İçeriğe geç

ZERRİN

Bölüm 44 · 9 dk okuma

ZERRİN

Bölüm 44

Vebal

Sabahları avluda dolaşan ayaz, yaklaşan soğuğun habercisi gibiydi. Geceden kalan yağmur damlaları, yüksek burçların arasından süzülen solgun güneşin altında taşların üzerinde parlıyor; avlunun bir köşesinde odun taşıyan hizmetkârların ayak sesleri sessizliği bölüyordu. Zerrin ise önündeki masada artık tek başına değildi.

Bala Hatun, birkaç gündür kendisine verilen vazifeye alışmış, sabahın ilk saatlerinden itibaren iaşe defterlerini düzenlemeye başlamıştı. Zerrin'in dikkatinden kaçmayan şey, genç kadının kendisine söyleneni yapmakla yetinmemesi olmuştu. Defterleri yalnızca düzenlemiyor, eksik kalan işleri fark ediyor, hangi depoya ne kadar erzak gönderileceğini hesaplıyor ve kış bastırmadan tamamlanması gereken işleri birer birer sıralıyordu. Zerrin, birkaç gün önce önüne yığılan defterleri düşündü. O zaman bütün bu işlerin altında tek başına ezileceğini sanmıştı. Şimdi ise masanın bir ucunda Bala Hatun'un sakin ve düzenli çalışması, diğer ucunda kendi notları vardı. Kalenin yükü hâlâ ağırdı fakat artık eskisi kadar yabancı gelmiyordu. O sırada Bala Hatun önündeki deftere bakarken birkaç gün öncesine kadar ister istemez aklını kurcalayan kötü düşüncelerin aksine Melikesinin kendisine yalnızca bir vazife vermediğini, aynı zamanda ona güvendiğini artık daha iyi anlıyordu. Ural Sarayı'ndan ayrıldığından beri taşıdığı o yabancılık hissi, bu kalenin soğuk taşları arasında ilk kez hafiflemeye başlamıştı. Zerrin'in ona seslenmesiyle dikkati dağıldı ve kafasını kaldırdı. "Hadi Bala Hatun biraz ara verelim o sırada sıcak bir şeyler içeriz".

Bala masanın üzerindeki defterleri kapatıp bir kenara çekti. Birkaç gündür aralıksız sürdürdükleri hesap işlerinden sonra kısa bir mola vermek ikisine de iyi gelecekti. Zerrin sedirin üzerine doğru ilerlerken kapının yanında duran Afife'ye döndü. "Afife Hatun, Sıdıka'ya haber ver de sıcak bir şeyler hazırlasın."

"Baş üstüne Melike'm." Afife Hatun odadan çıktıktan kısa süre sonra Sıdıka elinde bakır bir tepsiyle içeri girdi. Tepsinin üzerinde iki fincan, küçük bir bakır ibrik ve yanında kuru meyvelerle birkaç parça çörek bulunuyordu. Tarçın ve balın sıcak kokusu daha tepsi sedirin önündeki alçak masaya konulmadan odaya yayılmıştı. Sıdıka, tepsiyi bıraktıktan sonra sessizce geri çekildi. Afife Hatun ile birlikte izin isteyip çıktılar. Zerrin sedire yerleştiğinde Bala Hatun da hürmeten onun karşısındaki yere oturdu. Bala, bakır ibriği eline alarak önce Zerrin'in fincanını doldurdu. Ardından kendi fincanına uzandı.

Zerrin, fincanından yükselen buhara kısa bir süre baktı. Tarçının kokusu, dışarıdaki ayazı bir anlığına unutturacak kadar iç ısıtıcıydı. "İtiraf etmeliyim ki şu defterler ilk geldiğinde hepsini bir başıma bitirmem gerekecek diye epey korkmuştum." Bala gülümsemekten alamadı kendini. Melike'si oldukça dürüst bir kişiliğe sahipti ve bu gerçekten hoşuna gidiyordu yanında eğilip bükülmek zorunda kalmıyordu. "Melike'm kendinizi hafife almayın. Ben olmasam dahi altından kalkardınız belki daha uzun sürerdi ama üstesinden gelirdiniz". Zerrin, aynı şekilde gülümseyerek karşılık verdi ama defter meselelerinden konuşmak istemiyordu "Bala Hatun senin için pek özel değilse eğer merak ediyorum sevdiğin bir adam var mı? Ya da beklediğin?" Bala beklemediği bir yerden gelen soru karşısında bir süre sessiz kaldı. Hatırlamak istemediği anıları vardı ama konuşmaktan çekinmiyordu. "Melike'm beklediğim veya sevdiğim bir adam yok. Tahmin edersiniz ki erkekler hayatını gemide geçiren bir kadını pek de tasvip etmezler". Zerrin kızın bu haline kıkırdamadan edemedi "laf! Onlar senin güzelliğine eminim bayılıyorlar ama konuşmaya çekiniyorlardır". Bala Hatun kızaran yanaklarını saklamaya çalışır gibi başını eğdi "yapmayın Melike'm ne güzelliği Allah aşkına". Zerrin muzipçe güldü Bala Hatun'a ne kadar güzel olduğunu kanıtlamak istiyordu aklında bir plan vardı ama vakti gelmemişti henüz". İki kadın sessizce fincanlarından yudumlar aldılar verdikleri aranın ardından sıra depoları bizzat gezmeye gelmişti.

Zerrin ile Bala Hatun, dış depoları bizzat görmek üzere hazırlanmaya koyuldular. Zerrin üzerine kalın, kürk astarlı entarisini geçirip başını ve boynunu soğuktan koruyacak örtüsünü sıkıca sardı. Bala Hatun da yünlü hırkasının üzerine kalın bir ferace almış, at üzerinde rahat hareket edebilmek için kıyafetini sade tutmuştu. Afife Hatun birkaç hizmetkârla birlikte hazırlıklarını tamamlarken, dışarıda iki seyis atları eyerledi. Zerrin ile Bala Hatun avluya çıktıklarında soğuk hava yüzlerine çarptı; atların burunlarından yükselen buhar, sessiz avluda ince beyaz bulutlar hâlinde dağılıyordu. Zerrin atına binerken Bala Hatun da hemen yanındaki ata yerleşti. Yanlarına birkaç muhafız alarak ağır demir kapılardan çıktılar ve kalenin dışında, yamaç boyunca uzanan depolara doğru ilerlemeye başladılar. Depoların kalın meşe kapakları kapatılıp asma kilitler vurulduğunda Zerrin'in de Bala Hatun'un da içleri rahatlamıştı. Tahıl çuvalları sıkıca istiflenmiş, kurutulmuş etler ve kışlık azıklar en ince detayına kadar hesaplanmıştı. Kış bu kalenin kapısını ne kadar sert çalarsa çalsın, içerideki ordu ve hizmetkârlar açlık çekmeyecekti.

İki kadın, içlerindeki bu huzur ve güven duygusuyla atlarını yavaşça kalenin eteklerine yayılan sivil yerleşkeye ve çarşı bölgesine doğru sürdüler. Atların nalları kaldırımda tıkırdarken, Zerrin zihninde hâlâ az önce kontrol ettikleri o dolup taşan depoları tartıyordu; halkın da bu kışı rahat geçirebilmesi için her şey yerli yerindeydi sanıyordu. Fakat atlar pazar yerinin ardındaki dar sokaklara sapıp yüksek surların gölgesinden çıktıklarında, havadaki o güvenli rüzgâr yerini şehrin ham ve acı gerçekliğine bıraktı. Yağmurun çamura çevirdiği yollarda yürümeye çalışan insanlar, başlarına geçirdikleri kalın başlıkların altında kamburlaşmışlardı. Zerrin'in gözü, yol kenarındaki taş duvara sırtını vermiş, rüzgârdan korunmaya çalışan birkaç çocuğa takıldı. Az evvel depolarda gördüğü o refah dolu çuvallar, o düzenli istifler zihninde bir anda silinip gitti. Çocukların durumu uzaktan bakılacak gibi değildi. Üstlerindeki elbiseler ince, yırtık pırtık ve kışın bu ayazına karşı tamamen savunmasızdı. Parmakları soğuktan kıpkırmızı kesilmiş, bazıları birbirine sarılarak ısınmaya çalışıyordu. Burası mahalledeki gayrimüslim tebaanın evlerinin yoğun olduğu bölgeye yakın bir sokaktı; zanaatkârların, loncalarda dikiş diken veya demir döven yoksul ailelerin çocuklarıydı bunlar. Savaşın, kıtlığın ve kapıdaki kışın yükü en çok da onlara çarpıyordu. Yakınlarda ne açık bir imaret ne de onları ısıtacak bir ocak vardı; çünkü yetim kalan ya da ailesi geçinemeyen bu çocuklar, çoğu zaman bu büyük çarkın arasında unutulup gidiyorlardı. Zerrin atını yavaşlattı. Kalbinde o güne dek hissetmediği, ağır ve sızılı bir ağırlık belirdi. Kalenin içindeki o kusursuz defterler, tıka basa dolu depolar bir anda gözünde küçüldü. İnsan, kendi kapısının hemen ardında bu halde üşürken, o depoların doluluğunun ne anlamı vardı ki? Bala Hatun da Zerrin'in durduğunu görünce dizginleri çekti. Genç kız, melikesinin bakışlarının odaklandığı noktaya baktığında gördüğü manzara karşısında yutkundu. Yüzündeki o hafif gülümseme yerini derin bir gölgeye bıraktı. Uç bölgesinde olmanın, sınırda yaşamanın bedeli yalnız askeri tehlikeler değildi; asıl acı olan, bu savunmasız hayatların kışın ayazında sessizce ezilmesiydi.

Zerrin, başını hafifçe öne eğip yutkundu. Gözlerindeki o kararlı parıltı, şimdi daha keskin bir sorumluluk duygusuyla bilenmişti. Sadece kaleyi korumak yetmezdi; bu taş duvarların ardındaki herkes, bu toprağın çocuklarıydı ve o, melik sıfatıyla bu vebalin altındaydı. "varın, öğrenin bakalım bu çocuklar kimin nesidir, evleri barkları nerededir," dedi sesi temkinli ama mesafeli bir merhametle tonlanarak. Muhafız başını eğip hızla çocukların yanına gitti; mahalle sakinlerinden ve çocukların sığındığı duvarın hemen arkasındaki derme çatma evden anlaşıldı ki, bu yavrular birkaç ay önce kocasını kaybeden gayrimüslim bir zanaatkâr kadına aitti. Kadının evi ise kışın bu ayazına karşı tamamen savunmasız, ne ocağında yanacak odunu ne de ambarında bir avuç unu olan harabe bir yerden farksızdı. Bu acı tablo karşısında başını hafifçe Bala Hatun'a çevirerek, gelir gider defterlerindeki yetkisine güvenen keskin ve kararlı ses tonuyla talimatını verdi "Bala Hatun, hemen kaleye haber sal; bu aileye kışlık malzeme ve çocuklara kalın giysiler ulaştırılsın. Bu yardım devlet hazinesinden değil, doğrudan benim kendi servetimden karşılansın evin eksikleri giderilene kadar da takibi senin ellerinde olsun."

Atlarını o yoksul sokağın dar ve çamurlu patikasından geri çevirdiklerinde, iki kadının üzerindeki o hafif ve neşeli hava yerini derin bir düşünceli sessizliğe bırakmıştı. Kalenin surlarına doğru tırmanırken ne rüzgârın sesi ne de atların nalları kaldırımlardaki tıkırtısı bozabildi bu sükuneti. Zerrin'in zihninde hâlâ o minik ellerin morartısı ve çaresiz bakışları dönüp duruyordu. Bala Hatun ise az önce aldığı emrin ağırlığı ve Melikesinin gösterdiği bu şefkatli ama bir o kadar da kararlı duruş karşısında içten bir hayranlık duyuyordu. Zerrin'in devlet malından ziyade kendi şahsi servetini bu aile için seferber etmesi, onun sadece tahtta oturan bir yönetici değil, vicdanını kaybetmemiş bir insan olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı genç kızın gözünde.

Kalenin ağır demir kapılarından içeri girdiklerinde, akşamın alacakaranlığı yüksek burçların üzerine çoktan düşmüştü. Zerrin atından inerken yanındaki muhafaza dönerek talimatını yineledi "Evin eksiklerinin giderilmesi ve odun sevkiyatı yarın sabah şafakla birlikte tamamlanmış olsun maddiyattan kısma sakın ne gerekiyorsa harcansın. Bala Hatun'a da bu hususta yardımcı olun." Bala Hatun başıyla onay verip defterlerini düzenlemek yerine doğruca verilen emire yönelirken, Zerrin de bu kışın yalnızca kaleyi değil, surların dışında kalan her bir canı korumak zorunda olduğunun bilinciyle odasına adım attı. Hem yorgunluk hem de gördükleri iyice omuzlarını düşürmüştü. Üzerindeki ağır kaftanını çıkarıp sedirin üzerine oturdu bakışları yağmuru izlerken zihninde o çocuklar dolanıp duruyordu ve biliyordu ki o çocuklar gibi daha nicesi vardı. Ne yapacağını düşünürken Şehzade'nin odaya girdiğini duymamıştı bile. Turgut gelip omzuna dokunduğunda olduğu yerde sıçradı "korkma Hatun ne düşünürsün ki kocanın geldiğini bile fark etmezsin?" Zerrin gülümsedi ama parlaklığı yoktu Şehzade karşısına oturduğunda uzanıp ellerini tuttu kadının. "Şehzade'm öyle içim sıkılıyor ki kederden kalbim sıkışıyor sanki". Şehzade'nin ellerinin sıcaklığı, Zerrin'in kederden donmaya yüz tutmuş parmaklarına yavaşça yayıldı. Turgut, eşinin gözlerindeki o derin hüznü ve yorgunluğu fark ettiğinde çatık kaşlarıyla yüzünü inceledi; sesindeki o otoriter tonda bile sevgisini belli eden bir yumuşaklık vardı. "Sen ki bu kalenin yükünü omuzlayıp şu kapıdan içeri girince yüzümü güldürürsün, hangi dert bu kadar gölge düşürdü o güzel yüzüne?" diye sordu. Zerrin duyduklarına tebessüm etse de saniyesinde silindi yüzünden. "Şehzade'm," dedi, sesi her zamankinden daha tok ama içinde gizli bir demir ağırlığı taşıyarak. "Depolarımız kışa hazırlıklıdır, defterlerimiz tamdır; lakin surların hemen dışında, bizim rahat kalemizin bir adım ötesinde insanlar açtır, yetimler donmaktadır. Bugün depoları teftişe gittiğimde gözlerimle gördüm ve bir gayrimüslim kadının harabe evinde kışa nasıl direneceğini düşündüm. Çocuklar bir duvarın önüne çökmüş soğuktan birbirlerine sokulmuşlardı. Biz kalenin kapılarını sürgülerken, dışarıda kalanların vebali bu taş duvarların arasına sızıyor. Bir melike yalnızca tahtı değil, o sokaktaki çocukların da vebalini omuzlamak zorundadır; oysa yükün ağırlığı bugüne dek hiç bu kadar keskin değmemişti bana. Haddimi aştım belki ama affedin beni Bala Hatun'a emir verdim yarın şafağa kadar o ailenin her şeyi onarılacak."

Turgut, karısının sözlerindeki o tok duruşun ardında gizlenen kırılganlığı ve gözlerindeki o savunmasız ışıltıyı fark ettiğinde, içindeki bütün otoriter havanın nasıl dağıldığını hissetti. Zerrin ne kadar güçlü, ne kadar dimdik durmaya çalışırsa çalışsın, gözlerindeki o incinmiş derinliği saklayamıyordu. Uzanıp ellerini onun ellerinin üzerine daha sıkı bir şekilde sararak yasladı. "Haddini aşmak mı?" dedi Turgut, sesi bu kez her zamankinden daha net, daha sarsılmaz bir tasdikle doluydu. "Sen o fukaraya el uzatmakla hata etmedin Zerrin; aksine yaptığın şey gayet yerindedir, tam da bir melikenin yapması gerektiği gibi. Surların dışındaki o yetimler üşürken o vebal bizi yakardı". Zerrin'in gözlerindeki o gergin bulutlar, kocasının bu net ve kayıtsız şartsız desteğiyle biraz olsun dağılır gibi oldu. Turgut parmaklarıyla onun soğuk parmaklarını ısıtmaya çalışırken, odadaki o sessiz hüzün yerini derin bir güvene bıraktı. "Bala Hatun'a verdiğin emir başımın tacıdır, bugün gördüklerinden sonra bir çözüm düşün Hatun seni ben destekleyeceğim bizzat".

Turgut kollarını açarak karısını göğsüne doğru çektiğinde, Zerrin başını onun geniş omzuna yasladı. Dışarıda gece rüzgârı surları dövmeye devam ederken, sıcak oda ve kocasının varlığı bedenindeki o titremeyi yavaşça dindirdi. Gözleri pencereye, karanlığa düşen yağmur damlalarına dikilmişti; zihni ise bugün gördüğü o çocuklardan bir türlü uzaklaşamıyordu. Bir yandan Bala Hatun'un sabah şafakla birlikte o eve ulaştıracağı yardımı düşünüyor, diğer yandan surların dışında onun yardımını bekleyen daha nice insan olduğunu hissediyordu. Başını Turgut'un güven veren göğsüne biraz daha gömdü, gözlerini kapatırken içten içe bütün bu sorumlulukların altından kalkabilmeyi diledi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.