Sabah uyanmak, son zamanlarda en sevmediğim şeylerden biri olmuştu. Uykunun verdiği rahatlığı bırakıp gerçeklere uyanmak… Hele ki artık adını yüksek sesle bile anmak istemediğim bir "evlilik" hazırlığına uyanmak. Yine de alarm çalmadan gözlerimi açtım. Kalbim garip bir şekilde hızlıydı. Ne olduğunu biliyordum. Asaf, bu sabah beni almaya gelecekti. Dünden gelen mesajlar hâlâ aklımdaydı. Çok şey yazmamıştı, hatta neredeyse hiçbir şey söylememişti ama... yazmadıklarının ağırlığı vardı üzerimde. Sessizliği bile başka geliyordu onun. Kalktım. Pencereyi araladım. Temmuz güneşi perdeyi delip odaya usulca süzülüyordu. Aynada kendime şöyle bir göz attım. Göz altlarımda belli belirsiz morluklar vardı, belli ki gece tam olarak uyuyamamıştım. Ama bu sabah farklı bir yorgunluk vardı üzerimde; ruhuma yapışmış bir yorgunluk. Dolabımı açıp sade bir şeyler seçtim. Üzerime açık bej bir gömlek, altıma kot pantolon. Makyaj yapmadım. Yorgun görünmekten korkmadım çünkü yorgundum zaten. Aşağı indiğimde annem kahvaltıyı hazırlıyordu. Babam çoktan çıkmıştı. Her zamanki gibi. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak artık ailemizin resmi dili olmuştu. Annem bana baktı, gözlerinde birkaç saniyelik bir suçluluk belirdi, ama sonra yine sustu. Konuşmasını beklemiyordum zaten. “Çıkıyorum,” dedim kısa bir cümleyle. Sadece başını salladı. Kapıyı açtığımda dışarıdaki sıcaklık yüzüme çarptı. Birkaç saniye sonra Asaf’ın arabası yavaşça yanaştı. Siyah, sade bir araç. Ne gösterişliydi, ne eski. Tıpkı kendisi gibi… net, sessiz ve mesafeli. Kapıyı açtım. “Günaydın,” dedim kısık bir sesle. Asaf başını bana çevirdi. Gözlük takmamıştı bu kez. Gözleri netti. Gülümsedi hafifçe. “Günaydın Alin. Hazır mısın?” “Bakacağız sadece,” dedim. “Biliyorum,” dedi. “Söz verdim.” Arabaya bindim. İçeride hafif bir parfüm kokusu vardı. Rahatsız etmeyecek kadar sade ama fark edilecek kadar özel. Camdan dışarı baktım yol boyunca. Sessizlik vardı aramızda ama bu kez rahatsız edici değildi. Hatta bir parça... huzurluydu. “Bir şey dinlemek ister misin?” diye sordu bir süre sonra. “Fark etmez,” dedim omuz silkerek. Radyoyu açtı. Eski bir şarkı çalmaya başladı. Sözleri hatırlamıyordum ama melodisi tanıdıktı. Kendi iç sesimle baş başa kaldım tekrar. “Alin…” dedi birden, gözünü yoldan ayırmadan. “Bu senin seçimin değil, bunu biliyorum. Ama... bu süreçte seni dinleyeceğim. Sana saygı duyacağım. Emin olmanı istiyorum.” Şaşırdım. Dönüp yüzüne bakmadım ama sözleri, kalbimde ince bir çizik bıraktı. Konuşmadım. O da zorlamadı. Bir süre sonra alışveriş merkezine vardık. Arabadan indik. Asaf elini cebine soktu, her zamanki gibi sakin görünüyordu. Ama gözleri beni izliyordu. “Hazır mısın?” dedi. “Hayır,” dedim dürüstçe. “Ben de değilim,” diye fısıldadı. “Ama birlikte bakarız.” İçeri girdik. Işıklar, mankenler, aynalar… hepsi üstüme üstüme geliyordu sanki. Bir mağazaya girdik. Satıcı kız bizi görünce hemen yanımıza yaklaştı. “Hoş geldiniz! Ne tarz bir elbise arıyordunuz?” Asaf bana döndü. “Alin karar verecek,” dedi. “Ben sadece taşıyıcıyım.” İlk defa istemsizce bir gülümseme kaçtı yüzüme. Fark etti. Gözlerimi kaçırdım hemen. Satıcı birkaç elbise gösterdi, ama hiçbiri bana hitap etmedi. Beyaz, sade, kabarık modeller... Hepsi bana yabancıydı. “Bu sen misin?” dedi Asaf, elimde tuttuğum kabarık elbiseye bakarak. “Hiçbiri ben değilim,” dedim. “Ben... burada bile olmak istemiyorum.” Asaf başını eğdi. “O zaman sana ait bir şey bulana kadar devam ederiz. Acelemiz yok.” Birden gözüm köşede duran, zarif ama sade, dantel detaylı bir elbiseye takıldı. Beyazdı ama içinde griye çalan bir ton vardı. Dokundum ucundan. Asaf ses çıkarmadı. Satıcı hemen atladı. “İsterseniz deneyin!” “Hayır,” dedim. “Sadece bakıyorum.” Asaf usulca yaklaştı. “Sadece dene. Beğenmesen bile çıkarırsın.” Bakıştık. Derin bir nefes aldım. “Tamam.” Deneme kabininin perdesini araladığımda içimde tarifsiz bir tedirginlik vardı. Elbiseyi giydim. Kumaşı tenime değdiğinde, bunun bir “gelinlik” olduğunu hissettim. Gerçek, vücuduma oturmuştu resmen. Yutkundum. Aynada kendime baktım. Benimle hiçbir ilgisi olmayan bu hayatın içindeydim artık. Perdeyi açarken ellerim titriyordu. Asaf karşıda bekliyordu. Gözleri üzerime kaydı. Birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra yavaşça yanıma yaklaştı. “Bakma öyle,” dedim. Sesim çatallıydı. Kendimden utanıyor gibi hissettim. Yüzüme hafifçe yaklaştı. Sesi neredeyse bir fısıltı gibiydi: “Kimse evliliğin mecbur olduğunu bilmemeli. Ailelerimiz dışında herkes... her şey normalmiş gibi görecek. Rolümüzü doğru oynamamız gerek, Alin.” Gözlerine baktım. O kadar netti ki… Aslında bana duvar gibi gelen o sessizlik, şu an içime işliyordu. Kafamı yavaşça eğdim. “Bunu yapamamış gibi hissediyorum…” dedim. “Yapabilirsin,” dedi. “Yanında olacağım.” Bir adım daha yaklaştı. Gözlerini üzerimden çekmedi. Ellerini omuzlarıma koydu. Gözleri, sanki ilk defa beni görüyormuş gibi dikkatliydi. “Güzel olmuş mu?” dedim sessizce, sesim titreyerek. Gülümsedi. “Hayır,” dedi. İçim burkuldu. Gözlerimi kaçıracaktım ki… “Asıl…” diye devam etti, “...bu elbise sana güzel olmuş. Çünkü sen zaten güzelsin.” Şaşırdım. Bana böyle sözler söyleyen biri olmamıştı. İnanmadım ama o an kalbim biraz daha hızlı attı. Boğazıma bir yumru oturdu. Bir adım daha yaklaştı. Ellerinden sıcaklık yüzüme yayıldı. Yüzüm yavaşça yukarı kalktı. Ve o an… Beni öptü. Ne uzun, ne derin. Ama bir tanım koyamayacağım kadar gerçekti. Gözlerimi kapatamadım. Sadece kaldım olduğu yerde. Sonra yüzümden elini çekti. Bakışları ciddiydi. “Biri görse sorun olur,” dedi alçak bir sesle. Ama gözleri hâlâ bendeydi. Bir şey söyleyemedim. Sadece başımı eğdim ve kabine geri girdim. Elbiseyi çıkarırken kalbim hâlâ düzensiz atıyordu.
Mağaza çalışanı, ellerinde birkaç farklı renk elbiseyle yanımıza geldiğinde Asaf birini işaret etti: “Toz pembe olanı denesin.” Kafamı çevirdim. Renk tam da benim tarzım değildi… Ama ses çıkarmadım. Elbiseyi aldım ve tekrar kabine girdim. İnce askılı, bele oturan ve etekleri yumuşakça açılan bir modeldi. Aynada kendime baktım. “Gelinlik kadar ağır değil,” dedim içimden. Ama hâlâ üzerimde fazla gelen bir şeyler vardı. Bu da bana ait değildi. Perdeyi yavaşça araladım. Asaf oturduğu yerden kalktı. Gözleri yukarıdan aşağıya beni taradı. Bir şey demedi. “Elbise hakkında bir fikrin var mı?” dedim, çapraz kollarla durup. Sustu. Sonra yavaşça yanıma geldi. “Toz pembe... masumiyet gibi bir şey. Ama sende başka bir şey var, Alin. Sadece zarif değil, güçlü görünüyorsun.” Şaşırdım. Kendimle alakalı biri ilk kez böyle bir yorum yapıyordu. Sanki sadece nasıl göründüğüme değil, nasıl hissettiğime de dokunuyordu. “Yine de benlik değil,” dedim. Omzuma dokundu. “Bence tam senlik. Ama seçim senin.” Bakışlarını üzerimden çekmedi. Ve nedense ben de gözlerimi kaçırmadım. İçimden bir ses, bu oyunun içine girdiğimi, hatta inanmaya başladığımı fısıldadı. Ama hemen susturdum. “Şunu çıkarayım,” dedim ve hızlıca kabine döndüm. Perdeyi kapatırken göz göze geldik. Gülümsemedi, ama bakışında bir sıcaklık vardı. Yorulmuş ama hâlâ orada olan bir sıcaklık.Elbiseyi çıkardıktan sonra mağazanın içine yürüdüm. Asaf bir köşede, danışmanla konuşuyordu. Takım elbise reyonuna yönelmişlerdi bile. “Hadi sıra bende,” dedi bana bakarak. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Zoraki değil… sanki bu anı gerçekten yaşıyormuş gibi. Bir siyah, bir de açık gri takım gösterdiler. Asaf ikisini de aldı ve kabine yöneldi. Ben mağazanın ortasında, aynaların hemen yanındaki koltuğa oturdum. Birkaç dakika sonra perde aralandı. İlk denediği siyahtı. Tam oturmuş bir ceket, ütüsü düzgün pantolon, içte beyaz gömlek. Asaf aynaya bakmadan gözlerini bana çevirdi. “Nasıl olmuş?” Duruşu kendinden emin, ama sesinde bir şeyleri onaylatma ihtiyacı vardı. Boğazımı temizledim. “Ciddi… biraz fazla resmi,” dedim. Gülümsedi. “Zaten ciddi bir şey yapıyoruz, değil mi?” Cevap veremedim. Bir süre sonra gri takımı denemek için içeri döndü. Perdeyi yeniden araladığında zaman yavaşladı sanki. Açık gri ceket omzuna tam oturmuştu, pantolonun kesimi düzgündü. Gömlek yakasının altında sade bir kravat vardı. Kendine bile itiraf edemediğim bir şekilde… İyi görünüyordu. Hatta fazlasıyla. “Bu?” dedi sessizce. Yutkundum. “Kötü değil.” Kaşlarını kaldırdı. “Sadece kötü değil mi?” Göz göze geldik. Benim içimden geçen kelimeler dudaklarıma kadar geldi ama çıkmadı. Onun gözleri, benim ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu. Ama söyleyemezdim. “Bu olsun,” dedim kısa keserek. Asaf aynaya döndü. “Sen beğendiysen, bu olur.” Sonra döndü, cebine ellerini attı ve bana hafifçe başıyla selam verdi. “Bugünlük görevimizi tamamladık.”
Mağazadan çıktığımızda hava iyice yumuşamıştı. Güneş, denize turuncu yansımalarını bırakmış, gün usulca geceye sarkmaya başlamıştı. Arabaya binerken Asaf, göz ucuyla bana baktı. “Eve bırakmadan önce boğazda bir şeyler yiyelim mi?” Cevap vermedim. Gözlerim ellerimdeydi. Kendi elbiseme, onun takımına, az önceki bakışmalara… Her şey fazla gerçekti. “Yani… eğer yorulmadıysan,” diye ekledi sessizce. Başımı kaldırdım, göz göze geldik. “Nereye gideceğiz?” “Bir yer biliyorum. Sessiz.” --- Kısa süre sonra arabanın camından, boğazın ışıkları belirmeye başladı. Köprü bir tablo gibi uzanmış, denizin üzerini bir masal gibi örtüyordu. Gittiğimiz yer sahil boyunca dizilmiş restoranlardan biriydi. Mum ışıkları masalara yayılmış, hafif bir piyano melodisi fonda dolanıyordu. İnsanlar neşeli ama sessizdi. Kendi içlerinde, kendi dünyalarında. Garson bizi denize yakın bir masaya aldı. Tam karşıda İstanbul’un gece silueti uzanıyordu. Asaf, menüye bakmadan bana döndü. “Balık olur mu?” Omuz silktim. “Fark etmez.” Siparişler verildiğinde sessizlik kısa bir süre aramıza oturdu. Sonra Asaf, dirseklerini masaya dayayarak bana eğildi. “Biliyorum, bu rol çok garip geliyor sana. Ama kimseye açıklama yapamayız. Ne ailene ne benimkilere. O yüzden... birlikteymişiz gibi davranmalıyız.” Yutkundum. Kadehime uzanıp su içtim. “Bunun ‘mış gibi’si bile zor geliyor.” Asaf sessizce başını salladı. “O zaman kolaylaştırmak için elimden geleni yapacağım.” Gözlerim ona kaydı. O sırada garson geldi, yemekler masaya kondu. Balığın kokusu, limonun tazeliği ve ortamın huzuru bir an için yüreğimdeki karmaşayı dindirdi. Yemek boyunca ara ara konuşmalar oldu. Hava durumu, kıyafet seçimi, nişanın tarihi... Ama her cümle, altında başka şeyler taşıyordu sanki. Çatalını bırakıp arkasına yaslandığında yüzünde ilk kez rahat bir ifade vardı. “İyi ki geldik,” dedi. Ben boğaza bakıyordum, deniz kıpır kıpırdı. “Bu geceye iyi gitmeyen çok şey var… ama manzara güzel.” Bana baktı. “Ve sen o manzaraya hiç fena eşlik etmiyorsun.” Gözlerim ona kaydı. Yüzümde istemsiz bir sıcaklık gezindi. Ama bir şey demedim. Sadece kafamı çevirdim ve sessizce yemeğime devam ettim. İçimde bir yer hâlâ direniyordu. Ama başka bir yanım... ilk defa yumuşamaktan korkuyordu. Yemekten sonra Asaf hesabı sessizce ödedi. Ben itiraz etmeye bile yeltenmedim. Bir an önce uzaklaşmak istiyordum, ya da belki… biraz daha kalmak. Kapıdan çıktığımızda boğazdan gelen hafif rüzgar saçlarımı yüzüme savurdu. Asaf, cebinden telefonunu çıkarırken yanımda durdu. “Numaranı versene.” Sanki aramızda gerçek bir şeyler varmış gibi rahat söylemişti. Bir an duraksadım. “Gerek var mı?” Sesim kendime yabancıydı. “Var,” dedi kısaca. “Mesaj atmam gerekebilir. Ya da bir şey danışmam... ya da…” Gözlerini kaçırmadan devam etti, “sadece yazmak isteyebilirim.” Bir iç çektim. Numaramı söyledim. O da kaydetti. Ekranda ismimi yazarken durdu. “Harf harf söyle,” dedi. “Yanlış yazmak istemem.” “Alin. A-L-İ-N.” “Alin…” diye mırıldandı usulca. Sonra ekranı kapattı. --- Araba sessizdi. Sokak lambaları pencerelerden geçip yüzümüze yumuşak gölgeler düşürüyordu. Radyoda hafif bir melodi çalıyordu ama Asaf sesi kısmıştı. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık. Sadece birkaç defa camdan dışarı bakarken göz göze geldik. Evin önüne geldiğimizde araba durdu. Kemerimi çözdüm. Kapıyı açmadan önce Asaf’a döndüm. “Teşekkür ederim,” dedim kısaca. O sadece başını salladı. “İyi geceler Alin.” İnerken ses tonundaki yumuşaklık tırnaklarıma kadar işledi. Cevap vermedim. Ama bir an durdum. Ve sonra kapıyı kapatıp eve yürüdüm. Arkamdan hâlâ orada durduğunu biliyordum.Odamda ışıkları kapattığımda, dışarıdan hâlâ boğazın geceye fısıldayan sesi geliyordu. Elbiseyi yatağımın köşesine bıraktım. Telefonum elimdeydi ama açma isteğim yoktu. Yine de… ekranı kaydırıp açtım. Ve o anda bir mesaj düştü bildirim kısmına. “Asaf Kılıç” Mesajı titreyen parmaklarımla açtım: > "Bugün güzel geçti bence. Elbisen de... sen de çok yakışmışsın boğaza. İyi geceler Alin." Bir süre sadece ekrana baktım. Kalbimde garip bir sıcaklık vardı. Ne cevap yazdım… ne de mesajı sildim. Telefonu yavaşça yanıma koyup battaniyenin altına girdim. Ama gözlerimi kapattığımda… o mesaj hâlâ zihnimde parlıyordu.