İçeriğe geç

ZERRİN

Bölüm 37 · 10 dk okuma

ZERRİN

Bölüm 37

Altın Işık

Kapı kilitlenip Turgut ağır adımlarla odaya girdiğinde, Zerrin'in içindeki o devasa sarayın sessizliği, yerini kontrolsüz ve hızlı bir kalp atışına bıraktı. Omuzlarından dökülen o yalın ipek gecelik, üzerindeki tüm o ağır kaftanlardan ve mücevherlerden daha çok çıplak hissettiriyor, utancının sıcaklığı yanaklarını ve kulaklarını yakıyordu. Turgut'un koyu gözlerinin, sanki tenine dokunurcasına üzerindeki o en saf ve korumasız haline odaklandığını hissettiğinde, Zerrin başını hızla yere eğdi, odadaki loşluğa sığınarak kendini saklamaya çalışıyordu. Şehzade aralarındaki mesafeyi kapatıp tam karşısında durduğunda, Zerrin nefesini tuttu. Turgut, bir an için öylece durdu, karısının bu derin utancını ve çekingenliğini süzdü. Ardından, hafifçe gülümseyerek elini nazikçe Zerrin'in çenesine uzatıp başını usulca kaldırdığında, sesi şefkatli ve sabırlıydı: "Neden gözlerini benden kaçırıyorsun Zerrin? Kocandan utanıyor musun?" Zerrin, titrek bir nefes alıp gözlerini zorla onunkilere değdirdi ama hemen tekrar yere indirdi. Fısıltısı, odadaki mum alevleri kadar cılızdı: "Hayır... Yani, evet. Yani, daha önce... hiç karşınıza bu halde, böyle... bir kıyafetle çıkmadım Şehzadem. Çok utanıyorum."

Turgut, karısının bu naif itirafına sessizce güldü; bu utangaçlık, onu daha önce hiç olmadığı kadar cezbetmişti. Eğilip utançtan kızarmış yanağına usulca bir öpücük kondurdu. Sonra soğuktan korumak istercesine sıcak elleriyle Zerrin'in titreyen ellerini tuttu, sedire doğru yönlendirdi ve yanına oturttu. Turgut, Zerrin'in gözlerinin içine bakarken, sesindeki hayranlık gizlenemezdi: "Utanmana gerek yok Zerrin, bilakis... Bu halinle bile fevkalade bir güzelliğin var. Tenine sinen lavanta kokusu, odanın tüm havasını değiştirmiş." Şehzade, iltifatının ardından yavaşça gözlerini odada gezdirirken, loş ışıkta köşede duran, Afife ve Sıdıka'nın hazırladığı o ahşap küveti gördü. Turgut, küvete kısa, manidar bir bakış atıp hemen gözlerini tekrar karısına çevirdi; bakışlarında hem sabırlı bir bekleyiş hem de arzunun ilk kıvılcımları vardı. Ardından, odada başka biri varmış da sanki duyabilirmişçesine yavaşça Zerrin'in kulağına doğru eğildi. Sıcak nefesi, Zerrin'in boynunu okşarken, fısıltısı da kulaklarında çınladı: "Biliyor musun iyi bir koca, ilk gecelerinde karısına güzel bir hediye sunar." Turgut, bu sözlerin ardından, belindeki işlemeli ipek kuşağın kıvrımından, parıltılı, zarif bir şekilde işlenmiş gümüş bir anahtar çıkardı ve Zerrin'in avucuna bıraktı. Zerrin, bu sürprizin yarattığı şaşkınlık ve merakla irkildi; gözleri Şehzade'nin elindeki anahtara kilitlenmişti. Titreyen bir sesle fısıldadı: "Bu... Bu neyin anahtarı Şehzadem?" Turgut, karısının merak dolu gözlerine bakarken, sesi hem gururlu hem de hayrandı: "Bu, bir Melike olarak, yakında benimle birlikte gideceğin o uç beyi kalesindeki en özel dairenin, senin şahsi odanın anahtarı Zerrin. Öyle güzel bir manzarası var ki pencerelerinin... o manzaraya baktığımda zihnimde bir tek sen canlandın."

Zerrin, Şehzade'nin bu övgüsü ve bakışları karşısında, utançtan ve heyecandan daha da kızarırken, Turgut ağır, işlemeli kaftanını üzerinden sıyırdı; artık üzerinde sadece ince, beyaz pamuklu bir iç çamaşırı kalmıştı. Heybetli duruşu, odadaki loş ışıkta daha da belirginleşirken, arzusunu gizlemeye gerek duymayan erkeksi bir kudretle Zerrin'e doğru eğildi. Onu nazikçe kucağına çekti; Zerrin, bu kez tereddütsüzce, adeta mıknatıs gibi çekildiği şehzadenin tek dizinin üzerine, yan bir şekilde oturdu. Bacakları aşağıya doğru sarkıyordu; tek omzunu ise şehzadenin geniş göğsüne yaslamıştı. Bu yakın ve savunmasız pozisyon, Zerrin'in utancını yerini tarif edilemez, yoğun bir sıcaklığa bırakmasına neden olmuştu. Kalbi adeta ağzında atıyor, nefesi kesik kesik çıkıyordu. Turgut, karısının bu teslimiyetinden ve heyecanından aldığı güçle, sıcak ve nasırlı parmaklarının tersini, Zerrin'in ince ipek geceliğinin üzerinden, köprücük kemiğinden başlayarak, boynunun yanından kulak memesine doğru usulca ve şehvetle gezdirmeye başladı. Tenine dokunduğu her an, Zerrin'in bedenindeki o karşı konulamaz titremeyi hissediyordu. Eğilip, sanki dünyanın en kıymetli hazinesini öpermiş gibi Zerrin'in boynuna, kokusunu içine çekerek derin bir öpücük kondurdu. Ardından, dudaklarını karısının kulağına yaklaştırıp fısıldadı: "Zerrin... o kadar güzelsin ki, bu halinle bana adeta eziyet ediyorsun. Seni bu kadar arzulamak, aklımı başımdan alıyor." Turgut, bu tutkuyla dudaklarına kapandı; bu an, ikisi için de tarifsiz bir tutkunun mühürlendiği andı.

Öpücüğün ardından, Zerrin Şehzade'nin omuzlarına tutunduğu ellerini çekti ve başını usulca geriye attı; nefesi kesilmişti. Turgut, kollarını tekrar başının üzerine kaldırdı ve o ince, beyaz iç çamaşırını da sanki bir yükten kurtulur gibi başının üzerinden sıyırdı. Artık üzerinde hiçbir şey kalmamıştı; teni, meşalelerin altın ışığında, yılların getirdiği tecrübeyle yoğrulmuş, geniş omuzlu ve heybetli bir savaşçının gücünü yansıtıyordu. Onu kucağından nazikçe indirip sedirin yanına, yere bıraktı. Zerrin, Şehzade'nin karşısında, o yalın ipek geceliğiyle küçücük, narin bir kuş gibi kalmıştı. Turgut, eğilip Zerrin'in belindeki işlemeli ipek kuşağın ucunu tuttu. Yavaşça çektiğinde, kuşak çözüldü ve gecelik ayaklarının dibine yumuşak bir sesle döküldü. Turgut, karısını meşalenin altın sarısı ışığında, en saf ve korumasız haliyle gözleriyle süzdü: "Bedenin... Zerrin, bedenin sanki denizlerin en derininden çıkarılmış, işlenmiş bir inci gibi... kusursuz ve nadide." Zerrin, Şehzade'nin öpücüğüyle başı dönmüş, sedirin üzerinde, Turgut'un dizlerinin üzerinde duruyordu. Kucağında karısıyla birlikte yatağa ilerledi ve onu yatağa bırakıp üzerine doğru yavaşça uzandı. Zerrin'in saçları yatağa altın bir örtü gibi serilmişti. Zerrin, kocasına elini uzatıp adeta davet etti. Turgut, bu davetkâr bakışlar karşısında arzuyu daha fazla dizginleyemedi. Karısının iniltisi, odadaki sessizliği delerken, Turgut'un eli narin omuzlarından süzülerek göğsüne yöneldi. Sıcak avucu, Zerrin'in kalp atışlarını teninin üzerinden hissederek göğsünü kavradı; baş parmağının ucu ise, sertleşen uçta yavaşça daireler çizerek karısına tarifsiz bir haz yaşatıyordu. Turgut, dudaklarını kalbinin üzerine bastırırken; oda, meşalelerin altın sarısı ışığında, gölgelerin dans ettiği bir tapınağa dönüşmüştü.

Şehzade gecenin geri kalanını yakabilecek dokunuşlarla meşgulken Zerrin elleriyle istemsizce Şehzade'nin saçlarına, boynuna dokunuyordu. Üzerindeki beden yukarıya doğru süzüldüğünde, Zerrin'in parmakları şehzadenin heybetli sırtının orta kısmına kaydı. Ancak bir anlık hareketle, yumuşak tenin altında parmak uçlarına çarpan o sert, engebeli doku Zerrin'i dondurdu. Elini geri çekmek yerine, sanki ne olduğunu anlamaya çalışır gibi oraya daha fazla odaklandı; parmakları, sırt boyunca uzanan o derin, yara izinin kenarlarında ürpererek gezindi. Zerrin, o pürüzsüz tene hiç uymayan bu soğuk ve derin dokuyla karşılaştığında nefesi boğazında düğümlendi. İrkilerek elini hızla çekti, sanki eline bir kor parçası değmişti. Meşalelerin ışığında, az önce hayranlıkla okşadığı o heybetli sırta şimdi dehşetle baktı. Birdenbire, hafızasının karanlık dehlizleri kapılarını araladı; aylar öncesine, şehzadenin seferde olduğu o kâbus dolu günlere, her gece Tanrı'ya yalvardığı o sessiz karanlığa döndü. Zerrin'in parmak uçlarındaki o sert iz, hafızasındaki tüm o mektupsuz günlerin, bitmek bilmeyen endişelerin somut bir kanıtı gibi karşısında duruyordu. Aniden gelen bu gerçek, odadaki tutkuyu bir anda uçurup götürdü. Zerrin, tüm varlığıyla sarsılarak Şehzade'yi omuzlarından itti. Turgut, karısının bu ani ve hırçın duruşu karşısında irkildi; karısının korku dolu gözlerini ve ağlamaklı sesini duyduğunda, içinde şefkatli bir koruma içgüdüsü alevlendi. Hızla doğrularak tepeden, gözleri yaşlı Zerrin'e bakmaya başladı. Turgut endişeli bir tonda fısıldadı: "Zerrin bir şey mi oldu? Seni korkutacak bir şey mi yaptım canın mı yandı?" Zerrin, ağlamaklı gözlerle şehzadenin gözlerinin içine bakarken fısıltısı odayı deldi: "Evet! Hem de çok canımı yaktınız! Sırtınızdaki izden neden bana bahsetmediniz?" Turgut, karısının sitemi ve gözlerinden süzülen yaşlar karşısında derin bir iç çekti. Zerrin’in yattığı yerden doğrulup ondan uzaklaşmak istemesine engel olmak istercesine, ellerini tekrar karısının omuzlarına atıp onu yavaşça yatağın üzerine, kendine doğru çekmeye çalıştı. Ancak Zerrin, sanki bir kalkan kuşanmışçasına gövdesini geri çekti, omuzlarını büzerek şehzadenin dokunuşundan kaçtı.

Turgut’un gözlerinde, karısının bu direnişi karşısında anlık bir kırgınlık belirdi. Bir an tereddüt etse de, karısının bu hırçınlığı, onda daha derin bir açıklama yapma isteği uyandırdı. Turgut, Zerrin'in kaçışını engelleyecek o çevik ve kararlı hamlesini yaptı; kızın titreyen ellerini yatağın üzerine doğru bastırıp başının üzerinde, birleştirerek sıkıca tuttu. Zerrin’in hareket alanını kısıtlayıp, kendi heybetli gövdesini karısının üzerine doğru hafifçe eğdi ve gözlerini tam onun gözlerinin içine dikti. "Zerrin, bak bana!" dedi, sesi emir verir gibi değil, sarsılan bir ruhun hakikatini haykırır gibi gür ve otoriterdi. "Seni korkutmak, seni üzmek... Tanrı şahidim olsun ki, bu hayatta isteyeceğim en son şey bu. Ama o günler... o günler cehennemin yeryüzündeki gölgesiydi." Turgut’un sesi bir an için alçaldı; o savaşçı kimliği yerini, anıların ağırlığı altında ezilen bir adama bıraktı. "Savaşın son günleriydi, sınır boyunda... Çadırımda, bir anlık gafletle uğradığım o kalleş saldırının izi bu. Kılıç sırtıma indiğinde tek düşündüğüm, senin yüzünü bir daha göremeyecek olmaktı. Günlerce o çadırda, kan ve ateş içinde, ölümle yaşam arasında gidip gelirken, her nefes alışımda ismin dudaklarımda dua gibi yankılandı. İyileşmek için değil, sana dönebilmek için direndim o yatakta. Ama o yaraları bir sır gibi saklamamın sebebi seni üzmemekti; bir şehzade olarak zaferin parıltısını sana anlatmak varken, bir yaranın acısını neden taşısaydın o zarif gönlünde?" Ellerini tutan parmakları hafifçe gevşese de, Zerrin'in gözlerindeki öfke azalmışsa da bu sefer derin bir keder ve kırgınlık sarmıştı "Elbette taşırdım! Sizin her şeyinizi taşırım Şehzade'm".

Şehzade'nin o sert, mağrur ve her daim savunmada kalmaya alışkın yüzü, Zerrin'in bu beklenmedik teslimiyeti ve derin sahiplenişi karşısında tamamen savunmasız kaldı. Turgut bir an afalladı; karısının o narin bedeninde nasıl böyle devasa, sarsılmaz bir bağlılık taşıdığına şahit olmanın verdiği o hayranlık dolu şaşkınlığı yaşadı. Zerrin'in ellerini tutan parmakları, bu kez bir kısıtlama aracı gibi değil, bir emaneti korur gibi nazikçe gevşedi. Turgut, o anki tüm otoritesini bir kenara bırakarak, kendini karısının üzerine ağır ama bir o kadar da ürkek bir şekilde bıraktı. Başını Zerrin’in boyun girintisine gömdü; kokusunu, sıcaklığını ve o anın tüm kırılganlığını içine çekti. Kollarını, sanki dış dünyadan onu sonsuza dek saklayacakmışçasına sıkıca Zerrin’in etrafına sardı. "Sen..." diye fısıldadı sesi, boğuk ve titrek bir halde Zerrin'in tenine değerek. "Sen benim en büyük zaferimsin Zerrin." Kadının omuzlarındaki o sertlik, şehzadenin sığınmacı gibi başını ona yaslamasıyla tamamen eridi. Turgut, bir süre öylece, Zerrin’in kalp atışlarının kendi göğsündeki sızlayan yara izine şifa gibi işlemesini bekledi. Aralarındaki o buz gibi soğuk, kederli mesafe; şehzadenin derin bir iç çekişi ve Zerrin'in onun saçlarına dolanan parmaklarıyla yerini, birbirine tutunmuş iki ruhun huzuruna bıraktı. Odanın içindeki meşalelerin ışığı zayıflasa da, aralarındaki o sarsılmaz bağın sıcaklığı, gecenin karanlığını tamamen kovuyordu. Artık sır yoktu; sadece birbirine adanmış, yaralarını birlikte iyileştiren iki insan vardı.

Turgut’un başını boynuna gömerek sergilediği bu sığınış, Zerrin’in içindeki tüm kırgınlıkları bir anda silip süpürmüştü. Şehzade yavaşça geri çekilip karısının yüzüne baktığında, bakışlarında arzunun ötesinde, onu bir daha asla incitmemeye dair derin ve sessiz bir yemin vardı. Turgut, karısının üzerine hafifçe yayılarak bedenini onunkiyle yeniden birleştirdiğinde, aralarındaki yoğun ten teması, yarım kalan tutkuyu çok daha sarsılmaz ve derin bir bağlılıkla alevlendirdi. Sırtındaki o derin yara izi, karısının şefkatli ellerinin altında bir kesik gibi değil, paylaşılan bir mührün izi gibi sızlıyordu. Zerrin, şehzadenin saçlarına doladığı parmaklarını bir an olsun gevşetmiyor, onun her hareketini bir kabullenişle karşılıyordu. Odanın içinde sadece ikisinin hızlanan nefesleri ve birbirine kenetlenen bedenlerinin çıkardığı ritmik sesler yankılanıyordu. Kelimelerin eksik kaldığı, sadece dokunuşların ve bakışların konuştuğu bu anlarda, dış dünyadan kopup birbirlerinin ruhunda kayboldular. Meşalelerin loş ışığı altında, iki bedenin birbiriyle eridiği bu yoğun tutku, saraydaki sessizliği derin bir huzurla mühürledi. Gece, onların birbirine karışan solukları ve tek bir kalp gibi atan nabızlarıyla, sabaha kadar sürecek olan o tarifsiz yakınlığın doruklarında ağır ağır akmaya başladı.

O gece, yoğun tutkunun yorgunluğunu üzerlerine bir örtü gibi sermişti. Turgut, başını yatağın kenarına yaslamış, gözleri yarı kapalı bir halde, meşalelerin titrek ışığında Zerrin’i izliyordu. Genç kadının nefes alışverişleri düzene girmiş, yorgunluktan ağırlaşan göz kapakları huzurla kapanmıştı. Şehzade, yavaşça yerinden doğrulup Zerrin’in üzerini hafifçe örttü ve odanın köşesindeki ahşap küvete yöneldi. Küvetin suyu çoktan soğumaya başlamıştı. Turgut, şöminenin kenarında ısınan bakır güğümleri dikkatlice alarak, içindeki sıcak suyu yavaş yavaş küvete boşalttı. Sudan yükselen buhar, odaya lavanta kokusunu yeniden yaydı; ısı, ahşabın doğal kokusuyla harmanlandı. Şehzade, suyu eliyle kontrol ettikten sonra yatağa geri döndü. Kollarını nazikçe Zerrin’in altına yerleştirip onu uyandırmadan, ipek gibi hafif bir ağırlıkla kucağına kaldırdı. Zerrin, uykunun mahmurluğuyla başını şehzadenin çıplak göğsüne yasladı ve güvenle ona sokuldu.

Turgut, onu yavaşça suyun içine bıraktığında, genç kadın sıcaklığın etkisiyle gözlerini hafifçe araladı; ancak gördüğü ilk şey Turgut’un hayranlık dolu, şefkatli bakışları olunca, yeniden güvenle kapattı. Turgut, onun peşinden küvete girdi; karısının sırtını kendi göğsüne yaslayarak onu kollarıyla çevreledi. Ilık su, her ikisinin de yorgun kaslarını gevşetirken, Turgut bir elini suya daldırıp Zerrin’in saçlarını ve omuzlarını yavaşça ıslattı. Hiç konuşmuyorlardı; sadece suyun dingin sesi ve birbirlerine karışan nefesleri, odadaki sessizliği dolduruyordu. Şehzade, Zerrin’in yorgunluktan ağırlaşan bedenini kollarında tutarken, o gece yaşadıkları her şeyin, o yaraların ve o sarsılmaz bağın, bu ılık suların arasında bir şifa gibi sindiğini hissediyordu. Gecenin geri kalanı, onların birbirlerine adanmış bu sessiz ve huzurlu anlarında akıp gidiyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.