İçeriğe geç

ZERRİN

Bölüm 38 · 6 dk okuma

ZERRİN

Bölüm 38

Göç Öncesi

Gözlerini loş odada açtığında karısının saçları göğsüne dağılmıştı, onu uyandırmamaya çabalayarak kalktı yataktan. Odanın köşesindeki sandıkta kendisi için hazırlanmış kıyafetlerini giyinirken ses yapmamaya çabalasa da Zerrin uyanmıştı. Genç kadın yatakta doğruldu gözleri Şehzade'yi aramış onu bulduğundaysa uyku mahmurluğuyla bakmıştı sadece öylece. Turgut, karısının bu haline gülümseyip yatağa onun yanına geldi. "Daireyi beğenmedin mi neden bakıyorsun etrafına?" Zerrin, üzerinden kayan örtüyü göğüs hizasında tutarken Şehzade bir yandan yüzüne düşen saçlarını parmaklarıyla geriye doğru tarıyordu Şehzade'nin bu sorusuna karşılık başını hafifçe yana eğip, yerdeki o dağınıklığa baktı. Dudaklarına kıvrak zekasını ele veren, hafif ve çapkın bir gülümseme yayıldı. Bakışlarını tekrar Turgut’a çevirdiğinde sesi, Şehzade'yi biraz daha kendine çekmek istercesine yumuşaktı "Daireyi sevdim çok güzel, ben sadece gece yarattığımız dağınıklığa bakıyordum". Turgut da daireye göz gezdirdi, karısı haklıydı hayli dağıtmışlardı ortalığı. Zerrin'in üzerindeki örtüyü aşağı çekmeye çalışırken kapı tıklatıldı ve Talas'ın gür sesi duyuldu "Şehzadem affınızı dilerim! Divan-ı Hümayun'dan ferman çıktı, kale görevlendirmeleri kesinleşti. Lala ile vadiye inmemiz için emir buyurdular."

"Geliyorum, bekle!" diye gürledi tam zamanıydı fermanın. Karısı hala örtüye sarılı ellini çekti kızın üst bedeni apaçık ortadaydı, şaşkın ve bir o kadar da mahzun duruşu onu yeniden yumuşatmıştı derin bir nefes ldı manzarası karşısında ve kısaca açıkladı meseleyi "kaleyi düzene sokmak, oradaki yaşamı kurmak için her birilerine ihtiyacım var". Eğilip karısının saçlarına oradan da dudaklarına sanki oraya bir anı bırakmak istercesine uzunca bir öpücük kondurdu. Zerrin’in burnunun ucuna hafifçe dokunup, parmaklarını onun çenesinde nazikçe gezdirdi. "Gözündeki o hüzne kıyamam," diye fısıldadı, sesi bu kez sadece ikisinin işitebileceği kadar alçak ve etkileyiciydi. "Sınırın rüzgarları şimdiden bizi ayırmaya çalışıyor ama bil ki, o kalede kuracağımız yuvanın duvarları, sarayın şu surlarından çok daha sıcak olacak." Zerrin’in cevap vermesine izin vermeden ayağa kalktı, kaftanının önünü son bir kez çekiştirip odayı düzene sokar gibi bir bakış attı ve ardına bakmadan kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında, dışarıdaki koridorun soğukluğu ve Talas’ın bekleyen gölgesi, odanın içindeki tüm o yasak sıcaklığı yutmaya hazırdı. Zerrin bir süre daha öylece uzandı, gözleri kapalıydı bir şey düşünmüyordu ve kısa bir süre daha uyumuştu ki Sıdıka ve Afife, odaya büyük bir sessizlikle girdiler. Ahşap küveti köşeye çekip sıcak suyla doldururken hareketleri o kadar özenliydi ki, odadaki havayı bile bozmamaya çalışıyorlardı. Arkalarından gelen iki hizmetli daha, yanlarında sarayda daha kıdemli olduğu belli olan bir hatunla girdiler hatun bir iş yapmıyor sadece izliyordu yanında getirdiği hatunları. Zerrin anladı o an ne olduğunu çarşafı kontrol etmiş istediğini de görmüştü.

Bu ekip, yatağı toplarken Zerrin’e en ufak bir saygısızlık etmediler; aksine başları hafif eğik, her hareketlerinde ölçülüydüler. Ancak bu nezaket, sarayın o meşhur gözlemci tavrından ayrılamazdı. Kıdemli hatun, çarşafları toplarken Zerrin'e doğru dönüp, sesi son derece yumuşak ama bir o kadar da manidar bir tonda konuştu "Şehzademiz devlet işleri için ayrıldılar, hanımım. Zatıalinizin istirahatı için yatağı tazelemek ve daireyi yolculuk öncesi toparlamak bizim vazifemizdir. Şehzademizin size olan teveccühü, saraydaki tüm hanımlarımızca malumdur; hanedanın devamı için dualarımız sizinledir." Kadının söylediği her kelime nezaket dolu bir altın tepsi gibiydi ama o "hanedanın devamı" vurgusu, Zerrin’in omuzlarına ince bir sorumluluk yüklemişti. Zerrin, küvetin yanına doğru ilerlerken, kendisini izleyen o saygılı ama delici bakışları hissedebiliyordu. Sıdıka, hemen Zerrin’in yanına gelip sabahlığını çıkarmasına yardım ederken, Zerrin o kıdemli hatuna dönüp kısa ve vakur bir baş selamı verdi. "Vazifenizi yapın hatun," dedi sesi, bir Melike’nin duruşuna yaraşır bir ağırlıktaydı. "Turgut Bey’in teveccühü bizim için esastır, sarayın dedikodusu değil. Yolculuk hazırlıklarını aksatmayın, kervan bizi bekler." Hatun, tekrar derin bir selamla eğildi ve "Başüstüne hanımım," diyerek, diğerleriyle birlikte odadan bir gölge gibi sessizce çıktı.

Hatunlar sessizce çekilip gittikten sonra, odadaki gergin hava yerini derin bir dinginliğe bıraktı. Sıdıka, küvetten çıkan Zerrin’in kurulanmasına yardım edip, ona yolculuk öncesi rahat hareket edebileceği, keten kumaştan, üzerine hafif bir kaftan geçirilmiş kıyafetlerini giydirdi. Afife ise o sırada yer sofrasını hazırlıyordu. Odanın köşesindeki minderleri alçak masanın çevresine dizmiş, üzerine ince örtüler serip, bakır sahanlarda hazırladığı kahvaltılıkları özenle yerleştirmişti.

Zerrin, saçlarını kurulayıp omuzlarına bıraktığında tam bir yer sofrası düzeni kurulmuştu. Afife ve Sıdıka görevlerini tamamlamış, hafifçe başlarını eğerek kapıya doğru çekilmeye başlamışlardı ki Zerrin, elindeki tarağı sedirin üzerine bırakıp onlara seslendi "Durun bakalım! Nereye böyle?" İki kız duraksayıp birbirlerine bakıştılar. Sıdıka, kapı eşiğinde boynunu bükerek, "Zerrin Hatun'um, vazifemiz bitti, müsaadenizle..." diye mırıldandı.

Zerrin, dudaklarına yayılan o içten gülümsemeyle sofrayı işaret etti, arkadaşlarıyla arasına giren duvarlardan memnun değildi ama artık bir sınır da olması gerektiğinin farkındaydı. "Vazife dediğin şey bitti ama ben daha başlamadım. Turgut Bey saraydan çıkarken benimleydi, şimdi ise sadece bu dört duvar var. Oturun şuraya, sofrayı birlikte paylaşalım. Hem daha konuşacak çok şeyimiz var; kalede bizi neyin beklediğini, bohçalara neleri sığdırdığımızı daha konuşmadık." Afife ve Sıdıka gülerek birbirlerine baktılar Zerrin her zamanki Zerrin Hatun'du. Sarayda bir hanımın sofrasına, minderlerin üzerine oturmak, hele ki bir Şehzade hatunuyla aynı sahandan yemek yemek duyulmuş şey değildi. Ama Zerrin’in gözlerindeki o itiraz kabul etmez samimiyet, onları duraksattı. "Hadi," dedi Zerrin, yanındaki mindere eliyle vurarak. "Odanın kapısı kapalı, dışarıda sadece rüzgârın sesi var. Sınırda, uç kalede sadece Turgut Bey’in adamları ve biz olacağız. Birbirimizin yoldaşı değil miyiz biz?". Afife, Zerrin’in ısrarı karşısında daha fazla direnemedi; yüzünde hem mahcup hem de rahatlamış bir tebessümle masaya doğru yaklaştı. Sıdıka da onu takip edip minderlerden birine çekingen bir hareketle oturdu. Bakır sahandan yavaşça birer lokma alırlarken odadaki o resmi hava dökülmeye, yerini tanıdık bir sohbete bırakmaya başladı. Zerrin, Afife’nin sözleri üzerine elindeki bardağı masaya bırakıp hafifçe kaşlarını çattı. Sarayın dedikodularına kulak asmasa da yolun uzunluğu ve kervansaray hakkındaki fısıltılar ister istemez dikkatini çekmişti.

Araya giren Sıdıka, endişeli havayı dağıtmak istercesine hızla konuştu:

"Haklısın Afife ama korkulacak bir şey yokmuş. O fısıltıları yayanlar, kervansarayın adını duyunca ürken tüccarlardan başkası değil. Zaten yolda duyduklarımız da saraydakilerin uydurması çıktı; Turgut Bey’in erleri yola çıkmadan günler önce oraları teftiş etmiş, kalenin emniyetine alıp hanı kendi denetimlerine bağlamışlar. Yani o kervansarayın kuytuları bile şimdiden bizimkilerin elindedir." Afife, duyduklarıyla biraz olsun rahatlayarak derin bir nefes aldı ve tebessüm etti "Öyle diyorsan içim rahatladı Sıdıka. Zaten Şehzade’mizin erleri varken, o kervanın kılına bile zarar gelmez. Lakin yine de uç boylarına gitmek, sarayın o rahat taş odalarından sonra çetin geçecek belli ki."

Afife ve Sıdıka kendi aralarında konuşmaya devam ederken, Zerrin'in içindeki o sessiz yakarış odadaki tüm sesleri geride bırakmıştı. Zihni ve kalbi, dışarıdaki kalabalıktan soyutlanmış, sadece bir duaya yönelmişti. İçinden ettiği o derin dua, genç kadının gözlerinin baştan başa yumuşamasına, omuzlarındaki görünmez yükün hafiflemesine vesile oldu. Sarayın soğuk duvarları arasında yeşeren bu sevdanın ve çıkacakları çetin yolun bilinciyle, yüreğindeki sükûneti yüzüne yansıttı. Afife ve Sıdıka topladıkları yer sofrasını kenara çekerken, kapının ardındaki hareketlilik ve ayak sesleri dikkatleri yeniden kapıya çevirdi. Kısa bir süre sonra kapı açıldı ve içeriye, sırtındaki ağır kaftanıyla Turgut girdi. Yüzünde Divan'dan gelen fermanın ve yaklaşan günlerin telâşı, gözlerinde ise hareket etmeden önceki o son saniyeleri karısıyla paylaşma arzusu vardı. Afife ve Sıdıka başlarını hafifçe eğerek hızla kenara çekildiler ve odayı sessizce terk ettiler.

Turgut, odanın ortasında durup Zerrin’e baktı; kadının üzerindeki sade ama zarafetini belli eden kıyafetiyle dik duruşunu görünce dudaklarında gururlu bir tebessüm belirdi. Adımlarını yavaşça ona doğru atıp ellerini Zerrin’in ellerinin üzerine koydu, ve oturması için birlikte sedire yöneldiler. Zerrin bir şeyler duymayı bekleyen bakışlar atıyordu ve Turgut da karısının bu merakını giderdi "Yalnız gitmiyoruz, birçok askeri atama yapıldı yanı sıra Lala ve eşi Feride Hatun da bizimle birlikte. Hem arkadaşın Gökçe Hatun da bizimle geliyor bizzat babası benden rica etti, senin onun üstesinden geleceğini düşünüyor". Son sözleri gülmesine neden olmuştu oysa Zerrin neden Gökçe'nin üstesinden geleceğini anlamamıştı ama yakında farkına varacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.