İçeriğe geç

Zevahir Kasrı

Bölüm 2 · 9 dk okuma

Zevahir Kasrı

Bölüm 2

1.2

Herhangi bir sınırda bulunmayan bu cüretkârlık herkesi şoka uğratmıştı. Orada bulunan hiç kimse bu zamana kadar Kemal Bey’e böyle kelimeler sarf etmemişti. Yaşlı adam da hiç böyle sözler duymamıştı. Gözlerindeki hayreti sığdıramadığı için göz kapakları bu denli açılmıştı.

Derin bir sessizlik oluştu, Peri daha sakin davranması gerektiğine kanaat getirip tekrar konuşmaya başladı. Ama bu sefer tüm duyguları yerlerine bırakıp mantık ve resmiyetin kabından taşmadan konuştu.

"Bakın. Bunun için kin ya da öfke biriktirecek kadar küçük yaşta değilim. İnanın değilim. Yaşanmış... İlgilendiğim durum, tam olarak bilmesem de bir nedenden ötürü beni Turanlı olarak lanse etmek istemeniz. Fakat Kemal Bey, ben Turanlı değilim. Benim kimliğimi oluşturan Korallardır, ben onlarla büyüdüm ve onlardanım."

Kemal Bey ondan hoşlanmıştı, hafif kalkık burnu ile bile kendine benzetti. Kıza kibir ile bakıp "Eğer onlarla yaşadıysan senin oraya ait olmadığı bilirsin." dediğinde ne söylemek istediği pek anlaşılmadı.

"Ne demek istiyorsunuz?"

"Korallardan kimsenin senin gibi olmadığını biliyorsundur diyorum."

Peri, tebbesümde bulunup bu söylenenin ona sadece komik geldiğini belirtti. "Ailemi aşağılayarak beni mi övüyorsunuz? Anlamadım."

Kemal Bey kanaat notuyla yola çıktığı torununu benimsemeye başlamıştı. "Senin oraya ait olmayışın konuşma tavrından, duruşundan, bakışından, asaletinden ve bana benzeyişinden belli. Sen benim torunumsun."

Peri donakaldı, her şeyi beklerdi ama bunu beklemezdi. Kemal Bey’in onu servet avcısı olarak görmesini, küçümsemesini. Her şeyi beklerdi ama böyle benimsemesini beklemiyordu. Ona bakan yaşlı adamın gözleri şimdi rahatsız etmeye başlamıştı.

Beklenmedik, hazırlıkta olanları yıkıp geçmişti. Peri konuşmaları kabul etmedi.

"Lütfen! Lütfen daha fazla sınırı aşmayalım. İyi geceler."

Arkasını dönüp hızlı adımlarını sıralarken bir an düşünmedi. Kalbi hızlanmaya, içini bir sıcaklık sarmaya başlamıştı. Yüzünde oluşan nem avuç içlerinde ısı ile birlikte var oldu. Buraya yeniden gelecekti bundan emindi. Ne kadar hislere kapılsa da düşünebiliyordu. Şu an yaptığı kaçmak sayılmazdı belki. Savaşabilmek için alan oluşturmak, geri çekilmekti. Hiç bir şeyi bilmesede savaş nasıl yönetilir onu iyi öğrendi.

Geldiği yolda geri dönerken kaçıyormuş gibi gözükmekten korktu. Ayaklarını yere daha sakin ve dengeli bastı. Az önceki uçuşur gibi gözüken eteği süzülmeye dönmüştü. Saçları omuzlarına konuşlanmıştı.

Ruhu derin denizinde çırpınan kollarını kabul etmemiş gibi durmaya zorlamıştı. Artık ruhu da çırpınmıyordu. Gözlerine hafif bir uyku şeklinde uğrayan sakinlik nefesini normale çevirdi.

Böylece arkasından gelen adım seslerini fark edebildi. Peşinden birinin gelmesi yüzüne zaferi fısıldayan bir gülüş verdi. Bu vazgeçilmez olmaktan mı yoksa değerli olmaktan mı tam anlayamamıştı.

"Küçük Kadın!"

Arkasından sesleniş ile kapıdan çıkmadan durdu. Kim olduğunu sesinden anlamıştı, bu avukattı. Hayatında pek kimseye güvenmeyen Kemal Bey’in sadece genç avukata güvendiği söylenmişti. Onu kendi yetiştirmiş olduğunu da duymuştu.

Avukat ona yetişip önüne geçtiğinde Peri’nin durgun yüzünün aksine onun duyguları belli oluyordu. Yüzündeki telaş kahverengi gözlerine sinmiş, ciddiyet ise takım elbisesinden silkelenmişti. Peri konuşmasına izin vermeden önce bir şeyi kesin olarak belirtti.

“Bana sadece ailem Küçük Kadın der.”

Samiyetlerini çok gereksiz buluyordu. Kerim’in yaşını küçük gösteren tıraşlı yüzündeki hayal kırıklığı anında yansıdı. “Ailen olabilmek için.” diye mırıldandı kendi kendine. Belki de malikânede ona karşı derinlik besleyen tek kişiydi. Peri onu anlayamamanın karmaşası ile kaşlarını çattı.

“Bakın sizi tanımıyorum, aynı diğerleri gibi. Ne yaptığınızı da anlayamıyorum. Yıllarca arayıp sormayan Kemal Bey ‘Sen benim torunumsun.’ diyerek birden beni sahiplendi. Şaşkınlığımı anlayabiliyor musunuz? En azından tahmin edin.”

Kerim onu anladığına inanıyordu. Samimiyetle yaklaşıp "İnan senin haklı olduğunu burada anlayabilecek tek kişiyim." dedi. Peri onun kendini neden diğerlerinden ötekileştirdiğini anlayamadı.

"O zaman gitmemin ne denli iyi bir karar olduğunu hak verirsiniz." dedikten sonra hemen ondan sıyrılıp dışarıya çıktı. Tavırları garip gelen bu avukatın neden aralarında bir bağ varmış gibi davrandığını çözemedi. Bu merhamet ya da acıma falan mıydı? Tekrar arkasından giden Kerim yine önüne geçti.

"Lütfen gitme!"

Bu ısrarcı tavrı altında art niyet aramaya müsait bir hal almıştı. Peri sinirle kaşlarını çatıp samimiyetin onu gerdiğini belli etti. Kerim son şansıymış gibi telaş ve endişe içinde kendini açıklamaya başladı. Konuşurken ellerini heyecanla hareket ettiriyordu.

"Bak Peri... Ben şu merdivenlerden seni kucağımda indirdim. Sonra annenle baban seni bu kapıdan çıkarıp götürdüler."

Sabrını ve aynı zamanda ne düşüneceğini bilemeyen, beynini yitirmiş olan Peri kendini tutamayıp sesini yükseltti.

“Siz ne demeye çalışıyorsunuz Allah aşkına?!”

Kerim ona yaklaştı, kimsenin duymasından çekinerek sesini kısıp konuştu. “Ben her şeye şahidim diyorum. Eğer değişen hayatının bedelini istiyorsan gitme. Ben senin tarafındayım.”

Peri neden bahsettiğini anlamaya çalışırken duraksadı. Kemal Bey’in tek güvendiği kişi onun yanında mıydı yani? Yanında değil tarafında demişti bunu hatırlaması ile daha fazla düşüncelere kapıldı.

Kendi tarafında olmayı seçen biri varsa diğer bir tarafta vardı. Savaş için elbette taraflar olurdu. Avukatın bilmeyerek verdiği bu bilgiye odaklandı. Diğer taraftakiler kimdi? Oluşan boşluktan yararlanan avukat, daha da sokuldu. Karanlığın bile bastıramadığı gözlerindeki parlaklık ile kendine inandırmaya çabaladı.

"Gitme! Beni dinle Peri, ben senin tarafındayım. Seni her zaman koruyacağıma dair söz verdim, hemde annene. Şimdi fırsat çıktı. Bunu geri çevirme."

Peri, tüm düşündüklerini bir kenara itip bunun Kemal Bey tarafından bir düzmece olduğuna karar verdi. Yaşlı adamın onu sınayacağını biliyordu, Zehra Hanım tembihlemişti.

"Lütfen kendinize gelin ve benimle resmi bir dille konuşun. Ne tarafından bahsediyorsunuz?"

"Tamam anlamadığını biliyorum. Ama en azından anlamaya çalış. Sana söz veriyorum her şeyi anlatacağım."

Kerim’in yalvaran gözlerine inanmaya başlıyordu. Genç adam temiz yüzü ile saf görüntüsünün yanında insana güven veren konuşması vardı. Ama ona kanmak istemedi.

"Ben gitmek istiyorum!" deyip onu geçerek yeniden gitme girişiminde bulundu. Kerim vazgeçmemişti, kolundan tutup “Gitme Peri!” dedi. Peri iyiden iyiye heyecana kapılıp telaşa düştü. İlk kez gösterdiği sakinliği bozmuştu. Kolunu çekip alâlacele “İyi geceler beyefendi.” dedikten sonra kaçar adım uzaklaştı.

Genç adam onu öyle şaşırtmıştı ki koşmak isterken aklından geçenler ayağına dolanır gibi yavaşlatmıştı. Onun için açılan arabanın kapısından hızla içeri girip kendini gizledi.

Yıllarca onlara şoförlük yapan ve İzmir’den buraya kadarda refakat eden Rıfat’a arabayı sürdüğünde hemen gitmek istediği yeri söyledi.

“Abimin deposuna.”

Buna afallayan şoför dikiz aynasında emin misin der gibi bakmıştı. Daha sonra bu isteğini gerçekleştirmenin ona sorun yaratacağını anladı. Arkaya dönüp yıllardır saygı ve sevgi bağıyla kurdukları resmi ilişkilerinden cesaretle Peri’yi caydırmak istedi.

Tam ağzını açacaktı ki Peri elini havaya kaldırıp başlamamış sözünü kesti. Rıfat, daha fazlasına cürret etmedi anlayışlı davranarak gecenin pek iyi geçmediğini ve söylenile yapmanın gerektiğini anladı. Bahsettiği yeri kolaylıkla bulabilmek için yola odaklandı.

Peri, göz kapaklarına uğrayan bir ağırlık ile uykusunun geldiğini anladığında cam kenarına yaklaştı. Camı açıp rüzgârı büyük bir misafirperverlikle kendine davet etti. Yüzünü öpmeye başlayan rüzgâr saçlarını geriye verdi. Şefkatli bir kucak bulmuş gibi gözlerini kapatan Peri kendi içine kavuştu. Ruhunu hayal etti.

Derin denizin ortasında süzülmeye başladı. Su bedeninde fısıltılarla her noktasını kaplarken bu kez çıkmak için çırpınmayan kıza minnet ediyordu.

İnsan ruhu ile bir değildir aslında sadece nerede olduğunu bilmediği için onu kaybetmiş gibi davranır. Oysa mirasçı, ruhunun şeytanın avucundaki bir şatoda ve derin denizin derinliğinde olduğunu düşünüyordu. Şeytanın elindeki şatosu onu andığında Peri içinden tüm meseleyi geçirdi.

Artık miras oyunu başladı.

Bu bahsebileceğim bir santraç oyunu değildi ki. Veziri, fili, kalesi yok. Burada kare kare bölgeler var, üç renk; siyah, beyaz ve gri. Ben her adım attığımda o bölgenin rengini alırken, ruhumu saklayan şato eskimiş tuğlalarından vazgeçiyor. Yavaş yavaş yıkılıyor.

Prensesi olduğum şatonun kocaman salonundaki, beni boyayan karelerinden kurtulmak için telaşla kendimi ritme kaptırmış dans ederken beni çekmek isteyen eller uzanıyor.

Dansımda bana abim eşlik ediyor. Bize durmadan pençe gibi eller uzanıyor, kurtulmaya çalışıyoruz. Müzik devam ediyor, çello orkestrasına baş kaldırıyor ve biz dansa devam ediyoruz. Çünkü bu oyunu biz kazanmak istiyoruz.

Ciğerleri sönük gibiydi, camdan gelen yeni tattığı İstanbul havasını soludu. Tatsız soluk ince ince ciğerine sızdı. Rüzgâr şefkatini geri alıp sertçe çarpmaya başladığında uzun yolculuğu bitmişti. Ara ara yüzüne vuran ışıklar kaybolurken sanki İstanbul’dan çekiliyordu. Şehrin kalabalığı onlara yer vermeyip atmış gibi sessiz sakin bir yerde araba durdu.

Kapıyı kendi açıp indiğinde önünde durduğu deponun görüntüsü gönlüne vurdu. Sıradan insanların maaşlarından daha pahalı olduğunu bildiği ayakkabılarını toprak zemine bastı. Kıyafetlerine tezat bu virane yerin karşısına dikilirken ait olduğu yerin burası olduğunu kendine söyledi. Fakat iğreti duruyordu her şeyiyle...

Yavaş adımlar ile deponun soğuk renkli büyük demir kapısının önüne geldi. Çantasından çıkardığı anahtar ile kalın demirli asma kilidi açtı. Küçük bedeni kapıya karşı bir savaş verir gibi iki kanadını birden açtığında onu itermiş gibi karşısına karanlık çıktı. İçinde gizler mi, boğar mı belli olmayan bu karanlık kendine kefaret biçilmeden kötü hissettiriyordu. Buna aldırış etmeden başını cesaretle kaldırıp içeriye daldı.

Sokak lambasını yüzünden iterek boyarcasına bedenine ulaşan karanlık, sinsice kulağına boşluğun şarkısını vızıldadı. Ne işi vardı ceylanın güçten düşmüş olsa da bir aslan ağzında?

Tozlu duvarda elini gezdirip şarteli bulmaya çalıştı. Parmak uçlarındaki pürüzlü duvarın çıkıntılarını keşfetmek hoşuna gitmişti. Elini biraz daha uzatıp şarteli bulunca indirdi. Ölen karanlık bedduasını bırakmış gibi ışığın açılması ile gözlerini sızlattı.

Karanlığa alışık her şeyi ışık sızlatırdı, kalpte buna dahil.

Koca deponun açık ışıklarından sokağa damlar gibi giden aydınlık yolu kesilmediği sürece hevesle akardı. Fakat Rıfat bavulları içeriye gitrdikten sonra büyük kapıları kapatıp gitmişti.

Kapılarla birlikte Peri’yi de dünyaya kapatmıştı. Yalnız olamayacak kadar kendi ile birlikte kalan kız etrafa bakındı. Buraya ilk kez geliyordu fakat abisinin bahsettiği gibi olması tanıdık hissettiriyordu.

Köşede bir yatak, diğer tarafta insanın mutfak olduğuna ikna etmek ister gibi döşenmiş mini bir buz dolabı, tezgah ve üstünde set üstü vardı. Deponun ortasında bank taburelerinin etrafını sardığı masa, az öte de solda biri büyük ve genişçe diğerleri küçük bir kaç koltuk vardı.

Ortamda bir bütünlük vardı ama hiçbir şeyde aitlik yoktu. Hepsi zorundalıkla- mesai çalışanları gibi yüzü asık yerlerinde duruyordu. Tek bir şey vardıki o da gözüne sonradan çarptı. Yatağın başında asılı olan mantar pano...

Yaklaştıkça panoda asılı olan fotoğrafları daha iyi görebildi. Deponun ev yapılması için koyulmuş tüm eşyalar vasıfsızca kalabalık ediyorlardı artık. Burası bir evdi. Çünkü panoda her evin ve yuvanın içinde bulunan aile fotoğrafları vardı.

Onun ailesi anca böyle bir eve fotoğraf asabilirdi. Ne sıcak bir yuva olacaktı anne ve baba fotoğraflarının asılı olduğu ne de duvarlarını çoçuk seslerinin sarstığı bir ev. Onlar parçalarını kaybetmiş kardeşler olarak abisi ile birlikte, büyümenin boyunlarına bıçak dayadığı kimsesizler olacaklardı. Ama ne olursa olsun aile olup böyle kalacaklardı.

Fotoğraflarda birlikte geçirdiği gerçek ve mutlu anılar vardı. Birlikte tırmandıkları ağacın tepesinde çekildikleri, uçurtma uçurmayı becerdikleri ve okula başladıkları gibi bir sürü anının fotoğrafı vardı.

Lüks içindeki yaşamından kareler değil, kardeşleri ile geçirdiği anıları vardı.

Çünkü gerçek olan buydu. Tüm bu servet ve zenginlik sahteydi. O Turanlı mirasını alabilmek için yetiştirilmiş kimsesiz bir kızdı. Çocukluğundan beri adaşı olduğu Peri Turanlı’nın yerine geçmişti. Oymuş gibi davranıyordu. O gerçek Peri değildi, sahte bir mirasçıydı.

Zehra Hanım’ın çocukluğundan beri disiplin içinde yetiştirip kusursuzlaştırdığı bir oyuncuydu. Aslında ailesi ölünce yetimhaneye bırakılan küçük bir kızdı. O sade bir Peri’ydi. Ailesiz kalıp yetimhaneye bırakıldığında iki kardeş edinen ve bir başkasının yerine geçmiş bir Peri.

İnsanlar dünyaya istediği gibi değil, istenildiği gibi yaşamaya gelir. İstediği gibi yaşamak; önünde tatlı ve sulu bir elma ağacıdır. Sınavda burada başlar aslında, şeytanda böyle sokulur. İstek, arzu ve bir noktada köşeye sıkışmakla başlar. Şeytan avucuna aldığı insana diş geçirmez ona elmayı dişletir ki günah onun olsun. Hiç aklına gelmez insanın cehennemde yanacak olanın şeytan değil kendisi olduğu. Gelse düşünürdü ateşten yaratılanın ateşte yanmayacağı.

Bölüm sonu

5 yorum