İkinci Bölüm
Şeytanın avucundaki bir sabunsan; o seni sıkmadan düşüremez sen şekil almadan kayıp gidemezsin.
Saçlarımın arasından kulağıma giren müzik yumuşaktı, bir o kadar da tanıdık. Gözlerimi açtığımda koca bir göl vardı, pak mavisine şaşkınlıkla baktım. Bir salıncağın üzerindeydim ve ben daha hareket ettirmemişken hız almak için geriye gitmeye başladı. Afallayarak etrafa bakındım. Koca yeşil ağaçlar, parlak çimenler vardı ve ben hangi ağaca bağlı olduğunu bilmediğim koca bir salıncaktaydım. Her ileri gidişimde gölün ortasına kadar yükseliyordum geri geldiğimde ise yüksek tepeye bir kuş gibi konuyordum. Şaşkınlık yerini zamanla beğeniye bıraktı ve ben ilk kez bana eziyet etmeyen rüzgârı hissederek göklere yükseldim. Ses daha da netleşmişti. Bu parçayı tanıyordum, bu Spring Waltz. Huzur buydu, yaşamı boşlamak buydu. Bu salıncak beni tüm kaygılarımdan dertlerimden kurtarmıştı. Alabildiğine gülüyordum, gamzem yüzüme halatla bağlanmıştı sanki. Aniden duyduğum çığlık çığlığa bir bebek sesi içime dolan korku ile müziği susturdu. Bir bebek bedeninden uzuvları koparıyormuş gibi acıyla bağırıyordu. Faili olmayan bu canilik sanki benim eserimdi. Korku ellerimi ipten ayırmama neden oldu. Endişe gözlerimi yırtıp içimden çıkmak ister gibi bakışlarımdaydı. Birde dengemle birlikte salıncağı kaybettim. En tepeden yere düşerken pak mavi göl, kenarında moloz yığınları olan bir inşaata dönüştü. Korku ile çığlık atarken çıkmayan sesim boğazımda bir kütle oluşturmuş ağırlık yapıyordu. Sallanan kollarım uçuşan saçlarım hepsi ile ölümü kabullenip gözlerimi kapattım.
Sıçrarcasına bedeninde bir titreme ile gözlerini açtı. Kahverengi göz bebeklerini tavana dikti. Yapışkan bir ter tenine yayılmış, bedeni gördüğü kabusun esiri olarak kasılmıştı. İlacını almayı unuttuğuna sinirlendi.
Deponun boş havasını içine çekip genişliği kadar daralan yüreğinde alan oluşturmak istedi. Sesli ve derin bir nefes aldı. İşe yaramış gibi sakinliğe daldı. Buna alışık olduğu belliydi, çünkü nasıl baş edeceğini billiyordu.
Kabuslar ilk kez avına dalan bir kartal gibi ona daldığında böyle değildi. Ağlayarak uyanıp, rüyanın devam ettiğini zannederek bilinçsizce yatağı yumruklamak geri de kalmıştı.
Şimdi sakince yana dönüp merakla saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştı. Etraf hâlâ gecenin sevgili karanlığındaydı. Telefonunu bulmak için elini çarşafın üzerinde gezdirdi. Bulduğunda açtığı ekranda saati görmek gözlerini devirmesine neden oldu. Saat üçe geliyordu, bir sürü çağrı ve mesajlarla ana ekranı dolmuştu. Kimden olduğunu tahmin edebiliyordu zaten hayatında onu arayacak sayılı insanlar vardı. Abisi, Zehra Hanım ve adını koymaktan özellikle kaçındığı bir ilişkisi olan Egemen vardı.
Uykusunun daha fazla ziyan görmemesi için telefonu yastığının altına koyup uyumaya devam etti. Bedenindeki ter soğurken üşümeye başlayıp yorgana iyice sokuldu. Hesap vermesi gereken insanlar beklerken dinlenmiş olmalıydı. Uyumalıydı...
***
Telefonun sesi uykunun tüm yumuşaklı vahşice katlettiğinde homurdanarak başını gömülü olduğu yastıktan kaldırdı. Bir an önce sesi kesmek istesede ellerinin biri kendi bedeninin altında diğeri yastık kılıfının içinde olduğu için işi uzun sürdü. Kendine dolanmış halini çözmek için hareket ettiğinde asıl çözmesi gereken şeyin yorgan olduğunu anladı.
Her ne kadar düzene takıntılı olsa da kendi yatışına bir çare bulamamak onu her sabahki gibi sıkıntıya soktu. Mutsuz bir sabaha selam verdiğinde günün geri kalanını düşünmek dahi istemiyordu. Her şeyden önce, başlamak adına derin bir nefes aldı. Sonrasında kendini toparlayıp yataktan telefonunu alarak kalktı.
Sonlanan çağrının kime ait olduğu yirmiye yakın cevapsız arama içinde biraz geç anladı. Saçlarını parmakları ile geriye tarayıp durumu kabullenerek kendi aradı. Açılınca dinçlikten yoksun sesiyle selam verdi.
“İyi sabahlar efendim.”
Telefonun diğer tarafından kontrollü bir ses geldi. “Teşekkürler. Senin içinde öyle bir sabah olmasını umuyorum, Küçük Kadın.”
Yıllardır birliktelerdi fakat bir yabancı gibi her konuşmaya resmi dille başlıyorlardı. Bu belki de Zehra Hanım’ın yüzünde ve tavrında bulunan saray leydisi hali olabilirdi. Herkes ona karşı öyleydi. Sanki yaşlı kadının vaktini şaşırarak krallık zamanında değilde günümüzde dünyaya gelmişti. Ama ne varki cumhuriyet kadını oluşu kesindi. Hatta Peri bazen kılık kıyafet kanunun üzerinden yıllar geçmediği esprisini, onun arada dantel bulunan şapkaları taktığında yapıyordu. Çağa ayak uyduramasada kendine has bir ritim tuturmuştu.
“Teşekkürler. Kusura bakmayın aramalarınıza cevap veremedim.”
Kibarlıktan taviz vermeden gidebilecek bir sohbet Peri için iyi demekti. Böylelikle Zehra Hanım onu fazla sıkıştıramazdı.
“Eminim açmamak için bir nedenin vardı. Ben dün akşamı merak ettiğimden o kadar çok aradım. Bana elbette bir açıklamada bulunacağını biliyordum fakat sabredemedim.”
Böyle konuşması Peri’yi geriyordu. Alttan sopayı gösterip zorunlu kıldığı şeyleri hatırlatırken bunu öyle bir üslup içinde yapıyordu ki ortada suç olmasada dahi insanın kendini suçlu bulmasını sağlıyordu.
“Sizi aramayışımda ki sebep düşüncelerimi düzenlemek ve duygularımın örttüğü noktadaki olayları gerçek haline ulaşmak.”
“Duygularının neden var olduğunu merak ettim.”
“Aslında tek bir duygum vardı: Şaşkınlık... Kemal Bey beklediğim gibi davranmadı. Belki de davrandığı şekli ben beklemiyordum.”
“İkisi de aynı şey değil mi, Küçük Kadın?”
“Hayır. Ben her şeyi beklerdim ama Kemal Bey’in beni sahiplenmesini beklemezdim. Bana Korallara ait olmadığımı ve ona benzediğimi söyledi.”
“Bu elbette şaşırtıcı, fakat durum senin aklını karıştırmasın.”
“Bilemiyorum.Yıllarca beni büyütmek yerine kısa süre için biri ile anlaşmanız daha iyi olurdu diye düşündüm. Mirası bırakmaya dünden razıydı. Bence benim hiçbir etkim yoktu.”
“Aslında tamamıyla böyle düşünmeni istedi. Bu düşünceler sende var olunca nasıl davranacağını ölçmek istemiştir. Ölçmek istiyorda... Seni bugün öğle yemeğine malikâneye davet ediyor. Aracı olmam için beni aradı. Senin davranışlarını süzecektir.”
“Gitmeli miyim?”
“Evet. Fakat bunu benim ısrarımla yaptığını belirtmen gerekiyor. Dikkatli olmalısın, seni sınıyor.”
“Tabii. Sizi mahcup etmemeye çalışacağım.”
“Etmeyeceksinde... Bunu biliyorum Küçük Kadın. Sen her zaman kusursuz bir insan oldun. Unutma ki benim için sahte bir mirasçıdan fazlasısın.”
“Teşekkürler.” Sesi ağır çıktı. Böyle anlam dolu kelimeler kullanması hoşuna gidiyordu aslında. Zehra Hanım’ın onu sevmesi güzeldi eğer gerçekse tabii. Yalan olma ihtimali de vardı, belki de sadece onu daha çok itaatkar yapmak içindi. Sevginin amacını sorgulamak bile acı verici bir olaydı.
“Hazırlansan iyi olur çünkü sadece iki buçuk saatin var. Beni aramanı bekleyeceğim.”
Telefonu kapatınca telaşa sürüklenmişti. Acele etmesi gerekirdi, neredeyse öğleye kadar uyumuş sayılırdı. Hazırlanması için az bir vakti vardı. Eğer sınanıyorsa avukata karşı gösterdiği tutumdan dolayı memnun oldu. Hiçbir şey kolay olmayacaktı. Bu kadar büyük bir servet parçalanmadan pay edilmeyecekti fakat en büyük dilim için herkesin gözü karaydı.
Şimdi sahip olması gereken tüm bu karalığı bedenine yansıtmalı ve mirasçı olmalıydı. Kemal Bey’e kendini beğendirmeliydi. İnsanın en beğendiği insan kendisidir. Fakat dikkatli olmalıydı çünkü bazen aynalar çok can sıkıcı olabilirdi.
***
Ona önerilen, soy ismi ve mesup olduğu aile nedeniyle her daim iltimas ile yer açabilecekleri bir kuaföre gitti. Dün akşam ki gibi resmi bir görüntü adı altında güzel ve kusursuz gözükmek istiyordu. Ayrıca ilk karşılaştıkları gibi çıkıp kesinlik hissettirecek kadar net bir insan olduğunu düşündürmeye çalıştı. Daim gelenler genel kabul edilir.
Onu yeniden böyle gösterecek ve hakkında düşünecekleri fazla bir şey bırakmayacaktı.
Saçlarındaki doğal dalgadan kalın pileli eteğine kadar yine bir prenses gibi yansımak istedi. Telefonu titreşimi ile elindeki varlığını hatırlatmıştı. Elini nazikçe havaya kaldırıp fön çeken kadına “Biraz müsade eder misiniz?” diyerek zaman istedi.
Güler yüzlü çalışan “Tabii.” deyip ayrıldığında rahatça gelen mesaja cevap verebilecekti. Aslında zamanı azdı ama onu merak eden abisine hâlâ daha bir dönüşte bulunmamıştı. Abisi gönderdiği mesajlara yenisini de ekliyordu. Okuduğu mesajlar tatlı bir sinirin hizmetkârıydı.
Can: “Altındaki süpürge kırılsın Cadı!”
“Neden hâlâ aramadın?”
“Oraya geliyorum.”
“Şimdi biniyorum uçağa! Bak biniyorum!”
Peri: “Dikkat et. Doğu Ekspresine binme.”
Can: “Alay mı ediyorsun!?”
Peri: “Evet.”
Can: “Bir de pişkin.”
“Sen bunları Egemen’den mi öğrendin?”
Peri: “Hayır. Abimden öğrendim.”
Can: “Şu aşırı yakışıklı ve uzun boylu Can'ı mı diyorsun?”
Peri: "Yok ya. Benim abimin boyu bir elli."
Can: "Seksen dördüm ben Cadı. Bir elli olan sensin."
Yüzünde oluşan gülümseme kuaföre giren kızların yüksek kahkaha sesleri ile yok oldu. Düşüncelerini sildiğinde kendi yaşlarında olduğunu tahmin ettiği kızları, içine Zehra Hanım kaçmış gibi yargılamadan edemedi. Diğer müşteri ve çalışanların da yüzlerinde anlamlandırmaya çalışan bir ifade vardı.
Yine de onlara karşı bir fikir yürütmekten kenidini alıkoydu. Yaşıtlarına göre nine denecek gibi davranıyordu. Her daim beyninde yankılanan Zehra Hanım’ın öğretileri onun tarafında izlenildiğini düşündürüyordu. Düşünceleri başından atar gibi kafasını hafifçe iki yana sallayıp mesajlaşmaya devam etti.
Peri: "Çok sağol. Gömdüğün için.
Tamam kısayım ben."
Can: "Daha üzerine toprak atmadım."
Peri: "Çok mu kızdın bana?"
Can:"Çok da kim oluyor?!"
Kızlardan birinin bağırışı üzerine omzumun üzerinden onlara baktı. Daha da dikkat çekmişlerdi. Çalışanlardan biri onlarla ilgilendi "Buyrun efendim?" dedi. Gözlerimi devirip önüne döndüğünde onlarda saçlarına fön çektirmek istediklerini belirtiyorlardı.
Peri:"Kızma abiciğim. Şu günde bitsin. Sana kesin dönüş yapacağım."
Can:"Bensiz dışarı çıkmayan kardeşimi gurbete yolladım."
"Kötü hissediyorum."
Abisinin böyle demesi anında teninden nüfuz eden mutsuzluğu içine bir cıva gibi döşemişti.
Diğer taraftan kuaföre giren kızların çığırtkan tavırları devam ederken canının sıkılması artmıştı. Biraz uzağında onu bekleyen çalışana “Devam edelim lütfen.” diyerek bir an önce işinin bitmesini diledi. Uzun kahverengi saçlarının ve bugünün bir an önce bitmesini diledi.
Güler yüzlü çalışan kaldığı yerden devam etmek için eline fön makinesi aldığında koltukta oturmuş kızlardan biri seslendi. Kibar olduğunu düşündüğü fakat askine yapmacık tavırla gizlediği kibrin ve küçümsemenin çiçek açtığı sesiyle konuştu.
“Canım benim acelem varda. İlk önce benimle ilgilense olur mu? Sevgilimi çok beklettim.”
Peri küçük ve önemsiz görülmesini komik buldu. Gerçek olmasada o İstanbul’un büyüklerinden Koral ve Turanlıların mirasçısıydı. Kız bunu bilse konuşmaları farklı bir hâl alacağına emindi, bunu düşünmek Peri’yi güldürdü.
Oturduğu sandalyeyi kıza doğru çevirdi. “Sevgiliniz mi bekliyor?”
İlgi gösterirmiş gibi bir tavır takındı fakat gururunun saklı bir oyunuydu bu.
Uzun siyah saçlı ve güzelliğinde kadınlığın yeni izlerini taşımaya başlamış kız samimiyet görmüş gibi kendine olan güveni ile daha da dikeldi.
Gurur duyar gibi “Evet.” dediğinde Peri’den beklemediği küçümseyen kahkaha ile karşılaştı. Afallamış ve bozguna uğramış gibi kaldı.
“İnanın sizin gibi önemsiz bir işim olsa... Seve seve yer verirdim.”
İki yaşıtın birbirleri ile bu tatlı küçük kız çekişmesi oradaki büyükleri gülümsetmişti. Bu gülümsemeler Peri için zafer sayılırken diğer kız için alaydı. Peri kafasını dağıtmak için daha da uğraşmak istedi. Meşgullüğünden dert yanar gibi derin bir nefes aldı, telefonu sivri çenesinin altına dayayıp dirseğini dizine bastırdı.
“Ama sizin gibi değilim.”
Aşağılayıcı tutumuna sertçe cevap verecek kıza fırsat bırakmadan aynaya döndü. Onu doyuran şey yaşında olmaktı. Yaşıtları ile saçma kavgalar etmek, gamsız ve dertsiz yaşadığı anın hakkını vermekti.
Aynadan kızın ona öfkeli gözler ile baktığını görse de umursamadı. Saçlarının yapımı sürerken ağabeyine mesaj attı. Onun kötü hissettiğini bilmek içinde taşan duyguların hiçbir şey söylemeden çekip gitmesi gibiydi.
İnsan, insana yürek olunca kendinden önce diğeri oluveriyordu. Bu bir yansıma değil, bu ruhun kendinden geçip kardeşten geçmemesiydi.
Peri: "Biz hep iyi hisseden tarafta oluruz ağabey."
Can: "Çünkü biz hep"
"KAZANIRIZ."
Peri:"Çünkü"
"Hep birlikteyiz."
Tüm işi bittiğinde onunla ilgilenen çalışana teşekkür edip ödeme yapmak için köşede müşterileri ile samimi bir sohbetle ilgilenen kadına doğru gitti. Buranın sahibiydi ve Koral gelinlerinin önerisi ile gelmişti. Ona yaklaşırken kadının dikkatini çekti.
Kuaförün sahibi kadın elini havada süzdürür gibi el sallayıp “Peri!” diyerek sesleniyordu. Zaten onun yanına gidiyordu fakat bu çağrı daha da sevimli ve candan bir şekilde yol almasını sağlamıştı. Gösterdikleri özel ilgi içinde teşekkür etmesi gerektiğini biliyordu.
Elinde çantası ona yaklaşırken ona sinir olmuş kızların yanından geçecekti. Altta kalmış olmak uzun siyah saçlı kızı daha da öfkelendirmişti. Tam önünden geçtiğinde ayağını uzattı. Son anda fark eden Peri gözlerinde hafif bir şaşkınlık ile kurtulmuştu fakat bir an düşeceğini sandı.
Kızın bunu bir yanlışlıktan ibaret olduğunu inandırmaya çalışan sarkık alt dudağı hiçbir şey söyletmiyordu. Kabalık edip ona karşı bir davranış sergileyemezdi ama kızın gözlerinin derinliklerinde hınzır bir ifade bilerek yaptığının apaçık kanıtıydı.
Konuyu büyütmeden orada noktalayarak kadının yanına gitti. Fakat tanımadığı kişilerle böyle küçük sürtüşmeler yaşaması gerekmezdi, daha kontrollü ve mantıklı olmalıydı.
Sevecen kadın “Bir kahve içelim Periciğim.” diyerek nazik bir teklifte bulundu. Peri geri çevirecek olmanın tatlı mahcubiyetini yüzüne yansıtıp gülümsedi. “Çok isterdim fakat acelem var. Sizinle tanıştığıma çok memnun oldum, bir daha ki sefere inşallah.”
Bir dahaki seferin olacağı meçhuldu. Fakat sosyetenin gözde kuaförüne gelerek Turanlı mirasçısının geldiği haberini yaymak bu kadar basit bir iş haline gelmişti. Artık İstanbul’un kaymak kesimi, fısıltılar içinde bahse girer gibi olacakları tahmin etmeye çalışacaklardı.
Ona fayda sağlayacak bir olayı bu kadar kolaylıkla halletmek yemeğin de iyi geçmesi için bir cesaret vermişti. İşler iyi yapıldı ve iyiye gidiyorsa, göğüs kafesinin darlığıda bir nebze yok olurdu.
Ödeme yapmak için çantasının fermuarını açtığında niyetini anlayan kadın “Gerek yok tatlım. Yengelerin seni seviyor.” dedi. Anlaşılan Koral gelinleri küçük bir jest yapmaktan kendilerini alıkoymamışlardı. Onları gerçekten sevmesinde bu gibi güzel inceliklerinde olduğunu biliyordu.
Vedalaşıp kapıya doğru gitti. Yemeğe giderken nefesini kontrol etmeye şimdiden başladı. Derin bir nefes alıp rahatlamak istediğinde kuaförün sahibi “Yine bekleriz Periciğim!” diyerek bağırdı. Bu nazik bir davet olmayacak şekilde sanki avazı çıktığı kadar bağırmıştı.
Ona garipseyerek bakarken kadın abes hareketinin farkına varmış ve mahcup olmuştu. Peri daha fazla utanç vermeden önüne dündüğünde tam dibinde başka bir kadın çıktı.
Korkuyla irkildi, ne ara bu kadar yakınına geldiğini sezemediği kadına baktı. Kalbinin değişen ritmi gözlerinden belli olurken, ona derinlikler dolu manalar ile bezenmiş bakan kadına kaşlarını çattı. Bir yerden tanıdıkmışlar gibi en küçük noktalarına kadar süzüldüğünü görmek rahatsız etti.
Uzun boylu, kahverengi aynı onun gibi dalgalı saçlara sahip rahatsız edici kadına kaşının birini kaldırarak “Afedersiniz...” deyip önünden çekilmesi gerektiğini hatırlattı.
Kadın duymamış gibi bakmaya devam ederken Peri arkasını dönüp kuaförün sahibine baktı. Eğer tanıdık biri ise delici bakışları kesmesini sağlardı. Oysa o hâlâ daha ayarlayamadığı ses tonunun utancı ile alnını kaşıyordu.
Derin bir nefes alıp dalgın kadına döndü. “Lütfen müsaade eder misiniz?”
Kadın usulca çekildi. Ama bakışlarını çekmedi. Mırıldanır gibi konuştu. “Özür dilerim meleğim, geç.”
Şaşkın kadının laubali hitabına göz devirip umursamadan çıktı. Kapıdan çıktığında arkasındaki kadının durgunluğunun geçmiş olduğunu sesinden anladı. Birine seslenmeye başladı.
“Mert Yusuf! Oğlum!”
Yeni bir bağrışı daha kaldıramayan Peri siniri bozularak güneş gözlüğünü hızla takıp ilerledi. Kadının oğlum diye seslendiği kişinin üzerine yürürmüş gibi karşıdan gelen çocuk olduğunu tahmin etti. O da aynı annesi gibi gözlerini ona dikmiş çekincesizce bakıyordu.
Bu oğlanın ince camlı güneş gözlüklerinden anlaşılırken daha iyi görebilmek için çıkarması Peri’yi gerdi. Karşılıklı birbirlerine doğru yürürlerken abisi yaşında olduğu belli olan çocuğun çekincesiz ve cesur bakışları karşısında göğsüne inen saçlarını arkaya atmak gibi bir uğraş buldu.
Geriye süzülen saçlarında sonra oğlan gelip yanından geçmiş ve saçları gibi arkasında kalmıştı.
Çok geçmeden arabasına ulaşıp bindiğinde duygularını kapatmasını istediği gözlükleri çıkarıp siyah film kaplı cama güvenerek arkasında bıraktığı kişileri izledi. Ona tanıdıkmış ya da tanıyacakmış gibi bakan anne oğulu inceledi.
Onlarda ona bakıyorlardı, göremiyor olsalar da arabadaydı gözleri. Onlara katılan bir kişide siyah uzun saçlı, dalaştığı kızdı. Oğlanın boynuna sarılmıştı. Çok acele yanında olması gereken sevgili bu oğlanmış diye içinden geçirirken arabanın oradan uzaklaşması düşüncelerinin de uzaklaşmasına neden oldu.
Rıfat, dün geceki gibi malikâneye getirdiğinde arabanın kapısını açmakta gecikerek Peri’ye kendini hazır hissetmesi için zaman oluşturdu. Peri kendini cesur hissetmek daha fazlasını yapıyordu, her daim ona liman olmuş abisinin manevi varlığını hissetmeye çalışıyordu. Abisi ard arda mesajlar gönderdi, tanıdık mesajlar.
Can:“Biz hep iyi hisseden tarafta oluruz.”
“Çünkü biz hep”
“Kazanırız”
“Çünkü”
“Hep birlikteyiz.”
“Çünkü biz kalp kardeşiyiz.”
İnsanın kazanmak için bir sebebe ihtiyacı vardır. Bazı insanlar savaşçı olarak yaratılmasa bile Allah onlara uğruna savaşacak bir şey göstermiş olur. Kazanmak nedeni ise delirmiş bir aşık gibi arzular içinde olur. Peri’nin kazanması için arzunun istemediği kadar büyük bir nedeni vardı:
Kardeşleri...




