İçeriğe geç

Zevahir Kasrı

Bölüm 15 · 6 dk okuma

Zevahir Kasrı

Bölüm 15

9.2

Düzeltmesiyle tam olarak ne değişti bilmezken benimsemesi üveyliğin olmamasını göstermişti. Karşısındaki kızını benimsemeyen kadının bir üveye sahip çıkması ne kadar inandırıcıysa artık. Zehra nine konuşmayı ele aldı yeniden.

“Buraya oturup hiçbir şey olmamış gibi davranmak çok saçma olur. Uzun uzadıya da konuşacak değiliz. Biz sizden çıkıp haberin doğru olmadığını söylemenizi hatta daha fazlasını yapıp Peri’nin hiçbir zaman mirasçınız olmayacağını da belirmenizi istiyoruz.”

Kemal Bey keyfi kaçmış bir şekilde bana döndü aynı istekte olup olmadığımı merak ediyordur.

Parmağını masaya bir kaç kez vurup düşündükten sonra Zehra nineye döndü. “Böyle bir şey yapmayacağım. Ne çıkıp yalanlayacağım ne de torunumu reddeceğim."

Ağabeyim konuşmaya katılmamak için kendini tutamadı fakat ölçülü tavrı ile düşüncelerini ortaya koydu. “Bakın beyefendi. Bu haberi yaptırmanızda art niyet olduğunu biliyoruz. Tehditler aldığınızı da duyduk. Şimdi tüm oklar kardeşime çevrilirken susup oturmayacağımızı tahmin edebilirsiniz.”

Avukat Kerim tam bir şey söyleyecekken Kemal Bey elini kaldırıp onu susturdu. Gözlerini bir şahin gibi abime dikti. “Tehdit mi ediyorsun delikanlı?”

Ortamda savaş çanları yoktu. Bu gerçekten niyetini anlamak için sorulmuştu.

“Etmiyorum. Ama basına ve medyaya uzlaşı içinde olduğumuz şeyler söylemezseniz edeceğim.”

Ağabeyimin sözleri rüzgârı bizden estirirken Haşim Koral’ın tahtında mirasçısının olduğunu herkese gösteriyordu. Aniden çıkan işiyle toplantıya gelemeyen Haşim dedenin neden endişelenmediği belli oldu.

Ağabeyimin bıraktığı yerden Zehra nine devam etti.

“Aldığını tehditler hususunda yardımımız dokunabilir. Size yapılacak en makul teklif bu sanırım.”

Onları koruma sözü verildiğine göre bence Kemal Bey asıl amacına ulaşmış oldu. Ona doğrultulan tüm silahların önünde beni siper edip elindekileri bırakmalarını sağlamıştı. Peki bunca tantanadan sonra mirası bırakır mıydı?

Sonunda isteğine ulaştı ve artık kime istiyorsa ona kalır mülkü.

Kemal Bey derin bir nefes alıp beklediğim aksine yüzünde hayal kırıklığı oluştu, oradakileri boş verip bana odaklandı.

“Dedikleri gibi açık konuşalım. Ölmeden önce tüm varlığımın yüzde yetmişini sana bırakmak istiyorum. Benim buradaki muhatabım sensin, eve gelmeyeceğini düşündüğüm için hasta halimle buraya kadar geldim. Miras bırakmadım çünkü ölünce reddi miras yaparsın diye korkuyorum. Nedenini gelecekte çok iyi anlarsın.”

Sözleri neden böyle ince ince sızıyordu, gerçek değildi oysa ki. Belki vicdan azabını umut etmek istiyorumdur, her kim olursa içinde insanlık görmek istiyorumdur. Gerçekten düne göre daha solgun yüzü ve gözlerindeki samimiyet değilse hissettiğim son günlerinin buğusudur.

“O zaman kabul etmediğini bilmeniz gerekli.”

Zehra ninenin sesiyle uyanıyormuş gibi oldum. Neden böyle bir şey söyledi anlamaya çalışırken Kemal Bey karşılık verdi. “Bırak buna o kadar versin.” deyip bana döndü.

“Her zaman aklın yolu bir olmayabilir. İyi düşün Peri, sen Koral değilsin. Geleceğini düşün... Haşim her şeyi torunlarına bıraktığında ve babannen öldüğünde ne olacak? Kendini güvence altına alman lazım. Bak torunum gerçek şu ki aile sözcüğü herkesin sözlüğünde farklıdır. Benim torunumsun ve seni düşünüyorum.”

Söylediği sözlerin ağırlığı ve cüreti üzerimde tesir ettiğinde hiçbir şey diyemedim. Zaten bana kalmadan elleri ceplerinde yavaş adımlarla içeri giren Haşim dede konuştu. Onun son sözlerini duymuştu.

“O benim torunum, Turanlı. Sen zahmet etme ben düşünürüm.”

Hepimiz ona döndüğünde geldiği için minnettardım. Bu meseleyi uzatmayıp Kemal Bey ile aynı yerde bulunmamak için hemen halledildi. Masanın başında durup korku vermek ister gibi Turanlıların tarafına baktı.

“Hiçbir şeye gerek kalmadı. Artık torunumu tehdit eden kimse olmayacak. Onu nüfusuma alacağım ait olduğu yerde olsun. Kendini korusan iyi edersin Kemal Bey.”

Söyledikleri şok dalgası ile üstümüzden geçerken bize dönüp başıyla kapıyı işaret etti. Bunun için zaten hazırda bekleyen ağabeyim ayağıya kalktı.

Elimden çekip beni de kaldırırken Zehra ninenin bundan sonrası için ne planlayacağını merak ediyordum.

Çünkü karmaşık iplere düğümler atılıyordu. Ne planladıysak sadece onlar bozuluyordu.

O planlayacak ve ben yapacaktım.

Hâlbuki güç bende olabilirdi. Çok yakınımda altın tepside sunuluyordu.

Neden itaat için bu kadar hevesliyim? Benim savaşçı olmadığımı söyleyende kim? Bu zamana kadar ne olduğum önemli olabilir ama bundan sonra yapacaklarımı değiştirmezsem geleceğimin hiçbir önemi kalmaz.

Belki tüm bu yaşamım bunun içindi ben güç taşıyan bir uşak değil ona sahip olacak kraliçeydim.

Tek arzum elinden tuttuğum ağabeyim ve kardeşim değil mi? Neden onlar için yapabilecek birçok şey varken ben boyun eğmeyi tercih ediyorum?

Tahtın babası kızı olmaz sahibi olur. Neden sahip olmaya çalışmıyorum?

Kapıya yönelirken yerimde kalıp başta ağabeyim olmak üzere herkesi şaşırttım. Neden gelmediğime baktığında gözlerinde endişe vardı.

Heyecanlıydım, bir baş kaldırı gibi geliyordu. Korkuyordum, tüm tuzaklara atlıyormuşum gibi hissediyordum.

Ben ya Kemal Bey’in gücünü elde edip kardeşimi oradan çıkaracaktım ya da mirası alıp işimi bitirerek kardeşimi yine alıp gidecektim. En kısa ve zararsız yol hangisi ise onu seçmeliydim.

İşin sonu hürriyetse nefessiz koşmak insanı yormazdı.

Kemal Bey’e dönüp “Karşılığında?” diye sordum. Umutları yüzünde yeşerirken sahteliğini düşünecek değildim. Cesaretimi topladım ve dik durarak nefes aldım.

“Sürekli açık olmaktan dem vurulan bu konuşmada umarım karşılığında ne istediğinizi belirtirsiniz.”

Bu yaptığıma canı sıkılan Haşim dede belli etmemeye çalıştı. Olduğu yerde kıprandı ve yüzünü çevirdi. Zehra ninenin yüzündeki şaşkınlık bariz bir şekilde ortadaydı. Eve gittiğimizde bana öfkesini kusacaktı.

Ruhumun hapsolduğu şatoda müzik başlarken Sarabande duyuyor gibiydim ve ben kırık her camın üzerinde dans ederken kanlarım bana sinirle bakıyordu.

Ağabeyim takım elbiseli bir şövalye gibi elimden tutmuş çevremi dolaşırken endişeyi ve korkunun yüzünde idamı gerçekleşiyordu.

Her ağıt benim için etraftaki gelen saldırıları önlemeye çalışıyordu. Sarabande’nin gözünde tüm parçalar köle gibi kullanırken o parça hükmediyordu her anıma.

Yaşlı adam keyifle konuştu:

“Senden karşılığında tek bir şey istiyorum. Benimle yaşamanı...”

Dibi su dolu olan kuyunun, gökle irtibatı kesilmez. Ay dolanır yüzeyinde, yıldızlar kayar, bahtsız yere bakan; yüzünü hiç gökyüzüne kaldırmamış insan buluverdim sanır kayıp olanı.

İçine atılır coşkuyla dibi boylar sonrasında hiçbir ip sarmaz. Anlar bahtsız yere bakan; yüzünü hiç gökyüzüne kaldırmamış insan...

Hiçbir şey bulunmaz, kolay sunulmaz. Çünkü Yaradan uğraşsın diye gönderdiği hayatta yıpransında ister.

Kardeşlerim için yıpranırım da, uğraşırımda. Biz kuyularda değil zaten derin denizlerde boğulmuştuk. Bunu her daim hatırlıyorum.

GEÇMİŞ

Yüzleşmekten kaçıyordu, hâlâ daha... Kız kardeşinin yaşadığı her kötü şey için kendini suçluyordu. Koruyamamıştı, bunu yapmayı becerememişti.

Gök gürültüsü yeryüzünü kamçılarken damla damla gözyaşına yağmur aktığında derin bir nefes alıp durdu.

Nereye gittiğini bilmeden koşmuştu, alnına dökülen ıslak saçları yaşlarını bir yağmur gibi yüzüne akıtıyordu.

Can, yolun ortasında durup çaresizce dizlerinin üzerine bıraktı kendini. Nefesi göğsünden çıkmayıp hayattan korkarcasına direnirken kalbi çoktan söndürmüştü ışıklarını.

Hissettiği acı ve üzüntü hıçkırıklara boğarken tekrar kalktı yerinden. Gidecek yeri yoktu ama duramıyordu. Bölük sesiyle “Kardeşini koruyamadın.” diyerek suçluyordu kendini.

Kurbanın kardeşi olduğu mahkemede kendini yargılayıp ceza kesiyordu. Suçu koruyamamaktı. Ağabey dediğin kız kardeşini korurdu o koruyamamıştı.

Daha hızlı koşmaya başladı, kasları alev almış yanarken soğukta üşüyemiyordu.

Öyle sıkıyordu ki bedenini kemiklerini kırmak, dişlerini dökmek istiyordu. Tüm olanlar için suçlu oydu. Bir ömür koruyacağına söz vermişti.

Toprak yoldan kendini ormana attığında ıslak zemin ayağını kaydırdı. Yüzüstü çamura yuvarlandı, toprak yağmurla yıkanmış güzel kokuyordu. İçi canından çok acıyordu, kalkmakta güç bulamayıp sırt üstü döndü.

Yağmur bedenini dövüyordu o da gökyüzüne bağırarak ağlıyordu. Dakikalarca bağırdı, haykırdı, ağladı. Sonra yağmur şefkatini gösterip azaldığında toprağı ana belledi.

Anne kucağında bacaklarını karnına çekip daha doğmamış gibi silinmek istedi. Birinin yanına geldiği fark etti ama dönüp bakmak içinden gelmedi.

Peri nefesi bedenini döverek tüm yolu gelmişti. Bacakları çiçek sapı gibi rüzgârda titrerken ayakta zor duruyordu.

Ağabeyini yerde yatarken görse merhamet edecek olan kardeşi bu sefer acımadı. Ciğeri yanıyordu, kızarmış gözlerinden yaşlar inerken dünyayı yakmak istiyordu.

“Senin yüzünden!” diye bağırdı ormandaki tüm ağaçlara bildirerek.

Ağabeyinden tepki alamayınca daha da sinirlendi. Buraya kaçıp gelemezdi, böyle kabullenip oturamazdı. O ağabeydi bunları kardeşlerine yapamazdı.

Ağabeyine doğru giderken tökezleyip yere düştü. Bacağına batan taşın acısı kemiğinde ses olunca ağabeyi o zaman dayanamadı kafasını kaldırdı.

Doğrulmaya çalışırken ellerini çamura dayayarak kalktı. Son gücüde saçlarındaki yağmurlarla birlikte süzülmekte olduğunu anladığında gözleri boşluğa düşerken toprak ona da anne olmak istedi.

Uzun dalgalı saçları serilerek yeri boyladığında ağabeyi dayanamadı.

Dizlerinin üzerinde sürünerek yanına geldi. Üç kardeş olmuş birine veda etmişlerdi, biri de elinden kayan için kendini feda ediyordu. Kalan tek kişi Can’dı ve kucağına çektiği Peri’yi ne pahasına olursa olsun korumalıydı.

Bölüm sonu

3 yorum