İçeriğe geç

Zevahir Kasrı

Bölüm 14 · 7 dk okuma

Zevahir Kasrı

Bölüm 14

9.1

DOKUZUNCU BÖLÜM

Gücün Sinsi Arzusu

İnsanlar değişmez aslında. İnsanlar dönüşür, içlerinden silip boşluğu ile şekil alırlar ya da ölüp doğarlar. Hiçbir şey aynı kalmaz, eskiye dönüş olmaz. Boynuzlu tüm bu şeytanları Tanrı'nın yarattığını mı sanıyorsun? Onların hepsi insandan bozma, insandan olma.

Peri’den

İnsan kaderini dahi seçer. Biz neden hep kabul etme peşindeyiz. Boyun eğmek erdem olmaz, savaşmak mükâfat getirmesede takdir için yeterli değil midir?

Eğer hayatın oyunların içindeyse oyuncu olmakta, oyun kuran olmakta tercih edilebilir. Sadece savaşmak gerekir...

Ege, sinirle başını iki yana sallayıp “Hayır.” diyerek reddettiğinde ona sunulmuş bir seçenek olmadığını belirttim. “Sormadım zaten.”

Beni anlamamak için gösterdikleri çaba beni de sinirlendiriyordu ama onlar gibi odanın içinde gezinmeyip yatakta oturmayı tercih ediyordum. Zehra ninenin bahsettiği acil toplantı saat üç gibi başlayacak ve Kemal Bey ile görüşülecektim. Onun öncesinde hata yapmamdan korkan abimi telaş basmışken Ege çok daha farklı bir konun peşindeydi.

Tek söylediği Ayşe’nin orada kalması gerektiği...

Kemal Bey’in sunduğu gücü alıp neden bunu Zehra nine üzerinde kullanmayacağım?! Bence beni ateşe atar gibi İstanbul’a göndermesi ve sonra tüm bu tehlikelerde hedef tahtası olmam onun planıydı.

Torununun nerede olduğunu gayette iyi biliyor, DNA testi yapacak kadar iyi biliyor. Onu değilde bir figüran yetiştirip miras için yollaması bu tehlikeler içindi.

Prenses korunuyor ve sahte prenses ile tehlikelere bırakılıp hayat denemesi yapılıyor.

Bu oyundan kendi çıkarımı almam gerekir. Sadece para olmamalı, tahta oturup savaşı izleyenler için savaşçı olmak yerinde neden yeni bir taht kurmuyordum ki? Bunun önüne geçen şey ne, yaşımın küçüklüğümü?

Zekan varsa Fatih olur İstanbul’u alırsın yaşın ne önemi var ki...

Ağabeyim aklımdan geçenlerin tehlikesini gözlerimden okumuş gibi endişe içinde karşıma geçti. Düşünmeyecek kadar sabit fikirleri ile sadece harekete geçiyordu. Bu hareket beni caydırmaktı.

Dizlerini kırıp önümde oturarak ellerimi avuçlarının arasında aldı. “Bak kardeşim, şimdi görüşmeye gideceğiz ve senin orada bu konuyu açman çok yanlış. Kimseye güvenemeyiz ya da tanımadığımız bir insanın bize yardımına gözü kapalı kabul edemeyiz. Zehra nine bu konuyu halledeciğini söyledi ne diye inat ediyorsun ki?”

Elimi avuçlarının arasından çekip dolgun saçlarının üzerine koydum. “Sen niye inat etmiyorsun peki?”

Gözlerindeki durgunlukta bir şeyler aradım. Bize ait, kardeşiliğimize ait bir şeyler...

Ben artık kurulu bir oyuncak, birinin elinde kukla olmak istemiyorum. Biri avuçları arasında bana gücü verirse onu elde etmeyi düşünmem normaldi.

İyi bir insan olduğum için mi yoksa öyle görünen bir insan olduğum için mi düşünüp durmam gerekiyor? Böyle bir şey gerekmiyor. Ben iyi bir insan değilim.

Abime sorduğum soru üzerine donuklaşmışken öfke ateşinde hiçbir şey kaybetmeyen Ege içini daha da körükledi. Parmağını tehditle sallayarak bağırdı.

“Bana bak cadoloz sınırı zorluyorsun! Ayşe orada çünkü orada olmalı! Onun için kendini tehlikeye atamazsın! Deden olacak adamın servetini almıyorsun, o adamlarda senden uzak duruyor.”

Yüzümde tek bir firar olmadan ona içime hapsettiğim duygularla ona baktım. Ağabeyim ayağıya kalkıp onu biraz uzaklaştırarak “Tamam sakin ol, üstüne gitme.” dese de şu zamana kadar söz dinlediği görülmemiş Ege devam etti.

“Can, kardeşine ne söylüyorsun bilmiyorum ama bu fikri aklından çıkar!”

Bu bağrışlar ve öfkesi benim için endişesi değil gibiydi. Bebeğin elinden alınması ihtimali aklına gelip çıldırtmıştı. Herkes kendini düşünüyorsa Ayşe’yi kim düşünecekti?

Onu koruyamamak bizim suçumuzdu.

Onunla son zamanlarında ilgilenemeyip bana bir şeyler anlatmak için çabalarken boşlamak benim suçumdu. Şimdi beni korumak için seferber olan ağabeyim onu da böyle korumadığı için suçluydu.

Derin bir nefes aldım, ayağıya kalkıp kafamı pencereye çevirdim. “Üzerimi değiştireceğim, müsade eder misiniz?” Soğukluğum ve tepkisizliğim karşısında deliye dönen Ege ağabeyimi itip üzerime yürüdü.

“Yeter be! Şımarığın tekisin sen! Ağabeyin neden çıkmasını istemiyor düşündün mü? Söylemedin mi Can? Göster ona!”

Beni bırakıp ağabeyime yöneldiğinde kendini kaybetmiş gibi davranıyordu. Ağabeyim onu kendinden uzaklaştırmak için iterken o saldırırcasına yöneliyordu. Tişörtünü yakalayıp çekerken ağabeyim ona sert bir tokat attı. “Kendine gel Egemen, çık dışarı!”

Bir şey demeye kalmadan Berke odaya daldı. Olaydan uzak kalmak için baya sabretmiş olmalı. Gerçi sabredemeyip gelmişti.

“Sesiniz salona kadar geliyor. Onunla konuşacaktınız, bağırıp çağırmayacaktınız! Çıkın Prensesi, biraz rahat bırakın.”

Sonunda dayanamayıp ağabeyim ve Ege’yi iterek dışarı çıkardı. Bunun için Berke’ye minnettardım, asla yapmayacağım bir şeyi yapmıştı. Yalnız kalmak isterken bunu dileyebiliyordum sadece kimseyi kolundan tutup dışarı atamazdım.

Berke kapıyı kapatmadan önce bana güven veren bakışları ile “Hazırlan ve kendini toparlamak için yalnız kal Prenses, biraz sonra gideceksiniz.” dediğinde başımla onayladım.

“Teşekkür ederim.”

***

Soluk bir gülün rengindeki elbisemi giymiş saçlarımı yukardan sıkıca toplamıştım. Saatime bakıp derin bir nefes aldım. Aynanın karşısında böylece dikilmek hiçbir şeyi çözmeyecekti. Beni bekliyorlardı ve bekleyenlere bende dahildim. Her şey zamanın doyumsuz sevgilisi gibi tadını çıkararak süreleri öperken buna razıydım.

Yatağın üzerine oturup ayakkabılarımı giyindim. Zehra ninenin giyimini eski zaman kadını diyerek özetlerken ben neden zamanı yitirmiş prenses gibi giyiniyordum. Bu karşımızdaki insanların ilk olarak bize bakışlarının değmesindendi.

İnsanlar gözlerini değdirir ve sonra sözlerini, gerekmedikçe asla kalplerini ceplerinden çıkarmazlardı.

Kapı hafifçe tıklatıldıktan sonra ağabeyim içeriye girdi. Üzerinde siyah bir takım elbise altında parlak deri bir ayakkabılar vardı. Gözleri değen herkes onun mirasçı olduğunu ve gücün etrafında çevredildiğini görürdü.

Fakat sahte olmasını bilmem benim için yeterliydi.

Biz gerçek mirasçılar değiliz, asla şahın yanında olmadık. Biz öne sürülen piyonuz; bizi yedirecek ve veziri öldürmek için hamle kazanacaklardı.

Ağabeyim yanıma oturup ceketinin düğmelerini açtı. Karşımızda duran aynada birbirimizin gözlerine bakarken tablonun tamamını yok saymıştık.

“Ayşe’yi koruyamadığımı düşüyorsan haklısın. Onu koruyamadım. Yine aynı hatayı yapmak istemiyorum. Lütfen dediğimi yapar mısın? Bu daha zamanın gelmemiş bir konu.”

Ayağıya kalkıp elini bana uzattı. Sonsuz güvenle elimi ona verirken hiçbir zaman yarı yolda bırakmayacağını biliyordum. Gözlerimin içine baktı.

“Sana bir şey olursa kardeşim... Ben ölürüm.”

Çaresizler olarak başladığımız hayatta kimsesizler yurdunda bulduk kendimizi.

Biz kardeşiz... Biz insanlar arasında birbirimiz yaşatmaya çalışıyoruz. Onu anlayabiliyorum aslında kardeşi için yapıyordu aynı benim gibi.

Anlamadığım nokta ağabeyim neden diğer kardeşi için bir şey yapmıyor.

***

Meraksız ve heyecansız gözlerler etrafa bakıyordum... Açık renkteki masanın etrafında ofis sandalyeleri düzenle dururken onların renkleri vasıfsız gibiydi. Toplantı odası aksine alabildiğine mattı. Mesela dolaplar soluk bir renkte, beyazı canlandırmamış bildiğin öldürmüştü.

Işıklar insanın gözüne hain saldırılar düzenliyordu. Bardaklardaki parmak izleri bana mide bulandırıcı geliyordu.

“Kardeşim.” deyip uyarırcasına elimdeki bardağı alan ağabeyim yerine koydu. Dikkatimi etek kısmı yamuk duran elbisem çektiğinde onu düzeltmeye koyuldum. Aşağıya doğru çekiştirirken ağabeyim masanın altından elimi tuttu.

Sıkıca kavrayıp bacağının üzerine koydu. Bir şeylerle uğraşmamı istemiyordu fakat öylece durup beklemek beni geriyordu.

Yaklaşıp kulağıma “Sakin ol gerilme biraz sonra gelirler.” dediğinde daha da kontrollü olmaya çalıştım.

Geriye yaslanıp derin bir nefes aldığımda sakin olmamı söyleyen ağabeyimin sabırsızlıkla bacağını salladığını gördüm. Zehra nine ise yanında oturan avukat ile konuşuyordu.

Dakikalar sonra kapı açıldı, Avukat Kerim içeriye girip kapıyı tuttuğunda kızının yardımı ile sandalyesi üstünde Kemal Bey girdi.

Masaya yaklaştıklarında ayağıya kalkıp selamladık. Sadece avukatlar el sıkışırken diğerleri böyle bir hareket yerine başıyla selam verdiler. Bende başımla selam verip oturdum.

Samimiyet yoktu zaten birde yılların kırgınlığı el sıkışmayı engellemişti. Sadece ayağıya kalkıp başımızla selam verdik hatta biz ağabeyimle ellerimizi bile ayırmamıştık.

Zehra ninenin, kızı ve eski eşiyle bakışmaları geçmişin izlerimi kipriklerinden döküyor gibiydi. “Hoş geldiniz Kemal Bey.” dedi resmiyet içinde fakat yaşlı adam onun gibi yılları yaşamaktan utanırcasına uzak durmadı.

“Asıl siz hoş geldiniz.”

Senelerdir ilk daha İstanbul’a gelen Zehra nine için doğru bir sözdü. Aslında gelen oydu ama hoşnut değildi bu durumdan.

“Duruma bakılınca hoş kalacak tek kişinin siz olduğunuzu düşünmem yanlış mı?”

Kimse bu can çekişen konuya yavaş ve sakin girmeyecekti. Zehra Hanım tavrını ortaya koyup bir an önce bu iş sonlandırmak istiyordu. Kemal Bey ise rahat ve kendinden emindi hatta laf dokundurmayı tercih edecek kadar.

“Çoğu düşünceniz gibi, Zehra Hanım.”

“Desenize doğru.”

Üzerine alınmayıp ustaca lafı kendine itaat ettiren Zehra nine imaların yersiz olduğunu belli etti. Gözlerim ister istemez anne kıza kayıyordu. Nasıl böyle yabancı ve uzak kalabiliyorlar anlayamadım.

Yaşanmış tüm hayatın ne gibi bir etkisi anne kızın birbirlerini yok sayan bakışlarında bulunabilirdi.

Ağabeyim gerginlik boğazına kadar geldiğinde öksürmekten kendini alamadı. Elini sıkıp varlığımı ona hissettirmeye çalıştım nasıl ki burada olması beni rahatlatıyorsa onun için aynı etkiyi oluşturmak istedim. Bana bakıp gülümsedi.

“Demek Haşim’in evlatlığı sensin.”

Kemal Bey’in patavatsızlık içinde gözleriyle ağabeyimi süzdüğünü gördüm. Sözler savaşlardaki kılıçlara benzer insan nasıl kullanacağını bilmezse kendini de yaralar.

Hiçbir kelimenin bize düşmediği bu buluşmada bizi savunacak Zehra nine elini ağabeyimin omzuna koyup gururla düzellti.

“Evlatlık değil, evladı.”

Bölüm sonu

5 yorum