Hiçbir şey yazmadım. Hemen değil. Zaten hemen karar verilmezdi bazı şeylere. Hele ki bir hayatın yönü değişmişken… Ama içimde bir ses, mesajın sahte olmadığını fısıldıyordu. Asaf Kılıç… bir borcun gölgesinde duran adam değil gibi geliyordu. Gözlerinde bir şey vardı. Soğuk değildi. Sadece... duvarlıydı. Mesajın altına yavaşça parmağımı getirdim. Yazmak istedim ama elim geri çekildi. Birkaç saniye sonra parmaklarım kendi kendine yazmaya başladı: > Alin: “Ne söylediğini bilmiyorum. Ne yapmak istediğini de. Ama şu an hiç kimseye güvenmiyorum Asaf. Hele ki bu kadar karmaşanın içinde.” Gönderecektim. Ama sonra... bir satır daha ekledim. > “Ama yine de yazdığın için... teşekkür ederim.” Gönderdim. Mesaj mavi tik oldu. Telefonu yavaşça yanımdaki yastığın altına koydum. İçimde tam olarak ne hissettiğimi adlandıramadan başımı yastığa bıraktım. Bilmiyordum. Ama o mesaj... bir şeyleri yerinden oynatmıştı.Gece sessizdi ama içimde bir uğultu vardı. Ne kadar yorgun olursam olayım, uyuyamadım. Gözlerim kapanmak istese de zihnim hep açıktı. O mesaj… o birkaç satır, sanki kalbimin tam ortasına bir yankı bırakmıştı. Ne uzak ne yakın. Ne yabancı ne tanıdık. Asaf Kılıç. Adı zihnimde yankılanıyordu artık. Soğuk bir dosya ismi gibi değil, yavaş yavaş içime işleyen bir ses gibi. Ama güvenemezdim. Henüz değil. Telefonu tekrar elime aldım. Ekranı kapalıydı. Mesaj hala oradaydı. Bir anlık dürtüyle profiline girdim. Fotoğraflarına baktım. Gülmediği her karede bile bir şey anlatıyordu. Sessiz ama dolu bir adamdı. İşte bu sessizlikti beni huzursuz eden. Çünkü içinde ne olduğunu bilmiyordum. Kendimi, bir borcun ortasında pazarlık edilen biri gibi hissetmek istemiyordum. Ama aynı zamanda, onun bu kadar sade ve net oluşu... kafamı daha da karıştırıyordu. “Ne yapıyorum ben?” diye fısıldadım. Yastığı başıma çektim. Gözyaşlarım çoktan kurumuştu ama içimde bir yerlere damlamaya devam ediyordu. Rüzgar’ın sözleri, annemin elleri, babamın yorgun yüzü… hepsi bir film şeridi gibi dönüyordu zihnimde. Ve o an, hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını fark ettim. Bir borcun içine doğmuştum. Ama belki de içinden bambaşka bir yola çıkacaktım. Nasıl bir yoldu, bilmiyordum. Sadece... artık başlıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.