Narin Hanım, Murat’ın yükselen sesiyle bir an sendeledi ama geri çekilmedi. Gözlerinin içi doluydu, fakat bakışı kararlıydı. Bir adım daha yaklaştı oğluna.
“Öyle dan diye ‘evlen’ demiyoruz oğlum…” dedi yumuşak ama içten bir sesle.
“Tanırsın elbet… zamanla görürsün. Ama ben kefilim bu kızcağıza.”
Murat hâlâ sert nefes alıyordu. Omuzları gerilmişti.
“Akıllıdır… aklı başındadır…” diye devam etti Narin Hanım, sesi titreyerek.
“Küçüktür ama kalbi büyüktür Murad’ım…”
Bir an sustu. Gözleri doldu.
“Nasıl bıraksaydım onu?” dedi daha alçak bir sesle.
“Gece cama vurmuşlar… güzelim kız… tertemiz… bir başına evde… Ben nasıl bırakıp gelseydim onu orada…”
Bu sözler odanın içinde asılı kaldı.
Tam o sırada…
Koridordan hafif bir ses geldi.
Zeynep…
Dayanamamıştı.
İçeride konuşulanların ağırlığı yüreğine çökmüştü. Sessizce çıkıp gitmek istemişti. Kimseye görünmeden… kimseyi rahatsız etmeden… sanki hiç gelmemiş gibi yok olmak…
Ama evi bilmiyordu.
Adımlarını dikkatle atmaya çalışırken, o eski ahşap eşiğe takıldı.
Bir anlık boşluk…
Ve yere düştü.
“Ahh…” diye ince bir nida döküldü dudaklarından.
Ses, evin içinde yankılandı.
Odadakiler bir anda sustu.
Kapı açıldı.
Narin Hanım, Mustafa Bey ve Murat aynı anda çıktılar.
Zeynep yerdeydi.
Saçları yüzüne düşmüş, elleriyle yere tutunmaya çalışıyordu. Utanç, korku ve çaresizlik bir aradaydı yüzünde.
Narin Hanım hemen yanına çöktü.
“Gel yavrum…” dedi telaşla,
“Düştün mü sen?”
Onu nazikçe kaldırmaya çalıştı.
“Ben hâlâ takılırım şu kör olmayası eşiğe… Niye böyle yüksekse bu, anlamam gitti…”
Sesiyle ortamı yumuşatmaya çalışıyordu. Gülümsemeye çalıştı ama gözleri doluydu.
“Hadi… hadi sofraya geçelim… Oğlum, hadi… buyurun bey…”
Ama Zeynep…
Tutamadı kendini.
Ağlamaya başladı.
Sessiz değil… derinden… içini parçalayan bir ağlayıştı bu.
Canı aslında çok acımamıştı. Düşüşü hafifti. Ama kalbi…
Kalbi parçalanıyordu.
Gitmek istiyordu.
Ama nereye…?
Kapısını çalacağı bir baba yoktu.
Sığınıp anlatacağı bir anne yoktu.
Hatta… daha mezarlarına bile gidememişti.
O kadar yalnızdı ki…
Kendi ağlayışını bile susturamıyordu.
Murat…
Olduğu yerde donakaldı.
Gözleri Zeynep’e kilitlendi.
Narin Hanım, Zeynep’in yüzüne bakarken onun içindeki o derin çaresizliği bir bakışta anladı.
Ama Murat…
O ilk defa gerçekten baktı.
Zeynep’in yüzüne…
Gözleri kıpkırmızı olmuştu ağlamaktan. Kirpikleri ıslanmış, yanaklarından ince ince yaşlar süzülüyordu. Burnunun ucu kızarmış, dudakları titriyordu. Sanki incecik bir cam gibi… dokunsan kırılacak.
Ama o kırılganlığın içinde…
Bambaşka bir güzellik vardı.
Masum…
Sade…
Hiç süslenmemiş…
Hiç gösterilmemiş bir güzellik…
Murat’ın kalbinde bir şey kıpırdadı.
Daha önce hiç hissetmediği bir şey…
Sanki içinden bir parça kopmuş gibi… ya da yıllardır eksik olan bir şey aniden yerini bulmuş gibi…
Ne olduğunu anlayamadı.
Ama gözlerini de alamadı.
Bir anda, düşünmeden bir adım attı.
Zeynep’e yaklaştı.
Sesi bu sefer yumuşaktı.
“Neren acıyor?” dedi.
Elini uzattı. Zeynep’in koluna hafifçe dokundu.
Ve o an…
Bir şey oldu.
Sanki elinden bütün vücuduna yayılan bir sıcaklık… bir ürperti… bir bilinmezlik…
Bir anda elini geri çekti.
Kalbi hızlandı.
Ne olduğunu anlamadı.
Ama bir şey değişmişti.
Zeynep, gözlerini kaldırmadan fısıldadı:
“Hiç…” dedi,
“Hiçbir yerim acımıyor…”
Ama sesi… her şeyi anlatıyordu.
Narin Hanım hemen toparladı kendini.
“Gel kızım…” dedi,
“Yüzünü yıkayalım.”
Onu nazikçe banyoya götürdü.
Kapı kapandı.
Ev bir anda sessizleşti.
Murat ve Mustafa Bey sofraya geçtiler.
Ama o sofrada artık eski sıcaklık yoktu.
Mustafa Bey ağır ağır oturdu. Gözleri düşünceliydi.
Murat da oturdu…
Ama önündeki böreğe bakmadı bile.
O börek ki az önce kokusuyla yüzünü güldürmüştü…
Şimdi dokunmadı.
Sadece düşündü.
Az önce gördüğü yüzü… o gözleri… o ağlayışı…
Bir şey içini sıkıştırıyordu.
Bir süre sonra kapı açıldı.
Narin Hanım ve Zeynep geldiler.
Zeynep biraz toparlanmıştı ama gözleri hâlâ kızardı. Yüzünü yıkamıştı ama o hüzün silinmemişti.
Narin Hanım onu yavaşça sofraya oturttu.
“Gel kızım…” dedi,
“Otur şöyle…”
Zeynep çekinerek oturdu.
Mustafa Bey hemen elini uzattı. Tabaktan bir parça börek aldı, Zeynep’in önüne koydu.
“Al kızım…” dedi yumuşakça,
“Ye biraz…”
Zeynep başını eğdi.
Murat sessizce izliyordu.
Hiç konuşmuyordu.
Ama gözleri… Zeynep’in üzerindeydi.
Ve o anda…
Zeynep konuştu.
Kimsenin beklemediği bir anda.
Sesi çok yüksek değildi… ama öyle bir ağırlık taşıyordu ki, odadaki herkes duydu.
“Ben…” dedi.
Bir an durdu.
Yutkundu.
“Ben size yük olmak için gelmedim…”
Başını kaldırdı. Önce Mustafa Bey’e baktı.
Gözleri doluydu ama kaçmıyordu.
“Dün gece… çok huzursuzdum…” dedi.
“Çok korktum… Biri girseydi eve… ne yapardım bilmiyorum…”
Sesi titredi.
“Narin teyze sağ olsun… ‘gel misafirim ol’ deyince… düşünemedim…”
Gözlerinden yaşlar yeniden süzüldü.
“Belki… rahatça uyurum dedim…”
Bir an sustu.
Sonra daha net bir sesle:
“Söz veriyorum…” dedi.
Başını kaldırdı.
Önce Mustafa Bey’e baktı.
Sonra…
Farkında olmadan Murat’ı aradı gözleri.
Ve buldu.
Bakışları bir an kilitlendi.
“Söz veriyorum…” dedi tekrar,
“Yarın sabah erkenden giderim.”
O an…
Murat’ın gözleriyle göz göze geldi.
Zeynep’in kalbi hızlandı.
Dayanamadı.
Bakışlarını hemen yere indirdi.
“Affedin…” dedi kısık bir sesle,
“Düşünemedim…”
Sözleri havada asılı kaldı.
Ve o an…
O sofrada herkesin kalbine başka başka ağırlıklar çöktü.