İçeriğe geç

ZERRİN

Bölüm 40 · 9 dk okuma

ZERRİN

Bölüm 40

Otağ

Düzinelerce atlı asker vardı. Saray ahalisi ile vedalaşmış yola çıkalı da birkaç saat olmuştu. Alay Zerrin'in düşündüğünden daha hızlı ilerliyordu zira önceden yola çıkan kervan belki de çoktan kaleye varmıştı, onları yavaşlatacak kimse olmasa da büyük bir asker topluluğu ile ilerlediklerinden aşırı da hızlı değillerdi ki Şehzade Turgut da her an tetikteydi. Suikast olayından beri tam anlamıyla rahatlayamıyordu. Şehzade, Zerrin ise yanında Talas ve Sungur'la ilerlerken hemen metrelerce arkasında çevresinde onu korumak için görevlendirilmiş askerlerin arasında at sürüyordu, Turgut ara ara dönüp karısına bakıyor bir sorun olmadığını kendine hatırlatmaya çalışıyor gibiydi ama bir şey sezmişti; karısının ne kadar iyi at sürdüğünü bilse de rahatsız görünüyordu. Başta anlam veremese de kısa bir an düşündükten sonra Zerrin'in rahatsızlığının kendinden kaynaklandığını düşündü. Neredeyse sarayda oldukları her geceyi Zerrin'in yatağında geçirmişti ve karısının onu reddetmekten kaçındığını yeni anlıyordu. Söz konusu Zerrin olunca çölde susuz kalmış gibiydi. Tekrar dönüp karısına baktığında göz göze geldiler Zerrin iyiyim der gibi hafif bir tebessüm etse de Turgut alaya eliyle durmasını işaret etti ve Talas'a dönüp Zerrin'i yanına getirmesini söyledi. Ne Talas ne de Zerrin ne olduğunu anlamasa da ikisi de itiraz etmeyip denileni yaptılar. Zerrin yanına yaklaştığında Turgut kendi atından çevik bir hareketle indi; Zerrin'i de bindiği atı Karaca'dan nazikçe indirip kendi atının önüne yerleştirdi. Ardından arkasındaki eyere yerleşip dizginleri topladı; böylece bedeniyle karısına, yaslanıp dinlenebileceği bir alan sağlamıştı. Gün batıp çadır kuracakları alana varana kadar Turgut ara sıra tek kolunu Zerrin'in karnına sarmış kendince ısıtmaya çalışmıştı, aslında konuşmak için de bir fırsattı bu kısık sesle de konuşsalar birbirlerini duyabiliyorlardı. Turgut her ne kadar alayda ilerlerken bu konudan bahsetmek istemese de zaten Zerrin'in varlığı, vücudunun sıcaklığı ve burnuna dolan hoş kokusu başka bir şey düşünmesine izin vermiyordu "Hatun söz veriyorum vardığımızda bir süre sana dokunmayacağım, çok narinsin geceleri seni kollarıma alıp sevdikten sonra yola çıkınca halsiz düştün". Zerrin'in başkalarının duymuş olabileceği korkusuyla aceleyle gözleri etrafı incelese de kimse onları dinlemiyordu rüzgarın sesi bir yana Sungur ve Talas da birkaç metre önlerinde kendi aralarında bir şey konuşuyordu bunun verdiği rahatlıkla elini Şehzade'nin onu ısıtmak için belini saran nasırlı ve sert elinin üzerine koydu, Turgut karısının bir şey söyleyeceğini düşündüğü için ona doğru hafifçe eğilmişti "Şehzade'm endişelenmeyin hem yine sizin kollarınızdayım ve iyiyim kaleye vardığımızda benden uzak kalmayın". Turgut'un dudaklarında istemsiz ama derin bir tebessüm belirdi; karısının öpmemek için çabaladığı dudaklarından dökülen sözler içindeki ateşi daha da harlıyordu. Kolunu biraz daha sıkılaştırarak Zerrin'i bedenine mühürler gibi sararken, "O halde," diye fısıldadı nefesi saçlarına karışarak, "akşam o sancak çadırının kapısı kapandığında, bu yolun yorgunluğunu güzelce uyuyup atacaksın hatun... Ama o zamana kadar ne bir adım geri çekileceğim ne de seni kollarımın arasından bırakacağım." Turgut'un kolu belinde biraz daha sıkılaştığında, Zerrin istemsizce derin bir nefes aldı. Bu inatçı koruyuşun içinde onu ürküten hiçbir şey yoktu; aksine, gün boyu omuzlarına çöken yorgunluğu usul usul dağıtan tuhaf bir huzur vardı. Başını adamın göğsüne biraz daha yasladı. Zırhın altından gelen düzenli kalp atışlarını duyabiliyor, her sarsıntıda kendini biraz daha güvende hissediyordu.

Önlerinde uzanan bozkır yolu hâlâ aynı uzunlukta, aynı tozlulukta uzanıyordu. Ama Zerrin'in gözünde artık yolun ağırlığı kalmamıştı. Ufku kızıllığa boyayan güneş, uzakta kurulacak otağın sıcaklığını ve sonunda Turgut'la baş başa kalacakları sessiz geceyi müjdeliyor gibiydi. Yolun bitmesini sabırsızlıkla bekliyordu.

Güneş ufukta tamamen kaybolup bozkırı karanlığa teslim etmeden hemen önce, alayın öncüsü olan Sungur ve Talas uygun bir konaklama yeri bulduklarını işaret etmişlerdi. Rüzgârı kesen alçak tepelerin arasındaki geniş ve düzlük vadi yatağı, pınar suyunun yakınlığıyla kamp kurmak için ideal bir noktaydı. Turgut'un işaretiyle büyük alay durdu. Askerler anında bir düzen içinde ellerindeki meşaleleri yakmaya, yükleri indirmeye ve atları sulayıp bağlamaya koyuldular. Herkesin ne yapacağını bildiği kusursuz bir nizam vardı.

Turgut, atı durdurur durdurmaz önce Zerrin'in belindeki elini çözdü, ardından çevik bir hareketle eyerden aşağı atladı. Karşısına geçip ellerini Zerrin'in ince beline kavradığı gibi onu havaya kaldırarak güvenle yere indirdi; ayakları yere basan Zerrin bir an için dengesini bulmaya çalışırken, Turgut onun ayaklarının üstünde doğrulmasına izin vermeden hemen önlerinde hızla dikilmeye başlanan otağa doğru yönlendirdi. Otağ-ı Hümayun, diğer asker çadırlarından uzakta, vadinin en korunaklı ve yüksek noktasına kuruluyordu. Kalın keçe ve kıl dokumalardan yapılan devasa çadır, dışarıdaki dondurucu bozkır ayazını içeri sızdırmayacak şekilde gerilmişti. Çadırın etrafına çakılan demir kazıklara bağlanan kalın halatlar, rüzgâra karşı sağlam bir kalkan oluşturuyordu. Turgut, Zerrin'in elinden tutup onu dışarıdaki demir meşalelerin aydınlattığı yoldan geçirerek çadırın girişine soktu. Çadırın içi dışarıdaki ıssızlığa inat şaşırtıcı derecede sıcaktı ve çoktan hazırlanmıştı. Köşelere yerleştirilen tunç kandillerin hafif sarı alevi ortalığı loş ve huzurlu bir şekilde aydınlatırken, ortadaki demir mangalda harlanan meşe kömürleri içeriyi ısıtıyor, hafif bir odun kokusu havayı dolduruyordu. Zemine serilen kalın halılar adımların sesini boğuyor, köşeye atılmış yumuşak minderler ve kürklü postlar yorgun bir beden için adeta bir cennet vadediyordu. Çadırın dışındaki hareketlilik, nöbetçilerin kılıçlarının kınlarını yere vurma sesleri ve dışarıda çıtırdayan büyük otağ meşalelerinin ışığı keçe duvarlara gölgeler düşürürken zaman da hayli ilerlemişti buna rağmen içeride bambaşka bir dünya vardı. Turgut, arkalarından kapıyı örten kalın keçe perdeyi dikkatle indirdikten sonra ağır adımlarla Zerrin'e doğru döndü. Yolun o tozlu, yorucu havası üzerindeydi; zırhının bağları gergin, omuzları ise gün boyu süren tetikte olma halinin yükünü taşıyordu. İkisi de çadıra girer girmez yol boyu maruz kaldıkları ayazın yumuşadığını hissettiler. Zerrin ateşin yanına oturmuş ellerini ısıtmaya çabalıyordu ki Afife ve Sıdıka izin isteyerek elinde tepsilerle içeri girdiler. Yemeklerin üzerinde dumanı tütüyordu. Afife ve Sıdıka yemekleri bırakıp sessizce çıktıktan sonra otağda yalnızca ikisinin nefes sesleri ve mangaldaki odunun hafifçe çıtırtısı kaldı. Baş başa kalmanın verdiği o sakinlikle tepsideki dumanı tüten yemekleri sessizce yemeye başladılar. Yolun yorgunluğu ikisinin de omuzlarına ağır birer yük gibi çökmüştü; kelimelere gerek duyulmadan paylaşılan bu sessiz akşam yemeği, günün tüm gerginliğini yavaş yavaş çekip alıyordu.

Yemek bittikten sonra Turgut tepsiyi kenara itti. Gözleri Zerrin'e kaydığında, karısının ne kadar yorulmuş olursa olsun hâlâ omzuna çektiği kalın şalla büzüşerek oturduğunu, parmaklarının ucunun soğuktan hafifçe kızardığını fark etti. Zerrin'in bu ince, her daim mesafesini koruyan ve o nazik utangaçlığını bilen Turgut, içten bir tebessümle başını salladı. Otağdaki onca hizmete ve ihtişama rağmen Zerrin, sanki hâlâ yabancı bir yerdeymiş gibi ilk uyuyan olmaya cesaret edemiyor, Melik eşi olmasına karşın kocasının izni ve daveti olmadan yatağa uzanmaya çekiniyordu. Turgut kalkıp mangalın hemen yanına serilen kalın, yumuşak yün yatağı ve kürklü postları eliyle yoklayarak iyice düzeltti ve uzandı. Ardından Zerrin'e doğru dönüp şefkatli, ılık bir sesle konuştu "Gel hatun," dedi, bir elini uzatarak. "Ayazın acısı hâlâ kemiklerinde geziyor, biliyorum. Sabaha kadar dinlenmen gerek." Zerrin, kocasının o bakışlarındaki korumacı sıcaklığı görünce içindeki o son çekingenlik kırıntısı da eriyip gitti. Sessizce yerinden kalkıp Turgut'un uzattığı ele tutundu ve yanına uzandı. Mangaldan yayılan hafif turuncu bir kor ışığı ikisinin üzerine düşüyordu. Turgut hemen ardından yanına uzanıp kalın kürkü ikisinin omuzlarına kadar çekti. Zerrin, sırtını kocasının geniş göğsüne yaslar yaslamaz gün boyu at sırtında gerilen kaslarının çözüldüğünü, içindeki o ince sızının yerini tatlı bir uyuşukluğa bıraktığını hissetti. Turgut'un nasırlı eli, Zerrin'in karnının üzerinden geçip ince belini sarmaladı; diğeri ise onun buz tutmuş parmaklarını kendi avucunun içine alarak ısıtmaya koyuldu. Dudakları Zerrin'in kulağının hemen arkasındaki yumuşak tene değdiğinde, nefesi karısının saçlarında ılık bir rüzgâr gibi dolaştı. "Çok üşüdün, değil mi?" diye fısıldadı Turgut, sesi otağın sessizliğinde pürüzsüz ve derinden geliyordu ama karısı konuşarak cevap vermek yerine sadece kafasını salladı. Zerrin vücudunu saran sıcaklığın etkisiyle iyice mayışmıştı sanki mümkünmüş gibi kocasının göğsüne daha da yaslandı. Şehzade'nin at sürerken kulağına söyledikleri aklına gelince onunla biraz uğraşmaya karar verdi ellerini Şehzade'nin ellerinden ayırıp yüz yüze bakacakları şekilde döndü ve ellerini Şehzade'nin giydiği gömleğin içine soktu yavaş yavaş. Ellerinin değdiği yerlerin kasıldığını hissediyordu ama Şehzade bir tepki vermek yerine öylece duruyordu. Şehzade'nin göğsünde gezinen elleri bu sefer adamın sakallı yüzüne çıkmış çene hattında gezinmişti. Turgut'un dudaklarını öpmek için yavaşça yukarı doğru tırmandığında öpücüğüne bir karşılık alamasa da güçlü kollar belini sarmıştı. Kırılan cesaretiyle ayrıldığı dudakların sahibine bakarken utanmıştı "artık ısındım". Şehzade, karısının ağzından fısıltı gibi çıkan cümleye gülerken kendine engel olmaya çalışıyordu içten içe, gözlerine çöken koyu ateş karısının tekrar onu öpmesiyle daha da harlanırken iradesi de eriyip gitmişti.

Turgut'un dudakları tekrar yerini bulup boynundan ilerleyip köprücük kemiği üzerinde gezinmeye başlamıştı. Zerrin'in boğazından aniden kopan o sessiz inilti, Turgut'un daha dikkatli ve yavaş davranmasına yol açtı. Adamın sıcak dili ve dudakları teninde gezindikçe, Zerrin'in gün boyu at sırtında yorulup uyuşan tüm bedeni karıncalanıyor sanki gerilen tüm kasları gevşiyordu. Turgut'un elleri sırtından aşağı, kalçalarına ve oradan bacaklarının arasına doğru kayarak üzerindeki kalın örtüyü ve elbisesinin eteklerini yukarı sıyırdı. Çadırın loş ışığında, mangaldan vuran yansımalar altında Zerrin'in teni, adamın kavurucu bakışları ve dokunuşlarıyla iyice titriyordu. Turgut, başını biraz daha aşağı indirerek karısının bacaklarının arasına ulaştı; tenine değen her nefesiyle Zerrin'in kalbi göğüs kafesini dövmeye başladı. Islak, derin ve sabırsız öpücüklerle Zerrin'in en hassas yerini kuşattığında, genç kadın ellerini Turgut'un saçlarına daldırıp parmaklarını onun saçlarına geçirdi. Başını geriye atıp yatakta kıvrılırken dudaklarından kopacak olan iniltiyi bastırmak için dişlerini alt dudağına geçirdi; dışarıda nöbetçilerin ayak sesleri ve rüzgârın uğultusu duyuluyordu, ses çıkarmaktan öyle çok çekiniyordu ki nefesini bile tutarak iniltilerini yutmaya çalışıyordu. Turgut, karısının bu sarsıcı tepkilerine başını kaldırdı ve Zerrin'e baktı. Zerrin'in göğsü hızlı hızlı kalkıp inerken, dudakları aralık, gözleri yalvarır gibi ona bakıyordu. Turgut ağırlığını hissettirmeden karısının üzerine yarı kapandı, nefes nefese alnını Zerrin'in alnına yasladı. Gözlerindeki o koyu arzuya rağmen durmaya çalışarak fısıldadı: "Yorgunsun hatun... At sürerken sıkıntı çekmeni istemiyorum, bu gece sadece dinlen ben de çıkıp biraz hava alayım ki kendime mukayyet olabileyim." Zerrin, Şehzade'nin bu haline şaşırmıştı ve ikisi de birbirlerine arzuyla bakıyorlardı buna rağmen durduğu için ona kızmıştı içten içe, gitmesine izin vermek istemiyordu. "Hava soğuk ve karanlık tehlikeli olmaz mı çıkmanız? Beni istemiyorsanız bile dışarı çıkmayın burada kalın". Şehzade, Zerrin bu haline alayla güldü. Gözleri karısının o inatçı ve gizleyemediği arzu dolu bakışlarında gezinirken, elini Zerrin'in yanağına bastırıp başparmağıyla dudağını okşadı. "Seni istememek mi?" dedi, fısıldadığından sesi otağın loşluğunda kayboluyordu adeta. "Aklım başımda olduğu sürece seni reddetmem imkânsız, hatun. Ama yarın o alay yine yola koyulacak, hastalanmanı, kaleye vardığımızda yorgunluktan yataklara düşmeni istemiyorum. Sadece bu gece..." Zerrin, kocasının bu korumacı cümlelerini daha fazla dinlemek istemezcesine başını iki yana salladı. İçindeki o sabırsız ateş, Şehzade'nin mantıklı bahanelerini tamamen yakıp kül etmişti. Hiç beklemediği bir çeviklikle kollarını Turgut'un geniş omuzlarına dayayıp doğruldu, ardından bütün ağırlığını ve kararlılığını kullanarak Şehzade'yi sırtüstü yatağa doğru itti. Turgut beklenmeyen bu hamle karşısında hafifçe şaşırarak nefesini tuttu; ancak itiraz etmedi, aksine dudaklarında meydan okuyan ama bir o kadar keyifli bir tebessüm belirdi. Kollarını iki yana serbest bırakıp tamamen karısına teslim oldu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.