Üzerindeki kaftanı yavaşça çıkarıp sedirin üzerine bıraktı. Bir sıkıntı çökmüştü, ters giden bir şeyler olduğunun farkındaydı zira Şehzade her ne kadar aksini söyleyip her şey yolunda dese de inanmıyordu çünkü adamın yüzü, düşünceli bakışları aksini kanıtlıyordu adeta. Derin bir nefes alıp camdan dışarı bıraktı, hava da bozuktu şiddetli bir yağmur başlayacağı belliydi. Şehzade Turgut karşısına oturduğunda ona döndü. Bir süre ikisi de konuşmadılar ama Zerrin boğulacak gibiydi dayanamadı daha fazla sessizliğe "Şehzade'm canınızı sıkan neyse söyleyin artık sizin bu düşünceli halinizi gördükçe yüreğim sıkışıyor sanki". Şehzade, uğraştığı meselenin karısına zarar vermesinden korktuğu gibi aklını da kurcalamasını istemiyordu ama gizlemeyi de becerememişti daha fazla geçiştirmenin bir anlamı kalmamıştı artık, Zerrin'in gözlerinin içine baktı ellerini tutuyordu bir yandan "alayda sana saldıran kadın ölmüş çok kan kaybetmiş dilini ısırdığında asıl mesele arkasında kim varsa pek de sıradan birisi değil. Anlaşılan bunca önlem almama rağmen sarayda bir destekçisi var". Zerrin ne söyleyeceğini bilememişti korkuyor muydu yoksa anlık bir boşluğa mı düşmüştü anlamadı. Nefesini tuttuğundan olsa gerek konuşurken duraksamak zorunda kaldı "Şehzadem... Şehzadem anlamıyorum benden kim ne istiyor?". Turgut'un bakışları karısının yüzünden sıyrılıp pencerenin dışındaki kara bulutlara döndü "Aslında aklımda bir kişi var ama bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemiştim yani tek başına yapması imkansız asıl canımı sıkan da bu. Mutlaka sarayda ona haber uçuran birisi var". Zerrin, Şehzade'nin kimden bahsettiğini anlamıştı, Rahma Hatun'dan bahsediyordu ve haklıydı da bir hatun tek başına bunca şey yapamazdı, içinden bu beladan kurtulmak için dualar etti. Şehzade eliyle Zerrin'in yanaklarını okşadı kızın beti benzi atmıştı ve bu mesele onu üzdüğü için daha da öfkelense de karısının korkmasını ya da tedirgin olmasını istemiyordu "Sevgilim bu meseleyi ben halledeceğim asma yüzünü hem kaledeki herkes bizzat babam Sultan Alpay nezaretinde tek tek seçildi kimse böyle bir meseleye destek olmaya cesaret edemez orada". Zerrin, Şehzade'nin ellerinden sıyrılıp göğsüne bıraktı kendini vücudunu saran güçlü kollar güvende hissetmesini sağlıyordu. Öylesine güvende hissetmiş olacak ki uyuya kalmıştı zira önceki gece de uyumaya pek fırsatı olmamış tuhaf kabuslar görmüştü ve Şehzade de önceki gece odasını ziyaret etmemişti gerçi sabahın ilk saatlerinde gelip yorgunlukla karısının yanına yatmıştı ama o sayılmazdı.
Dışarıda gök gürültüsü sarayın duvarlarını aydınlatırken, içerideki o loş, amber kokulu sessizlik giderek derinleşiyordu. Turgut, uykuya teslim olan karısının saçlarına kondurduğu hafif bir öpücüğün ardından yavaşça onu yatırıp sedirden kalktı. Dışarıda, ertesi gün başlayacak büyük göçün hazırlıkları son hızla sürüyordu. Ağır çeyiz sandıkları, kışlık erzaklar, ve sarayın diğer yükleriyle birlikte Sultan'ın fermanıyla belirlenen görevliler günlerce evvel öncü birlikler eşliğinde yola çıkmış; kaledeki yeni yuvalarını hazırlamak üzere çoktan dağları aşmıştı. Şimdi geriye sadece sarayın en çevik muhafızları, seçkin süvariler ve bu tehlikeli yolculuğu emniyetle tamamlayacak olan o hassa alay kalmıştı. Fakat bu uzun yola çıkmadan önce, sarayın ulu divanında ve hünkar sofrasında yapılması gerekenler vardı.
Aynı günün akşamı tulumlardaki şerbetlerin yudumlandığı o mütevazi ama sıcak sofrada Sultan Alpay ve Valide Begüm ile bir araya geldiler. Öyle dillere destan, aşırı görkemli bir ziyafet değildi bu; daha çok aile içinde yenilen, yola çıkacak evlatlara duaların edildiği samimi bir akşam yemeğiydi. Masada tütsü kokuları eşliğinde etli pilavlar, nefis çorbalar ve kuru meyveler yer alıyordu. Zerrin, sofrada Sultan Alpay ve Valide Begüm ile göz göze geldiğinde içindeki o tedirginlik yerini hafif bir huzura bıraktı. Yemek bittikten sonra hürmetle yerlerinden kalkıp ellerini öptüler.
Valide Begüm, Zerrin’in ellerini kendi ellerinin arasına alıp şefkatle sıktı: "Yolunuz uzun, dağlar çetindir kızım," dedi, gözlerinde anaç bir sıcaklıkla. "Ama sen ki yeni yuvanda da o ocağın ışığı olacaksın. Başını dik tut, ardında her daim bu sarayın duası vardır." Sultan Alpay ise Turgut’un omzuna sert ama gururlu bir el koyarak, "Gözüm arkada değil oğul," diye ekledi. "Bileğin ve zekan o kaleyi mülk eylemeye yeter. Yolunuz bahtınız ak olsun." Sultan Alpay ve Valide'nin iyi dilekleri, Zerrin'in yüreğindeki o karanlık suikast bulutlarını biraz olsun dağıtmıştı. Sofradan kalkıp nihayet kendi dairelerinin mahremiyetine çekildiklerinde, kapı aralarından kapanır kapanmaz dış dünyadaki bütün o boğucu rüzgar ve entrikalar geride kaldı.
Dairenin içi tütme buhurdanlıkların kokusuyla doluydu. Zerrin, üzerindeki ağır kaftanını çıkarırken derin bir nefes aldı; omuzlarındaki o görünmez yük sanki bir an olsun hafiflemişti. Fakat içindeki o tuhaf, önüne geçilemeyen ağırlık ve yaklaşan yolculuğun verdiği tedirginlik zihnini kemiriyordu. Turgut ise kaftanının içine giydiği kıyafetin bağlarını çözerken aynadan karısına baktı; gözlerindeki o yorgunluk her halinden belliydi. Üzerindeki kıyafetleri çıkardığında yatağın kenarına oturup karısına yanına gelmesini söyledi. Zerrin denileni yapmış kocasının yanına oturmuştu. Şehzade kıyafetlerini çıkarmasına yardım ederken engel olmadı, adamın elleri bir yandan vücuduna dokunuyor bir yandan da kıyafetleri tek tek sıyrılıyordu üzerinden. Çıplak kaldığında Şehzade ayağa kalkıp sandığın içinde hazırlanmış geceliğini getirdi kızın. Boydan dümdüz bir elbise gibi görünse de hayli inceydi karısının bedenini hâlâ seçebiliyordu. Kendine engel olamayıp uzun uzun öptü dudaklarını Zerrin'i iyice kendine çekmiş yaramaz parmakları çoktan kızın saçlarının örgüsünü çözmüştü. Nefese nefese ayrıldığında ise öpülmekten şişmiş dudaklarına doğru konuştu "Hatun çok yorgunsun yarın yolda da yorulacaksın sana eziyet etmek istemiyorum" Şehzade bunları söylerken Zerrin nefesini düzene sokmaya çalışıyordu ilk kez sevişmiyor olmalarına rağmen hâlâ elleri titriyor ve utanıyordu ama kocasını geri çevirmek de istemiyordu yatağa uzanıp Şehzade'yi kendine doğru çekerken konuştu "Şehzade'm yorgunum ama siz bana eziyet etmiyorsunuz sadece biraz nazik olun yeter". Şehzade'nin kahverengi gözleri kehribar rengine bürünürken şehvet ikisini de sarmıştı karısının daha yeni ayrıldığı dudaklarına tekrar yönelirken konuştu bir yandan elleri daha biraz önce giydirdiği geceliğin içine doğru süzülüyordu "söz veriyorum Hatun nazik olacağım". Turgut, karısının dudaklarından boynuna doğru yol çizerken elleriyle üzerindeki ince geceliği göğüslerinin üzerine kadar sıyırdı. Zerrin'in bedeninin bazı yerlerinde sorumlusunun bizzat Turgut olduğu bazı morluklar vardı bunlara rağmen karısının dolgun göğüslerini ısırıp emmekten çekinmedi. Sanki etraflarında olan biten her şeyden sıyrılmış gibilerdi Şehzade, karısının derinliklerinde kaybolurken Zerrin'in utançla dudaklarından dökülen kısık iniltileri saray duvarlarına ulaşmadan kayboluyordu. Bir süre sonra ikisi de yorgunlukla uzanırken Zerrin ince geceliğini üzerine geçirip ayağa kalktı. Çok susamıştı ve yıkanması gerekiyordu. Sedirin üzerindeki gümüş tepside duran sürahiden kana kana içti. Şehzade, karısının bu halini izlerken içten içe kendine hakim olamayıp yine ona eziyet ettiğini düşünüyordu. Dayanamayıp ayağa kalktı ve odadaki ateşe doğru küçük adımlarla yürüyen karısını kucağına aldı, ağrısı vardı belli ki ve Şehzade daha yorulmasını istememişti. Onu küvete bırakırken birkaç kez öptü "seni yıkayacağım Hatun bir an önce uyuman gerek". Dediğini de yaptı hoş kokulu bir sabun ve yumuşak bir keseyle ateşin üzerinden getirdiği ılık suyla yıkadı karısını. Zerrin gecenin geri kalanını yumuşak yatağında uyuyarak geçirmek üzere uzanırken Şehzade de yıkanıyordu dakikalar sonra kızın yanına uzandı uyumak için. Zerrin sanki yeterince yakınlaşmamışlar gibi Turgut'un göğsüne sokuldu iyice üşüyordu ve biliyordu ki Turgut onu ısıtırdı.
Sabahın ilk ışıkları, sarayın yüksek taş pencerelerinden içeri süzülüp odanın içindeki şehvet dolu loşluğu yavaşça dağıttı. Dışarıda, şafak vaktiyle birlikte uyanan ordugahın o yoğun ve koşuşturmacalı uğultusu, demir zırhların şakırtıları ve kişneyen atların sesleri taştan duvarları aşarak içeriye kadar ulaşıyordu. Zerrin, gözlerini açtığında başını Turgut’un geniş, çıplak göğsünden kaldırmadı. Geceki yorgunluğun ve tutkunun ardından hissettiği o tatlı uyuşukluk hâlâ bütün bedenini sarmıştı; Turgut’un düzenli bir ritimle alçalıp yükselen nefesi ve kollarının onu sarıp sarmalayan o güvenli sıcaklığı, dışarıdaki bütün dış dünyayı unutturmaya yetiyordu. Turgut, karısının uykudan arınan hareketlerini hissedince gözlerini açtı. Kahverengi gözleri kehribar parıltısıyla sabahın erken ışığında Zerrin’in yüzünde gezindi; parmakları nazikçe onun şişmiş dudaklarına dokundu. "Günaydın hatun," diye fısıldadı sesi uykudan yeni uyanmanın o tok ve hırıltılı tonuyla. "Görünen o ki, dün gece sana pek dinlenme fırsatı tanıyamadım..." Zerrin, kocasının bu imalı sözüne karşı hafifçe kızararak yüzünü yeniden onun göğsüne sakladı, ancak dudaklarındaki o tebessüme de engel olamadı.