ALTINCI BÖLÜM
Manşetleri kalın puntolarla süslemişlerdi, magazin ve ekomoniyi sayfasını birden ilgilendiren bu olaya gerekli tüm özeni göstermişlerdi. Peri’yi ihbar edermiş gibi de resmini bastıkları sayfada abartılı anlatımlar vardı.
Bugün ki ekmeğini bu haberden yiyecek haberci hayli keyifle yazmıştı. Ballandırarak yeni ortaya çıkan Turanlı küçük kızın, her şeyin sahibi olduğu yazıyordu.
Bu sabah basılan haber sonrası Kemal Bey ile gerçekleştirdiği konuşmayı hatırladı. Onun oyunu olduğu açıktı.
Keskin bir ipin üstünde oyunlar dönüyordu. Kaçanlar kesiliyor duranlar kanıyordu.
Yaşlı adamın nasıl bir planı vardı anlayamıyordu, fakat tüm kamaoyu bu haberleri gördüyse Peri’nin başı dertte olabilirdi. Zehra Hanım gerçek torununu hangi riski alarak gizledi ise artık Peri bunun üzerine almıştı.
Artık ebe ile sobenin kılıçlı kavgasına dönüşen bu oyunda şaşkındı.
Peri parmaklarını saçları arsından geçirip geriye tararken derin nefes almakta zorlanıyordu. Yine şeytan elini göğüs kafesine sokup canını sıkıştırıyordu.
Gazete Can’ın elleri arasında hışıma uğrayıp yırtıldı. Öfke içinde gözleri parlayan ağabey, Haşim Bey’e döndü.
“Bu haberi yapmaya kim cüret eder ya da bu haberin malzemesi nereden çıkıyor?”
Can, salonun ortasında bağırırken kimse onu sakinleştirecek değildi çünkü herkes en az onun kadar sinirli ve şaşkındı. Peri elini göğsüne koyup sıkışan kalbini tuttu.
Görünmez eli etinden söküp atmak ister gibi tırnaklarını sapladı. Hızlanan nefesi ile diğerlerine farkettirmeden salondan çıktı. Adımları çarpaz giderken diz kapakları birbirine çarpıyordu, kendini kontrol edemiyordu.
Duvara tutunup kendini ayakta tutmaya çalıştı. Kalbi tüm hızını ve sıcaklığını bir anda çekmişti. Ateşli hastalıktan sonra vücuda yerleşen hafif yumuşaklık sardı.
Duruşu iyide iyiye bozulurken kendini yumuşaklıktan hissizliğe bıraktı. O an bedenini tüy kadar belki tüyden daha hafif hissediyordu. Zemine doğru süzülürken rüyalarındaki düşüşü gerçekleştiriyordu.
Ama bu sefer ne bir göle n ede moloz yığının üstüne... Bu sefer gerçek hayata düşüyordu.
***
Göz kapakları birbirine yapışmış gibiydi. Sisi yavaşça kalkan kelimeler kulağına manalı geldiğinde gözlerini daha çok açmak istedi. Sonunda bir nebze toparladığı gücü ile göz kapaklarını araladı.
Doğrulmak isteyişi sadece düşüncede kaldı. Onun yerine ağzından minik bir inilti çıktı. Sanki etleri tonlarca ağırlıkta ve kemiklerini birbirleri ile bir bağlantısı yoktu.
“İyi misin?”
Abisinin endişeli sesini duyduktan sonra elini yanağında hissetti. Sesi kırık ve parçam parçaydı. Olaylar zihninde yenilendiğinde, uyandığı için kendine sinirlendi. Kurumuş dudaklarından ayırıp “Uyuyabilir miyim?” diye sordu.
Gün boyu bu uykunun peşinden koşmuştu. Ama kendi isteği ile değil bayılarak elde etmişti. Gözlerini etrafında gezdirip bulunduğu odaya baktı.
Toprak renginin sakinliği ambiyans olarak kullanılmış bu odada büyük beyaz bir yatağın içindeydi.
Ağabeyi yanı başında otururken alnına sıcak ve narin bir buse koydu. “Tabii...” derken başta bozguna uğrasa da daha sonra kendini toparlayıp gülümsedi. Kardeşini güçlü durmasını isterdi fakat bunun için zorlayamazdı.
“Hatta.” deyip kelimeyi uzatarak kardeşinin üzerine örtülen yorganı kaldırdı, altına girdi. Göğsüne iki kere vurarak güven veren sesi ile ona bakan kardeşinin merakını giderdi.
“Abi kalbi üzerinden yer ayırayım sana. Cam kenarı gibidir söylemişmiydim?Tüm dünyaya sadece bakmak kalır. Sadece seyirlik.”
Ağabeyine gülümseyerek yaklaşıp başını göğsüne yasladı. Söylendiği gibi, abi kalbi üstündeki yerine geçtiğinde derin bir nefes aldı. Gözlerini kapatıp cam kenarından tatlı bir müzik ile dışarı bakarken ulaşılan huzura bıraktı kendini.
Ağabeyinin göğsünde dünya sadece seyirlik olsun istiyordu.
Fevri davranmak her zaman kötüydü, hele bu bataklıkta çırpınırsa daha da batardı. Dinlenmenin vereceği sakinliği arzulayarak kendini uykuya verdi.
"Kocaman köklü ağacın kalın dallarında ikimize de yer vardı. Ayaklarımızı aşağı sarkıtırken benim yükseklik korkum yok olmuş gibiydi. Yeşil, parlak çimenlere ve içindeki çiçeklere baktım. Serin bir his kaplamıştı bedenimi, bana mutluluk veriyordu. Ayaklarımı sallarken erkek olmasıyla daha da iri, kocaman ayaklarına olan bakıp sonra kendi küçük ayaklarıma baktım. Onunla dalga geçer gibi parmağımla ayaklarını gösterdim.
"Kasabadaki ayının ayak izleride bu kadarmış."
Onunla alay etmeyi seviyorum, aslından onunla yaptığım her şeyi seviyorum. Gülmeye başladığımda o da gülüyor mu diye baktım fakat yine kapüşonunu kafasına geçirmiş yüzü gözükmeyecek kadar da çekmişti.
Yüzünü görememek bende burukluk bırakırken omuzlarını silkti. İşaret parmağıyla aşağıyı gösterip kadife sesi ile "Fakat her yerde senin ayak izin var." dedi. İşaret parmağının üzerindeki kral tacı sembolünden devam ederek aşağıyı izledim.
Yerde yüzlerce ayak izleri vardı, hepsi az önceki temiz çimeni batıran çamurdan oluşmuştu. İnanmak mümkün değildi benim yapmadığımı söylemek için ona döndüğümde aniden başını çevirdi.
Korku ile gerilerken altımdaki kocaman ağaç dalı incecik kesildi. Bir çıtırdama duydum. İçimi saran düşme korkusu ile ona tutunmak istedim. Gözlerinin içine bakıp yardım dileyecektim. Fakat bana çevirdiği başı dehşete kapılmama neden oldu.
Yüzü... Yüzü yoktu. Kapüşon içinde bir hayalet barındırır gibiydi. Korkum dinmiş arınmış gibi kalakaldım. O boşlukta yüzü olmasa da bana baktığını hissediyor gibiydim.
Elini bana doğru uzattı yumuşayan bakışlarım derin bir güvene bıraktı kendini. Yavaşça uzattığı elinin şefkatle beni saracağını düşünürken göğsüme koydu.
Teni soğuktu... Buz gibi eli hızla bedenimi soğuturken dehşet içinde eline baktım. Taç dövmesi işaret parmağından yavaşça silinirken beni geriye itti.
Aşağı düşüyordum, bedenime çarpan rüzgâr terimi soğutup beni üşütüyordu, ben paniksiz yere çakılmak üzereyken hâlâ daha soğuk elini göğsümde hissedebiliyordum.
Ve sadece bu his umrumdaydı. Soğuk eli tenimde büyük bir delik açmış ve kalbimi almıştı.
Ve ben onu düşünüyordum."
İrkilerek uyandığında uyuşan bedeninde karıncalar yürüyormuş gibi hissetti. Yavaşça kalkmaya başladığında göğüs kafesindeki sıkışma duraksattı. Derin bir nefes alıp tekrar denedi. Bu sefer başarmıştı, iki gün içerisinde neden böyle güç kaybettiğini anlayamadı.
Yüzüne dökülen saçları geriye attı, hâlâ daha aynı odadaydı. Rüyada gördüğü oğlanın elini koyduğu yerde gerçek bir ağırlık hissetti.
Her an etrafta onu görecekmiş gibi endişe içinde gerildi. Her gün gördüğü için rüyalara karşı hissiz olduğunu düşünürken onu yanında hissediyordu.
Rüyalar arada fazlasıyla hayatına sokuluyor gerçeğe dönüşüyordu.
Doğrulup oturdu ve abisinin gitmiş olduğunu fark etti. Pencereden kızıl ışıklar girmeye başlamış akşam üzeri olmuştu. Terle uyanıp üşümeye başladığında kollarını bağlayıp yataktan kalktı. Teni tenine değerken soğuğunu paylaşmıştı.
Etrafında kral tacı dövmeli oğlanı hissederken bunu korkutucu buldu, rüyadan kurtulmak ister gibi sahteliğini kendine kanıtlamaya çalıştı. Elini rüyada onun koyduğu göğsüne koydu.
Parmaklarına soğuk zincirli bir kolye değdiğinde ürkerek başını eğdi. Hiçbir zaman kolye takmazken boynunda olan bu takı onu daha da korkutacak sembolü taşıyordu.
Kolyenin figürü kral tacıydı.
Gördüğü kolye ve rüyasında onun parmağından silinen dövme aynıydı. Kemikli ve sert elini göğsüne koyduğunda kaybolan sembol uyanınca boynunda varolmuştu. Bu mantığa uymayan düşüceyi bir an bile tartmadı.
Ne inandığı ne de sevdiği fantastikler vardı. Fakat yeni uyanmış, bilinçten uzak rüya etkisindeki aklı bunu kabul etti. Kolye ona zehir saçacakmış gibi korkuyla boynundan çekip kopardı.
Yok etmek istedi avucunda sıkıp panik içinde etrafa baktı. Taç sembolü oydu.
Beş sivri ucu korkunun tırnakları gibi Peri’nin zihnini tırmalıyordu. Etrafta korku ile rüyasında göremediği yüzü aradı. Korku ile bedeni titrerken avucunu yakan kolyeyi odanının uzak köşesine fırlattı. Kendini tutamayıp onu kurtarabilecek tek kişiye bağırdı.
“Ağabey!”
Sesi odayı dolduruyordu her köşeden o çıkacakmış gibi geldi. Yalın ayak ahşap zemine basarak kapıyı açıp koşmaya başladı. Kovalanmıyordu ama kaçıyordu.
İlk kez geldiği bu evde hissettikleride yabancıydı.
Düşündüğü kişi sanki her yerdeydi. Hem arkasında hem yanında, duvarların içinde gözleri varmış gibi izlendiğini sanıyordu. Gördüğü merdivenlere gidip hızla yukarı çıkmaya başladı. Duvarlar üzerine üzerine gelirken kurtarılmak için tekrar bağırdı.
“AĞABEY!”

