Kardeşinin endişe ve korku dolu sesini duyan Can elindeki kahveyi fırlatır gibi sehpaya bırakıp salondan fırladı. Aşağıya inen Berke merdivenlerden Peri’yi gördüğünde ona seslendi. Neden böyle telaşlıydı
“Prenses?”
Tanıdık birinin sesini duymak Peri’nin vücuduna dalga dalga serinliği bulaştırmıştı. Saçlarını savurarak arkasına dönüp Berke’ye baktı, ona doğru adım atmıştı ki bu seferde ağabeyi sorgular seslendi. “Peri?”
Ona gitmekten vazgeçip ağabeyine döndü. Ağabeyinin yanında hiçbir şeyin olmayacağını bilmesi onu harcayan delice düşüncelerin durmaya zorladı. İki kardeş koşup hızla sarıldılar. Bedenlerinin çarpışmayla birbirini itmek istemesi onay görmedi. Kollarını sıkıca bedenlerine sarmışlardı bile.
Limanı; ağabeyi... Anne ve babasının ölmesine, kimsesiz kalmasına üzülmek için fırsat vermeyen koca yürekli kardeşine sarıldı. Ağabeyi onu kimseye vermediği gibi korkunun eline de vermezdi.
Can, kardeşini yatıştırmak için dudağını sertçe başına bastırarak kokusunu içine çekti. Onun neden bu halde olduğunu bilmese de sarılırken göğüskafesine sokup herkesten korumak istiyordu. Dakikalar sonra Peri durulduğunda kollarını çekip yanaklarını avucunun arasına alarak şefkatle sordu.
“Ne oldu kardeşim? Yine rüya mı gördün?”
Yanlarına gelmiş Berke’de elini prensesinin omuzuna koyup cevabı daha hızlı ister gibi baktı. Diyebilecek doğru düzgün bir şeyi olmayan Peri, yanlış anlaşılmaktan ve delirdiğinin düşünülmesinden korkuyordu.
Kekeleyerek konu değiştirir gibi “B-ben uyandım, sen yoktun!” diyerek abisini suçladı.
Daima kardeşinin yanında olması gerektiğini bilen Can mahcup yüzü ile gözlerinden dökülen bir özürle baktı.
“Küçük bir işim vardı, halledip hemen geldim ama.”
Ağabeyinin anlamasını dileyerek yanlarında Berke olduğu için üstü kapalı konuşmaya başladı.
“Uyandığımda bir kolye vardı boynumda. Şeydi... Taç! Yani kolyede? Taç sembolü vardı. Kral tacı! Abi hatırladın mı? Dövmeden bahsediyorum.”
Can, kimden bahsettiğini anladı fakat neden böyle aşırı bir tepki içinde olduğunu bilmiyordu. Kolyeden de haberi yoktu, kardeşinin hiç kolye takmadığını biliyordu. Aynı şu an boynunda olmadığı gibi. Ona garipseyerek bakarken Berke varlığını hatırlatır gibi konuştu.
“O kolyeyi sana ben taktım. Hediye olarak.”
İki kardeşte ona döndü. Kardeşine kötü şeyler hatırlatarak onun bu kadar sarsılmasına neden olduğu için kendini tutamayan Can kaşlarını çattı. “Neden?”
Onun hesap soran tavrından hoşlanmayan Berke “Çünkü Peri küçüklükten beri bana prens diyor. Bende bunu hatırlatacak kolye verdim. Ne var bunda? Neden abartıyorsunuz?”
Peri gerçek bir hafifleme ile abisine yaslanıp derin bir nefes aldı. Alnında boncuk boncuk terler vardı. Morali bozulan Berke, söylenerek onlardan uzaklaşırken en az Peri gibi alnında terler vardı. Onlara fark ettirmeden silip geldiği merdivenlerden yukarı çıktı gitti.
Onun gitmesi iki kardeşi daha rahatlattı. Peri yüzünü ağabeyinin göğsüne kapatıp sebep olduğu şeyden utandı. Can ise kardeşini telkin ve teskin edercesine kollarını ona sarıp kulağına fısıldadı.
“Cadım, birtanem... O öldü, anladın mı? Kormana gerek yok. Öldü.”
Peri onu asıl korkutan noktaları yine söylemeyemedi. Ne onun ölümü ile ilgili gerçekleri ne de ölmemiş gibi hissetmesi ile ilgili tüm hislerini içinde tuttu.
***
Peri, sadece hediye vermiş ve karşılığında kalbini kıracak tavırlar buşmuş Berke’nin gönlünü almak istedi. Odasına gidip kapısında durdu.
Derin bir nefes alıp küçük öksürük ile boğazını temizledi. Sonra kapıyı tıklatıp içerinden girebilmek için izin veren sesi bekledi.
“Bizim evde dedem ve annemden başka kimse kapı çalmaz! Onlarda ismini hece sayısında tıklatmaz. Gelebilirsin!”
Berke’nin doğru tahminine ve söylediklerine gülümseyerek kapıyı açtı. Onu elinde gitar yatağının üzerinde oturken buldu.
Çekinerek “Müsait misin? Eğer rahatsız etmezsem girebilir miyim?” diye sorduğunda onun bu resmiyeti Berke’nin gözlerini devirmesine neden oldu. Elindeki gitarı yanına bırakıp espri yaptı.
“Birde valilikten izin alıp gel prenses. Neden çekiniyorsun, girsene.”
Peri ilk kez geldiği evin içinde kendini yabancı hissediyordu. Her ne kadar herkesi tanısa da evi daha benimseyememişti.
Gidip onun yanına oturarak ayaklarını yere sarkıttı. Akşam üzeri onu küstürdüğünü ve kalbini kırdığını biliyordu. Bu yüzden gönül almak istiyordu. “N’aber?” diye sordu nabız yoklayarak.
Berke kaşını kaldırıp baktı, onu iyi tanıyordu. Bu hallerine sırıtarak “Kıvranma.” deyip tepki verdi.
Peri onun yanındayken yalın davranmak içten olmak gerektiğini unutuyordu.
“Seninle bir alakası yoktu.” diyerek özüre ön giriş yapıp konuşmada yol almaya çalıştı.
Berke her zaman ona karşı iyi ve sevgi doluydı. Kırmak ya da üzülmesine neden olmak istemiyordu. Berke iç burkan bir soru sordu.
“Seninle alakalı şeylerin neden benimle bir ilgisi yok?”
Düşündüren bu sorunun hissedilebilir derinlikleri vardı. Peri bunu anlamaya çalıştı, yanlışlardan kaçıp “Anlamadım.” diyerek en doğrusunu ondan talep etti.
Aslında Berke aralarındaki bağın neden belirli bir sınıra takılıp kaldığını merak ediyordu. Bu sınırı çizen Can’mış gibi, aralarındakinin o olduğunu düşündürüp duruyordu.
Neden ona her ulaşmak istediğinde takılıp kalıyor ve ulaşamıyordu. Berke sınırı geçmek onun abisi olmak istiyordu.
Berke onu daha çok sıkıştırıp üzmek istemedi, boş ver der gibi başını salladı. Peri bu soruyu cevaplayamazdı, zamanı geldiğinde gidecekti ve daha fazla bağlanmak ayrılacağı zamanı zorlaştıracaktı.
“Benim için değerlisin Prens, bunu bil.”
Bunu duymak gülümsetse de Berke’ye yetmemişti. Mahcubiyeti yüzüne soğuk güzün soluk rengi ile yapışmış Prensesine döndü. Onun yüzüne düşün saçını kulağının arkasına sıkıştırıp şefkatle “Biliyorum fakat bundan bahsetmiyorum Prenses.” dedi.
Peri odadaki duygu buharını, gülüşü ile dağıtıp haylaz bir bakışla baktı. “Neden bahsediyormuşsum, Prensim?”
Kapatılan her şeyin yok olmadığı bilinir, elbet örtüyü çeken bir meraklı vardır.
“Şunu unutma ki Prenses... Sana her zaman abilik yapacağım. Senin için.”
Söylediğine minnettar olabilecekken gözleri tohumu saklayan topraktı. İçine gömülmek bir tek gönülle olurdu. Onu prangalarla tutan oyunlar varken Peri hiçbir şeye gönüllü olamazdı.
“O zaman ilk işin kolye sevmeyen Prensesine bileklik almak olsun.”
Berke gülümseyip başını salladı. Konunun üstünü örtmüş olduğu için şimdilik iyiydi, bilmiş bir tavır takındı.
“Prensesimin kolye takmadığını biliyorum. Amacımda bu zaten sevmediğine, benim sevgimi katıp yok etsin.”
Peri bu havalı konuşmaya diyecek bir şey bulamasa da yüzünü ekşiterek burun kıvırdı. Gülerek birbirlerine yaklaşıp burunlarını değdirirlerken kapı hızla açıldı. Peri bu duruma alışık olmadığı için ürperirken Berke normalliği belirtti.
“Sana bizim evde kimse kapı çalmaz derken bundan bahsediyorum.”
Nefes nefese kalmış Burak gözlerini kısırarak onlara bakarken şüpheci bakışlarını Peri’de kilitlendi. Derin bir nefes alıp Burak’a dönen ikili kaderlerine boyun eğmişlerdi.
Onlara yaklaşan Burak “Senin burada ne işin var?” diyerek odadaki kızı baskı altına almaya başladı. Peri, Prensine doğru yaslanıp özetledi.
“Sohbet muhabbet.”
“Sohbet muhabbet istiyorsan yan odaya gelecektin Peri Kız.”
Burak sinirle yatağa atlayıp üzerine çıktı. Sorguya Peri’nin başında dikilerek devam etti.
“Ben o odayı boşuna mı boşalttım!?”
Sırf Peri gelecek diye kuzenin odasını boşaltıp buraya taşımıştı. Fakat Peri kalması için verilen odanın yanındakine değil üst katındakine gitmeyi tercih etmişti.
Burak üstüne çöken mutsuzluk omuzlarına binmiş gibi yatağa çömeldi. Bacaklarınıda açmış yol kenarlarında kızlara laf atmaktan başka işi olmayanlara serseriler gibi durmuştu.
Peri bu kaba oturuşu sabote etmek için onu dizlerinden geriye doğru itekledi.
Sırt üstü düşen Burak hemen toparlandı kendini mahcup hissetmesi gerekiyorsa bunun tek bir nedeni olabilir diye bacak arasını kapattı.
“Ne var yırtık mı yoksa?”
Sorunun cevabı gözlerin devrilmesi olunca tekrar konusuna ve Peri’ye döndü ama bu sefer daha sert bir üslupla. “Ne işin var bu odada?”
Onun hesap sormasına sinirlenen kuzeni ‘Sana ne! Hem sen gitsene odalarına. Benim odamı da aldın yetmedi mi?” diye çemkirerek baskın çıkmaya çalıştı.
Kendine bağrılınca beş yaşındaki çocuğa dönebilen Burak biten azar sonrası canavara dönüyordu. Yüzü düşüp dizlerinin üzerine çökerek fırçayı yedi, daha sonra dikelerek kaşlarının çattı.
“At beslemeye almadık ya odanı!”
Sinirini bir eldiven gibi çıkarıp üzerinden attıktan sonra şefkatli elleriyle Peri’nin saçını okşadı. Bu sevgi her ne kadar kızı tedirgin etsede tepki vermemiş ne söyleyeceğini merakla beklemeye başlamıştı.
“O odayı Periciğime verdim.”
Misafirperverliği sorgulanırken Berke fazla sevginin şiddet çıkaracağını düşünerek Peri’yi kendine çekti. Mevzuya yetişen Can odaya girip tezahürat yaptı.
“O! Burak Koral’dan beklenmeyecek şıklıkta bir hareket.”
İltifat almanın verdiği mutlukla göğsü kabaran Burak havaya girdi. Odası elden giden Berke iken övgüyü alanın Burak olması olayı tuhaflaştırdı. Berke düşünceli bir şekilde sordu.
“Prensesime feda olsun da... Sen onun geleceğini duyar duymaz neden benim odamı boşalttın kardeşim? Beni bu konuda aydınlatır mısın?”
“Çünkü İzmir’e gittiğimizde Periciğim odasını hep benimle paylaşıyor.”
Berke düzeltme yapar gibi “Odasına çörekleniyorsun.” dese de duymamış gibi yapıp devam etti.
“Benim odam safi çöp ve kokunun elli tonu oluşmuş. Ona temiz ve çorap kokmayan bir oda lazımdı. Aynı zamanda benimkine yakın bir oda olacaktı. Bu nedenle piyango sana vurdu. Sen de artık burada kalacaksın.”
Peri durumun faili olduğunu düşünerek mahcubiyet içinde kızdı. “Prensi yerinden etmene ne gerek vardı? Ben zaten birkaç gün kalacağım.”
Burak dilini şatlatıp kaşlarını kaldırdı. “Bu sene buradasın. Senin haberin yok mu lise sonu bizim okulda okuyacaksın.”
Peri ve Can onun bunu bilmesine şaşırıp birbirlerine baktılar. Peri acaba ağabeyim mi söyledi diye düşünürken aynı şeyi ağabeyi de onun için düşünüyordu.
Bunu nereden bildiğini merak eden Can doğruluğunu ele vererek sordu. “Bunu nerden öğrendin?”
Berke bunun gerçek olduğunu ve şimdi öğreniyor olmasına hayret etti. “Böyle bir şey mi var? Peki ben neden bilmiyorum?”



