Nal sesleri toprağın üzerinde tok bir ses çıkarırken Zerrin bu melodiye çoktan alışmıştı. Şehzade'nin göğsüne yaslanmış uyukluyordu. Önceki gece kocasının uyarısına rağmen yaptığı yaramazlık, sesli bir şekilde ifade etmese de onu gerçekten yormuştu; yorgunluğu ancak yeni yeni çıkıyordu. Şehzade bir eliyle atın dizginlerini tutarken diğer eliyle göğsünde uyuklayan karısının yüzüne dokunup uyanmasını sağladı. "Uyan Hatun. Atlar nehrin kenarında sulanırken biz de biraz dinlenelim." Zerrin sesini çıkarmadan dediğini onayladı. Nehrin kenarına varınca da Şehzade'nin yardımıyla attan indi. Herkes gibi nehrin kıyısında elini yüzünü yıkadı. Su, berrak olduğu kadar soğuktu da. Sırtındaki kaftana biraz daha sıkı sarıldı. Kuzeye doğru gittiklerinden olsa gerek hem yükselti artıyor hem de hava gitgide serinliyordu.
Ayaküstü Bala Hatun'la konuştular. Genç kadın pek de yorulmuş görünmüyordu. Zerrin, içten içe onun bu kadar dayanıklı olabilmesine şaşırmıştı. "Zerrin Hatun, erlerin söylediğine göre kervansarayda konakladıktan sonra yolumuz hayli azmış. Gün kararmadan varırız diyorlar." Şehzade de aynı şeyi söylemişti. Zerrin arkadaşını dinlerken, aslında uzun zamandır aklını kurcalayan şeyi sormaktan kendini alamadı. Bu sırada bir ağacın gövdesine yaslanmış, göz ucuyla da metrelerce uzaktaki kocasına bakıyordu. Sungur Alp ile Talas'ın neye güldüklerini merak etmeden edemedi. "Bala Hatun, duydum ki baban istemiş bizimle kuzeye gelmeni. İşin aslı çok memnunum yakınımda olmandan ama anladığım kadarıyla sen pek istemiyorsun."
Bala'nın gözlerinden geçen kırgınlık aslında birçok şeyi açıklıyordu. Genç kadın bakışlarını ellerine indirdi, derin bir nefes aldı. Sesi öncekine göre daha kısıktı; etraftakilerin duymasını istememişti. "Dürüstçe diyeceğim ben karada olmak istemiyordum Zerrin Hatun. Belki size çocukça gelecek ama bu yaşıma kadar ne babamdan ne de o uçsuz bucaksız sulardan uzun süre ayrı kaldım. Babamın yalnız gidecek olması beni çok üzüyor." Zerrin, kızın bu kadar içten konuşmasını beklememişti. Onu nasıl teselli edeceğini de bilemediğinden bir süre yalnızca ellerini tuttu. "Üzme tatlı canını Bala Hatun. Baban da birlikte olmanızı ister elbet, lakin vardır bir bildiği." İki kadın da sustu. Bala'nın içindeki hüzün uzayan mesafeyle birlikte büyürken Zerrin de artık onun adına üzülüyordu. Şehzade yanlarına gelince Bala Hatun izin isteyip ayrıldı, iki kadının da üzgün olduğunu anlamış olacak ki hiçbir şey söylemedi. Atların son kontrolleri yapıldıktan sonra tekrar yola koyuldular.
Bu sırada Zerrin'in de uykusu iyice açılmıştı. Tekrar kendini Şehzade'nin göğsüne bıraktı. Başını hafifçe kaldırıp adamın kulağına eğildi. Sesi yalnızca onun duyabileceği kadar alçaktı. "Bala Hatun çok üzgün. Yanımda olacağına bile sevinemiyorum. Keşke babasıyla kalsaydı." Şehzade, kızın bu kadar kısa sürede Bala'nın derdini kendine dert edinmesine hafifçe gülümsedi. "Üzülme. Babası boşuna göndermedi onu. Deniz insana yoldaş olmaz, Hatun. Bir gün ihtiyar adam göçüp giderse Bala'nın sığınacağı insanlar olmalı. Yalnız başına denizlerde ömür geçmez." Zerrin kaşlarını hafifçe çattı. "Ama insan yine de alıştığı yerden kopunca canı yanıyor. Ben onu öyle görünce içim sızladı." Şehzade dizginleri gevşetirken bakışlarını yoldan ayırmadı, karısının Bala Hatun'u sevdiğini emindi ve biliyordu ki tanıdığı Zerrin sevdiklerini kollardı. "Canı yanacak elbet. Lakin bazen insanın iyiliği, gönlünün istediğinde değil, kaderinin götürdüğü yerdedir." Zerrin bir süre sustu gerçekten üzülmüştü ve kendi ailesi geldi aklına günlerdir ayrılardı belli etmese de Yusuf da babası da aklından çıkmıyordu. "Ya alışamazsa?"
"Alışır." Bu kadar kesin konuşması Zerrin'i şaşırttı beklemeden sordu sorusunu. "Nereden biliyorsunuz Şehzade'm?" Şehzade cevap vermeden önce kısa bir süre sustu. Karısının daha fazla üzülmesini istemiyordu. "Çünkü insan sandığından daha kuvvetlidir. Ben de nice vakit uzak yollara düştüm. Evvela olmaz sandım, sonra baktım ki insan yaşamak için alışıyor." Zerrin dudaklarını büzdü. "Yine de keşke bunu yaşamak zorunda kalmasaydı." Şehzade hafifçe gülümsedi karısını öpemediği için şanssız olduğunu düşünmüştü. "Senin gönlün herkese üzülüyor Hatun."
"Elimde değil Şehzade'm."
"Biliyorum." Kısa bir sessizlik oldu. Atların nal sesleri yeniden konuşmalarının yerini aldı. Şehzade bir süre sonra sakin bir sesle ekledi: "Lakin unutma Hatun... Bazen insanı sevdiğin için yanında tutmazsın. İyiliği neredeyse oraya gönderirsin. Bala'nın babası da öyle yaptı hem üzülme yakında babası da kızının yanına göç eder, az kaldı vazifesini bırakmasına hayli yaşlandı." Zerrin cevap vermedi. Başını biraz daha geriye yasladı, belki de herkes bir gün alıştığı yerden kopuyordu. İçindeki hüzün dinmemişti ama artık ihtiyar denizcinin kararını biraz daha anlayabiliyordu. Yaslandığı yerden konuştu tekrar aklına kendi ailesi gelmişti "Kaleye vardığımızda babama ve Yusuf'a mektup yazacağım". Şehzade göz ucuyla karısının düşünceli yüzüne bakış attıktan sonra yüzünü okşadı "yazmalısın seni özlemişlerdir özellikle de Yusuf göründüğünün aksine pek yufka yürekli duruyor". Zerrin bu sözlere gülmeden edemedi, haklıydı bir keresinde Zerrin hastayken başında beklediği bile olmuştu, acaba Gülizar ile arlarında bir ilerleme oluş muydu ya da Gülizar hâlâ utangaç mı davranıyordu tüm bunlar aklını kurcalarken kendini rahatsız bir uykuya bıraktı. Ne kadar uyuduğunu bilmiyordu ama Şehzade'nin kendi peleriniyle onu biraz daha örtmeye çalıştığını fark edip uyanmıştı, başta bakındı öylece etrafına hâlâ at üzerindelerdi ama yağmur başlamıştı hafiften ve hava gerçekten soğumuştu. Şehzade bir eliyle dizginleri tutarken diğeriyle Zerrin'in ellerini avucunun içine almıştı pelerinin altında, üşümesini istemiyordu ama zaten Zerrin'in keyfi yerindeydi hem sıkı giyinmiş hem de birleşen vücut ısıları gerçekten üşümesine izin vermiyordu. Gözleri açık, yolu izleyerek sessizce devam ettiler yollarına güneş batıyordu ve planladıkları gibi kervansaraya varmışlardı. Onları orada önceden yerleştirilmiş bir asker birliği karşıladı, sayıca oldukça kalabalıklardı neden bu kadar kalabalık olduklarını anlamamıştı Zerrin ama sonuçta yeni coğrafya diye düşündü. Şehzade ve kendisi için hazırlanan odaya geçerken Şehzade aşağıda kaldı uzun bir süre, önemli meselelerle uğraşmış ertesi gün yapacakları seyahati konuşmuşlardı. Bu sürede Zerrin Afife'nin yardımıyla yıkanmış üzerine temiz kıyafetler giyinmiş Afife'yi de dinlenmesi için işi biter bitmez göndermişti. Odayı aydınlatan kandillerin loş ışığında yatağa uzandı, bacakları ve uylukları ağrıyordu, aklı Şehzade'de kalmıştı neden odaya gelmemişti? Yorulmuştu dinlenmeliydi o da Zerrin gibi. Üzerindeki kalın örtünün de ağırlığıyla daha fazla dayanamadı uykuya. Odadaki takırtıların sesine gözlerini araladığında Şehzade'nin ahşap küvette yıkandığını gördü. Adam onun uyandığından habersizdi. Buhar, kandillerin ışığını dağıtıyordu. Şehzade'nin sırtından omuzlarına doğru süzülen su damlaları loş ışıkta parlıyordu. Zerrin istemsizce bakışlarını ondan alamadı. Gün boyu at üstünde geçen yolculuğun ardından ilk kez omuzlarındaki gerginliğin çözüldüğünü görüyordu. Üzerindeki örtüyü biraz itti aşağı doğru sıcaklamıştı buharın da etkisiyle. Şehzade tam o sırada ayağa kalktı. Sırtından omuzlarına, oradan göğsüne doğru ince su damlaları süzülüyordu. Islak saçları alnına düşmüş, gün boyu yolların bıraktığı tozdan eser kalmamıştı. Uzun yolun yorgunluğu da sanki suyla birlikte üzerinden akıp gitmişti. Zerrin, farkında olmadan nefesini tuttu. Gözlerini kaçırması gerektiğini düşündü ama yapmadı. Şehzade havluyu almak için döndüğünde onun kendisini izlediğini fark etti. Bakışları buluşunca dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu. En küçük bir mahcubiyet göstermiyordu "Demek uyandın... Ve beni seyrediyordun". Zerrin yakalanmanın mahcubiyetiyle gözlerini odada gezdirdi düşüncelerini Şehzade'den sıyırmaya çalışıyordu. Şükür ki Şehzade kısa sürede üzerini giyinmiş, elindeki havluyla saçlarını kurularken yatağa doğru yürümüştü. Şehzade yatağa yaklaşıp örtünün kenarını aralayarak yanına uzandı. Islak saçlarını kuruladığı havluyu bir kenara bırakıp Zerrin'e doğru döndü. Genç adam, yanaklarındaki o hafif kızarıklığı ve üzerindeki şaşkınlığı fark edince dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu karısını kendine çekip sıkı sıkı sarıldı; uzanıp önce alnına, ardından yavaşça dudaklarına uzun ve derin bir öpücük kondurdu. Bu sakin ve şefkatli öpücük Zerrin'in nefesini keserken, Şehzade'nin elleri örtünün altında karısının giydiği gecelikten bulduğu açıklığa elini sokmuş avuçlarını dolduran göğüslerinden aşağı doğru süzüldü, bu sırada üzerindeki örtüyü de aşağı doğru itmişti. Parmakları belinden kalçasına, oradan da gün boyu at üstünde sarsılmaktan taşa kesmiş uyluklarına doğru yavaşça inerken, Zerrin aniden istemsizce irkildi. Şehzade, Zerrin'in bu tepkisi karşısında duraksadı ellerini olduğu yerde sabit tutarak endişeyle karısının yüzüne baktı. "Çok mu ağrıyor?" diye sordu sesi alçak ve yumuşak bir tonda seslerinin duyulmasından endişe ediyordu. Zerrin gözlerini kırpıştırarak başını salladı, derin bir nefes alıp verirken gerginliğinin yavaş yavaş çözüldüğünü hissetti. Şehzade Turgut bu kez elleriyle karısının bacaklarına usulca masaj yaptı. Elinden geldiğince onu rahatlatmaya çalışsa da buna rağmen bakışlarını Zerrin'den ayıramıyordu. Onu kendine biraz daha çekmek istiyor, fakat Zerrin'in en ufak huzursuzluğunu görünce yeniden yavaşlıyor ara sıra uzanıp karısının dudaklarını öpüyordu. Zerrin olduğu yerde rahatlamanın da etkisiyle iyice uyuklarken Şehzade tekrar yanına uzanıp hoş kokusunu içine çekti. Kollarını biraz daha sıkı sardı. İçinde kabaran arzuyu bastırmaya çalışırken gözlerini kapattı. Bu gece dinlenebilmeyi diledi içten içe.
Sabah gün doğmadan uyandılar. Kervansaray henüz sessizliğini korurken askerler atları hazırlıyor, hizmetkârlar son erzakları yüklüyordu. Kısa sürede yola koyuldular. Yağmur gece boyunca dinmiş, geride yalnızca serin bir hava ve ıslak toprak kokusu bırakmıştı. Yol söylendiği gibi uzun sürmedi. Öğleye doğru yükselen tepelerin ardından taş surlar görünmeye başlayınca kafiledeki herkesin dikkati aynı noktaya çevrildi. Şehzade dizginleri hafifçe çekti. "İşte..." dedi, bakışlarını kaleden ayırmadan. "Yeni yurdumuz." Zerrin sessizce karşısında yükselen heybetli kaleye baktı. Bilmediği topraklar, tanımadığı insanlar ve bambaşka bir hayat onları bekliyordu. Derin bir nefes aldı. Kafile ağır ağır açılan kapılardan içeri girerken, ardında bıraktığı dünyayla önünde uzanan yeni hayat arasındaki son mesafe de kapanmış oldu.