İçeriğe geç

ZERRİN

Bölüm 43 · 9 dk okuma

ZERRİN

Bölüm 43

Sınırın İki Yüzü

Sabahın ilk ışıkları, kalenin yüksek ve sarp burçlarını döven soğuk bir yağmurun ardından süzülüyordu. Bozkırın ayazı bu yüksek rakımlı uç kalede daha keskin hissedilse de, dairesinin eşiğinde duran Zerrin içindeki heyecanı ve kararlılığı bastırmaya çalışıyordu. Dün gece Turgut’la aralarında geçen o huzur dolu uykulu saatler, sabahın erken saatlerinde şehzadenin sessizce odadan ayrılmasıyla yerini yine devlet işlerinin soğuk gerçekliğine bırakmıştı.

Zerrin, sedirin üzerindeki kürklü entarisini düzelterek ağır adımlarla çalışma masasına yönlendi. Gözü, dünden beri yerli yerinde duran sarraflık aletlerine, hassas terazilerine takıldı. Kendi elleriyle kuracağı bu küçük atölye köşesi, ona yabancı duvarlar arasında bile kendi köklerini hatırlatıyordu. Ancak bugün zihnini meşgul eden başka bir mesele vardı: Kalenin iaşesi, hizmetkârların tertibi ve en önemlisi Feride Hatun’un getirdiği o kalın defterler.

Kapı üç kez vurulduğunda, Zerrin başını kaldırıp "girin" komutunu verdi. İçeri giren Feride Hatun, her zamanki mesafeli ve ölçülü tavrıyla başını eğdi.

"Günaydın Melike'm. Şehzade Hazretleri erkenden divan heyetiyle ve sınır muhafızlarının reisleriyle görüşmeye başladı. Sizi rahatsız etmemek için bizi tembihlendi lakin sarayın günlük iaşesi ve kış hazırlıkları için onayınızı bekleyen defterler var."

Zerrin, masanın başından ayrılarak hafifçe dikleşti. "Getir Feride Hatun," dedi sesi netti.

Feride Hatun, kadının sesindeki bu kendinden emin tınıyı duyduğunda, gözlerindeki o okunması güç ifade ilk kez hafif bir şaşkınlıkla gölgelendi. Defterleri masaya bırakırken, "Emriniz baş üstüne Melike'm." Aynı dakikalarda, kalenin ana divan salonunda nefesler tutulmuştu. Şehzade Turgut, geniş meşe masanın üzerine yayılmış olan sınır haritalarının başında dikiliyordu. Karşısında kıdemli akıncı beyleri, kale dizdarı ve sınır boylarından gelen iki serhat muhafızı duruyordu. Odanın havası mangalda yanan meşe kömürlerinin kokusu ve dışarıdan sızan nemli rüzgârla ağırlaşmıştı. Turgut’un eli, harita üzerinde batıdaki dağ geçitlerini işaret eden kılıcının kabzasındaydı. Gözleri son derece sert ve keskin bakıyordu. "Korucularımızdan gelen mektuplar ne diyor Talas?" diye sordu Turgut, başını kaldırmadan. Talas, ellerini önünde bağlamış bir halde öne bir adım attı. "Şehzadem, batı hududundaki köylerden gelen haberler iyi değil. Komşu beyliğin adamları, kış girmeden bölgedeki kervan yollarını kesmeye, sınır boylarındaki otlakları ele geçirmeye çalışıyor. Doğrudan büyük bir kuşatmaya cesaret edemiyorlar lakin çete savaşıyla kaleyi ve halkı huzursuz ediyorlar." Divan salonunun köşesinde sessizce duran yaşlı dizdar araya girdi "Şehzadem, kalenin erzak depoları tamdır lakin dışarıdaki köylere ve göçer aşiretlere zamanında el uzatmazsak, kış ortasında hem iaşe sıkıntısı baş gösterir hem de halkın devlete olan inancı zedelenir."

Turgut, derin bir nefes alarak masadan uzaklaştı ve ellerini arkasında birleştirdi. Sınır meselesi sadece kılıç sallamakla çözülmüyordu; bir uç kaleyi tutmak, hem demiri hem de siyaseti aynı anda idare etmek demekti. "Kimse kış geldiğinde aç kalmayacak ya da bir avuç çapulcunun eline oyuncak olmayacak," dedi Turgut, odayı inleten tok sesiyle. "Yarın sabahın ilk ışığıyla birlikte Sungur, iki bölük akıncı süvarisiyle batı geçitlerine hareket edecek. Hudut boylarında devriyeler sıklaştırılacak. Sınırı geçen tek bir yabancı atlı dahi olursa, cezası kesilmeden geri dönülmeyecek." Talas ve diğer komutanlar eş zamanlı olarak başlarını eğip emri kabul ettiler. "Emriniz baş üstüne Şehzadem!"

Öğleden sonra işler biraz olsun yavaşladığında Zerrin, kalenin güneşe bakan taş avlusundaki kemerli geçitte yürüyordu. Yanında Afife ile birlikte depoların durumunu teftişten dönerken, karşı koridordan gelen iki süvarinin arkasındaki Turgut'u fark etti. Şehzade, henüz divan toplantısından çıkmış olmalıydı; sırtında hafif zırhı, yüzünde ise günün yorgunluğunu ele veren sert bir hat vardı. Turgut, karısını avlunun diğer ucunda görünce adımlarını yavaşlattı. Yanındaki komutanlara kısa bir talimat verip onları gönderdikten sonra doğrudan Zerrin'e doğru yöneldi.

Zerrin, kocasının kendisine yaklaştığını hissedince durdu. Çevredeki birkaç hizmetkâr ve muhafızın bakışlarına rağmen aralarındaki o görünmez çekim hemen kendini belli etmişti. Turgut, Zerrin'in tam önünde durduğunda, aralarındaki mesafe nefeslerini birbirine karıştıracak kadar azaldı. "Melike'm," dedi Turgut, sesini yalnızca ikisinin duyabileceği alçak bir tona indirerek. Gözlerindeki o yorgunluk bulutu, yerini kurnaz ve imalı bir parıltıya bırakmıştı. "Bütün sabah serhat beyleriyle hudut kavgalarını konuştum lakin görünen o ki, Melike'm benim aklımı karıştırmaya çalışıyor." Zerrin, adamın bu ani ve cüretkâr sözleri karşısında istemsizce kaşlarını kaldırdı. Çevredeki meraklı gözleri hayal meyal süzdükten sonra, sesindeki o mesafeli melike edasını korumaya çalışarak hafifçe gülümsedi "Şehzade'm? Bilakis, devletin nizamını korumaya çalışan bir melike görüyorum yalnızca. Lakin madem aklınız karışıyor o halde tedbiri elden bırakmamak gerek yani ben size pek görünmesem iyi olacak."

Turgut, karısının bu meydan okuyan ama yüzünü hafifçe kızartan tavrından büyük bir keyif almıştı. Elini beline doğru uzatır gibi yapıp son anda vazgeçti, bunun yerine parmaklarını Zerrin'in omzundaki şalın saçaklarında hafifçe gezdirip fısıldadı "Tedbir mi? Hatun, sen böyle bakmaya devam edersen, ben o batı geçitlerini unutup bütün irademi bu avluda bırakacağım... Akşamı nasıl edeceğiz bilmem." Zerrin, adamın kulağına fısıldadığı bu sıcak nefesle kalbinin hızlandığını hissederek hafifçe geriye doğru bir adım attı; yanaklarındaki o sıcaklığı gizlemek için başını gururla kaldırdı. "Endişenizi anlıyorum Şehzade'm ben dairemde olacağım".

Turgut, karısının bu kaçamak ve tatlı diklenişine seslice güldü. Arkasını dönüp gitmeden önce son bir kez gözlerini Zerrin'in yüzünde gezdirirken güldü "öyle yapın Melike'm ne uzaklaşın ne de aklımı karıştırın".

Güneşin taş avluya vurduğu öğle saatlerinde, Zerrin geniş çalışma masasının başında önündeki kalın iaşe defterlerini incelerken kararlı bir hareketle kuştüyü kalemini hokkasına bıraktı. Kalenin erzak depolarından tutun da kışlık odun birikimine, hizmetkârların tertibine kadar her şeyle tek başına ilgilenmek ruhunu da bedenini de yoracak gibiydi. Üstelik bu koca kalenin idaresi sadece bir melike için değil, doğru bir yardımcı bulunmadığı sürece sürdürülebilirliğe de kapalıydı. Başını kaldırarak kapıda bekleyen muhafıza seslendi. "Bana Bala Hatun'u çağırın gelsin."

Kısa süre sonra kapı hafifçe tıklandığında, Bala Hatun içeri girdi. Her zamanki gibi dik duruyordu lakin yüzünde günlerdir kalenin sert havasından ve gurbetten kaynaklanan o hafif hüzünlü ifade hâlâ okunuyordu. "Müsaade var mıdır Melike'm?" diye sordu Bala ölçülü ses tonuyla. Zerrin masanın başından kalkarak hafifçe tebessüm etti ve genç kadına oturması için işaret etti. "Buyur Bala Hatun, ayakta kalma. Seni buraya sırf halini hatırını sormak için değil, mühim bir meseleyi istişare etmek için çağırdım." Bala Hatun merakla sedire iliştikten sonra gözleri masanın üzerindeki yığınla deftere takıldı. Zerrin doğrudan konuya girerek, "Bu koca kalenin iaşesini, iç nizamını tek başıma omuzlamak zor olacak" dedi. "Lakin burası Ural Sarayına benzemez; kış yaklaşıyor, dışarıdan gelen kervanlar, akıncı beylerinin iaşe listeleri derken yük her geçen gün ağırlaşıyor. Hem seni bu kalede sadece bir misafir gibi ağırlamak bana zul gelir."

Bala Hatun şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. "Melike'm... Yanlış bir şey mi yaptım yoksa?"

"Asla," diye araya girdi Zerrin, sesindeki o güven veren net tonla. "Aksine, babanın yanında konak idare ettiğini, defter tuttuğunu, hatta gemi belgelerini dahi incelemiş mahir bir hatun olduğunu bildiğimden hesap kitap işinde iyi iş çıkaracağına eminim. İstiyorum ki resmi olarak kalenin iç idaresinde, iaşe ve mutfak defterlerinin takibinde bana omuz veresin".

Bala Hatun duydukları karşısında bir an soluğunu tuttu. Babasının yanında geçirdiği yıllarda bu işlere yabancı olmadığını biliyordu lakin bir uç kalede, melikesinin yanında böyle resmi bir vazifeyle konumlandırılmak yüreğindeki o hüzün ve yabancılık hissini bir anda silip süpürmüştü. Gözlerindeki şaşkınlık yerini derin bir gurur ve minnete bıraktı. "Beni bu vazifeye layık gördüğünüz için minnettarım Melike'm," dedi Bala, sesindeki hafif titremeyi gizlemeye çalışarak başını eğdi. "Sınırın bu sert rüzgârında yalnız olmadığınızı bilmenizi, yükünüzü hafifletmeyi ben de çok isterim. Emriniz baş üstüne. Lakin bu kararınıza Şehzade Turgut ne der? Benim gibi pek de saray tecrübesi olmayan bir hatunun sizin işlerinize karışması pek kabul görmez bilirsiniz."

Zerrin, Bala'nın çekincesini duyunca dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi; kendine olan güveni sesine de yansımıştı. "Şehzade Turgut, bu kalede kimin neyi başarabileceğine bakacaktır, Bala Hatun," dedi kararlı bir tonla. "Senin aklının ve maharetinin bu yükü hafifleteceğini bildikten sonra, bu karara kılıç çekecek değil ya. Hem iç nizamın yükünü omuzlayan birilerinin varlığı, onun da sınırda elini rahatlatacaktır. Bu meseleyi ben hallederim, sen şimdi içini ferah tut ve defterleri önüne al." Bala Hatun, Melike'sinin bu sarsılmaz duruşu karşısındaki endişelerinin dağıldığını hissederek derin bir nefes aldı ve başını saygıyla eğdi. "Emriniz baş üstüne Melike'm. O halde kış gelmeden depoların ve iaşenin dökümünü baştan çıkaralım."

Akşamın karanlığı kalenin sarp duvarlarını sarıp sarmaladığında, dışarıdaki rüzgâr uğultusunu artırmıştı. Şehzade Turgut, günün yorgunluğuyla dairesine adım atıp üzerindeki ağır kaftanı çıkardığı sırada, Zerrin elinde taze demlenmiş sıcak bir tarçınlı ballı içecekle karşısına çıktı. Gözlerindeki o muzip ve kararlı ifadeyi fark eden Turgut, tek kaşını kaldırarak karısına doğru yaklaştı ve ellerini Zerrin'in ince beline doladı. "Bakıyorum da hatun," dedi tok ve pürüzlü sesiyle, "gündüz o avluda aklımı karıştırdın, şimdi de karşıma bu bakışlarla çıkıyorsun. Yoksa yapmak istediğin bir şey mi var?" Zerrin, kocasının bu yakınlığından kalbinin hızlandığını belli etmemeye çalışarak tepsiyi sedirin üzerine bıraktı ve ellerini Turgut'un geniş göğsüne koyarken başını hafifçe kaldırdı.

"Aslında yaptım bile Şehzade'm" dedi baştan çıkarıcı edayla. " Bugün aklıma gelen bir fikirle hareket ettim ve kabiliyetli birisini yanıma aldım. Kalenin iaşesi, erzak depoları derken hem giderek daha da yalnızlaşacağımı hem de size yeterince vakit ayıramayacağımı düşündüm. Bugün Bala Hatun'u huzuruma çağırıp kalenin iç idaresinde, iaşe defterlerinin takibinde bana yardım etmesi için resmi vazife teklif ettim." Turgut, karısının bu pratik hamlesi karşısında durdu. Birkaç saniye Zerrin’in kararlı gözlerine baktıktan sonra, dudaklarında derin ve gururlu bir tebessüm yayıldı. Başını hafifçe eğip Zerrin'in saçlarına doğru fısıldadı "Görüyorum ki hatun, sen bu kaledekilerin gönlünü fethettiğin yetmezmiş gibi, kendi divanını da yavaş yavaş kuruyorsun. Verdiğin vazife senin yükünü hafifletecekse, bu kararına itiraz etmek benim ne haddime?". Şehzade'nin elleri Zerrin'in bedeninde gezinmeye başlamıştı kâh elbisesinin kumaşında oylanıyor kâh sırtındaki bağcıkları gevşetiyordu. "Divanı da, vazifeleri de sabaha bırakalım hatun," diye fısıldadı Turgut, sesi pürüzlü ve kısıktı. "Gündüz o avluda bana ettiklerinin bedelini ödeme vaktidir." Zerrin, kocasının gözlerindeki o ateşi gördüğünde kendisine duyulan arzuyu hissetti. Kalbi kaburgalarını döver gibi atarken, ellerini Turgut’un geniş göğsünden omuzlarına doğru çıkardı; parmakları yavaşça kocasının boynuna ve tenine sarıldı. Bu kez kaçmaya ya da mesafeli melike rolünü oynamaya niyetli değildi. Turgut’un dudakları, karısının itiraz etmesine fırsat bırakmadan önce boynundaki hassas noktaya, köprücük kemiğinin hemen üzerine ağır ve yakıcı bir öpücük kondurdu. Zerrin istemsizce başını geriye doğru atıp derin bir nefes alırken, elleriyle Turgut’un sırtını ve geniş omuzlarını okşayarak onu kendine daha da çekti. "Şehzade'm..." diye mırıldandı Zerrin, sesi neredeyse duyulmayacak kadar alçak ve titrek çıkmıştı.

Turgut, karısının bu teslimiyet dolu sesini duyduğu an, daha fazla bekleyemedi. Onu kollarının arasında hafifçe yönlendirerek adımlarını odanın ortasındaki geniş yatağa attı. Zerrin yatağın yumuşaklığına sırtüstü düşerken, Turgut vakit kaybetmeden ağırlığıyla üzerine kapandı. Gecenin karanlığı ve yanan ocaktan sızan loş, kızıl ışık ikisinin bedenine vurduğunda, Turgut’un elleri Zerrin’in üzerindeki entarinin bağcıklarına gitti. Sabırsız ama bir o kadar da özenli bir hareketle kumaşı iki yana araladı. Zerrin’in serin teni, Turgut’un sıcak avuçlarıyla buluştuğu an genç kadın titreyerek kocasının boynuna tutundu; tenleri birbirine sürtündükçe odadaki hava tamamen ısındı, nefesler birbirine karıştırılamayacak kadar hızlandı.

Turgut, dudaklarıyla Zerrin'in dudaklarını hırpalarken bu sıradan bir kavuşma değildi; uç kalenin sertliğine, dışarıdaki düşmana ve gün boyu omuzlarında taşıdıkları tüm ağırlıklara karşı verilmiş tutkulu bir sığınaktı. Öpücüğü derinleştikçe Zerrin’in elleri Turgut’un teninde gezindi; her dokunuş adamın içindeki o arzuyu daha da körüklüyordu. Turgut dudaklarını Zerrin'in dudaklarından ayırıp çenesine, oradan da boynuna doğru kaydırırken, nefesi genç kadının hassas tenini kavuruyordu adeta. Zerrin’in boğazından kopan o boğuk, istek dolu inilti odanın duvarlarında yankılandı. Bedenleri birbirine tamamen kilitlendiğinde, dışarıdaki fırtına ve rüzgâr artık ikisinin de dünyasından çok uzaktaydı; geriye yalnızca birbirlerinin nefesinde yok olan iki beden ve bu kalenin duvarları arasında yazılan tutkulu bir gece kalmıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.