Turgut, sedirin kenarına usulca çöktüğünde nefesini tuttu. Odada yanan mumların ve kandillerin titrek ışığı, Zerrin'in yüzüne vururken, karşısındaki manzara Şehzade'nin günlerdir kurduğu hayallerden bile daha duruydu. Zerrin, üzerinde ağır saray kaftanıyla, adeta bir devrin yükünü omuzlarında taşıyormuş gibi bir sükûnet içinde uyuyordu. Kirpiklerinde hâlâ o yolculuğun yorgunluğu, dudaklarında ise yarım kalmış bir tebessüm vardı. Gece mavisi ipek kumaş, sedirin üzerinde bir şelale gibi dökülürken, gümüş işlemeli hayat ağacı desenleri yanan mumların ışığında parlıyordu. Turgut, bir hükümdar gibi değil, günlerdir hasretle beklediği bir emaneti nihayet yuvasında bulmuş bir adam gibi ona bakıyor, o narin duruşun ardındaki iradeye içten içe hayranlık duyuyordu. Parmak uçlarını, Zerrin'in yüzüne dokunmak için havaya kaldırdı ama geri çekti; bu uykunun, onun için ormandaki o korkulu saatlerden sonra ilk gerçek huzur olduğunun farkındaydı. Zerrin'in güzelliğine baktı öylece. Yorgun olduğu belliydi zira oturduğu yerde uyuyakalmış, üzerindeki kaftanı, kafasındaki başlığı bile çıkarmamıştı. Kendi kendine gülümsedi; aylardır sarayın soğuk taşları arasında beklediği o bahar, şimdi tam karşısında nefes alıyordu. Onu uyandırmadı; ellerini tuttu, öptü birkaç kez. Hatun hâlâ uyanmamıştı, güldü bu haline. Sedirin yumuşak minderlerine yaslandı o da Zerrin gibi; yorgundu. Talas'ın daha alay yoldayken gönderdiği haberden sonra gözüne doğru düzgün bir uyku girmediği gibi hararetli bir araştırmaya da başlamıştı. Az çok tahmin ediyordu bu meselenin arkasında kim olduğunu ama tek başına bu kadar ileri gidebileceğini düşünmemişti. Müstakbel gelinine alayda saldıran kimse eğer sarayda da boş durmayacağını biliyordu. Üstelik birkaç hafta sonra Zerrin ile melik olarak gideceği şehirde de karısını korumak zorunda olduğunun farkındaydı. Zerrin'in elini tutarken derin bir nefes aldı, huzurla uyumasına güldü; sinirleri bozulmuştu, başkası olsa belki de çok korkar, yalnız bile kalamazdı. Ayağa kalkıp Zerrin'in kafasının üzerindeki başlığı çıkardı. Başlığı saçlarını örerek sabitledikleri için biraz uğraştı; Zerrin huzursuzca kıpırdansa da uyanmamıştı neyse ki. Kızın omuzlarından aşağı dökülen saçlarıyla güzel bir çiçek kokusu ciğerlerine dolarken, dayanamayıp birkaç kez öptü dudaklarını. Şenlik sesleri azalmaya başladığında Zerrin'i bırakıp çıktı. Çapar ve Talas dairenin olduğu koridorun başında bekliyordu, üstelik kapıda da iki tane nöbetçi vardı. Şehzade gittikten kısa bir süre sonra Valide Sultan ve Nesibe Hatun'un da emriyle Afife ve Sıdıka, hizmet ettikleri kişinin dairesine yani Zerrin'in yanına dönmüşlerdi. Kadını uyandırmış, üzerini değiştirmesine yardımcı olup dinlenmesi için dairedeki işlerini sessizce halletmişlerdi. O gece Zerrin uyurken dairede bir takım hazırlıklar yapıldı, yiyecek ve içecekler yerleştirilirken ahşap bir küvet de getirilmişti. Ertesi günün şenlik sesleri, sarayın taş duvarlarında hafif bir uğultu gibi yankılanırken Zerrin, gözlerini derin bir uykudan araladı. Odadaki hava, akşamki tütsü kokusunun yerini taze çiçeklerin ve buhurdanlığın dingin aromasına bırakmıştı. Üzerindeki ağır kaftan gitmiş, yerine daha hafif, tene temas eden yumuşak dokulu bir kıyafet bırakılmıştı. Afife ve Sıdıka, odayı o kadar sessiz ve maharetle hazırlamışlardı ki, Zerrin sanki bir düşten yeni uyanıyormuş gibi hissetti. Kahvaltısını ettikten sonra Afife elinde bir başlıkla geldi: "Nesibe Hatun, bugünkü kabullerde kullanmanız için Valide Sultan'ın gönderdiği başlığı hazırladı. Başlığı takmanıza yardımcı olayım izninizle". Zerrin, başlığı takılırken aynadaki aksine bir anlık göz attı; saçlarının omuzlarına dökülen doğal yumuşaklığını ve Afife'nin özenle yerleştirdiği başlığın ağırlığını hissetti. İnce bir nezaketle başını eğerek hazırlığını tamamladı ve Harem'deki büyük divanhaneye doğru, Afife eşliğinde yürümeye başladı.
Divanhane'ye girdiğinde içerideki atmosfer, dün gecenin o karmaşasından oldukça farklı, düzenli ve ağırbaşlıydı. Valide Sultan başköşede oturmuş, çevresindeki hanımlarla şenliklerin ve şehirdeki hazırlıkların gidişatını konuşuyordu. Zerrin içeri girdiğinde sohbet hafifçe duruldu ve tüm gözler ona çevrildi. Valide Sultan, gelininin zarif duruşunu süzerek gülümsedi ve elini yanındaki boş minderi işaret ederek kaldırdı. "Hoş geldin Zerrin kızım. Misafirlerimiz de teşrif ettiler, gün boyu sürecek sohbetlere ve hazırlıklara dahil olalım dedik." Zerrin, Valide Sultan'ın yanındaki yerini alırken, etrafındaki hanımların sıcak ve misafirperver tavırlarını fark etti. Saray, şenliklerin ikinci gününde bir huzur ve kutlama alanına dönüşmüştü; dünün telaşlı koşturmacası yerini daha oturaklı, keyifli bir sohbet ortamına bırakmıştı. Hanımlar, geleneklerine uygun olarak birbirlerine nezaketle iltifatlar ediyor, önlerindeki gümüş tepsilerde sunulan şerbetleri yudumluyorlardı.
Zerrin, Valide Sultan'ın kendisine olan ilgisinden ve misafirlerin sıcak yaklaşımından ötürü kendini daha rahat hissetti. Tam o sırada bakışları, divanhanenin biraz daha sakin, kalabalığın gürültüsünden uzak bir köşesine kaydı. Bala, her zamanki vakur ve sade duruşuyla orada oturuyordu. Etrafındaki kadınlarla sohbet etmek yerine, elindeki küçük bir işle meşgul oluyor, ara sıra çevresini süzüyordu.
Zerrin, Bala'nın varlığını fark ettiğinde, aralarındaki o kısa süreli ve sessiz iletişimi anımsadı. Bala, ortamın neşesine ve genel akışına uyum sağlıyor gibi görünse de, Zerrin'in ona doğru baktığını hissettiğinde başını hafifçe kaldırdı. Göz göze geldiler. Bala, saray çevresinin o alışıldık "süzme" tavrından uzak, sadece tanıdık birine selam verirmiş gibi, belli belirsiz bir baş hareketiyle karşılık verdi. Bir an için yüzünde, saraydaki resmiyetin içine gizlenmiş o samimi ifade belirdi; sanki "bu kalabalığın içinde birbirimizin farkındayız" der gibiydi.
Zerrin, bu küçük selamlaşmanın verdiği hafiflikle tekrar önüne döndü. Valide Sultan, o sırada yanındaki soylu bir hanıma, Zerrin'i kastederek bir şeyler anlatıyordu.
"Zerrin kızım," dedi Valide Sultan nazik bir sesle, herkesin duyabileceği şekilde. "Bugün misafirlerimize, geldiğiniz topraklardaki geleneklerden ve buradaki yeni hayatından bahsetmeni arzu ederiz. Hepimiz senin hikayeni ve o güzel duruşunu merak ediyoruz." Zerrin, üzerine çevrilen nazik bakışların ağırlığı altında hafifçe gülümsedi. Saray, dün geceki o fırtınalı yolculuktan sonra şimdi ona bambaşka bir yüzünü gösteriyordu; şenliklerin coşkusu ve huzurlu bir kabulleniş ile... Gün aktı geçti, akşam vakti ziyafet sofraları kuruldu sarayda ve saray etrafında. Salondaki ziyafet sofrası, sarayın tüm görkemini yansıtan bir şölene dönüştü. Masalar; mis kokulu safranlı pilavlar, nar ekşili kuzu çevirmeler ve ağır bakır sahanlarda tüten yemeklerle donatılmıştı. Ortamda ney ve rebabın dinlendirici sesi yankılanırken Zerrin, oturduğu yerden kalktı. Elinde, üzerinde özenle seçilmiş meyveler ve saray mutfağının nadide tatlılarının bulunduğu gümüş bir tepsi vardı. Zerrin'in adımları salonun merkezine ulaştığında uğultu kesildi, gözler ona döndü. Köşedeki minderde, her zamanki mesafeli duruşuyla oturan Bala'nın yanına vardı ve tepsiyi nazikçe önüne bıraktı. "İkramımı kabul et Bala Hatun," dedi Zerrin. Sesi, salonun sessizliğinde duyulacak kadar yüksekti. "Sana ödeyemeyeceğim bir borcum var." Bala, şaşkınlıkla ayağa kalktı. Zerrin'in sözleri tüm divanhanede duyulmuş, soylu hanımlar merakla fısıldaşmaya başlamıştı. Bala, derin bir mahcubiyetle Zerrin'in önünde vakur bir edayla eğildi. Gözlerini Zerrin'in gözlerine diktiğinde, sesinde keskin ve tavizsiz bir kararlılık vardı: "Bu nezaketiniz başımın üstündedir Zerrin Hatun. Bana bir borcunuz yok ben dostlarıma zarar gelmesine izin vermem." Salonda buz gibi bir hava esti. Bala, "dostlarım" diyerek sarayın hiyerarşik dengelerine ve dostluklarına meydan okumuş, kendi safını netleştirmişti. Zerrin, yerini almak üzere Valide Sultan'ın yanına döndüğünde, Valide'nin bakışlarında bir şaşkınlık değil, aksine belli belirsiz bir memnuniyet parıltısı gördü. Valide Sultan, ormandaki o karanlık hadiseyi ve Bala'nın o günkü sadakatini zaten biliyordu. Şimdi Zerrin'in, kendisinden habersiz bu müttefikliği açık etmesi ve onu sarayda güvenli bir konuma yerleştirmesi, Valide'nin gelinine olan güvenini daha da perçinlemişti. Ve her iki taraf da farkındaydı ki kimse Bala'ya tepeden bakamayacaktı artık.
Ziyafetin şatafatı, yerini sarayın koridorlarına sinen o derin, gece sükûnetine bıraktı. Misafirler uğurlandı, meşalelerin ışığı azaldı. Zerrin, Valide Sultan'ın hayır duasını alıp ağır adımlarla dairesine çekildiğinde, zihninde hala Bala'nın sadakati yankılanıyordu. Sarayın debdebesi kapının ardında kalınca, Zerrin için gerçek bir arınma vakti başlamıştı. Afife ve Sıdıka tek bir söz etmeden, sadece ellerindeki işe odaklanarak odayı adeta bir mabede dönüştürdüler.
Afife, Zerrin'in ağır kaftanını ve boynundaki mücevherleri birer birer çıkarıp kenara koyduğunda, Zerrin üzerindeki o ağır zırhın kalktığını hissetti. Sıdıka ise o sırada ahşap küveti lavanta ve biraz da adaçayı kaynatılmış sıcak suyla dolduruyordu. Zerrin banyoya girdiğinde, Sıdıka onun saçlarını büyük bir titizlikle sudan koruyarak yüksekte topladı. Tenini yumuşatan o sıcak suyun içinde, günün yorgunluğu ve omuzlarındaki tüm gerginlik yavaş yavaş çözüldü. Sabun olarak, kendilerinin hazırladığı, içinde zeytinyağı ve ezilmiş menekşe yaprakları olan yumuşak bir karışım kullandılar.
Zerrin banyodan çıkıp kurulandığında, Sıdıka saçlarını açtı ve geniş dişli bir tarakla nazikçe taradı. Ardından, bir bez yardımıyla saçlarındaki nemi tamamen alana kadar özenle kuruladılar. Saçlar artık ıslak değil, yumuşak ve kuru bir ipek gibi omuzlarından aşağı pürüzsüzce dökülüyordu. Üzerine yumuşak, vişne çürüğü renginde, hiçbir süsü olmayan düz bir ipek gömlek giydirdiler. Ne bir toka, ne bir boya, ne de bir takı vardı üzerinde; sadece temiz teni ve saçından gelen o hafif, kurulanmış lavanta kokusu kalmıştı. Afife, saçlarını son bir kez elinden geçirdiğinde, saç uçları omuzlarında doğal ve hacimli duruyordu. Sıdıka, odayı havalandırıp yanan mumların fitillerini düzeltti. En son, yatağın yanındaki tütsülüğe az miktarda öd ağacı kabuğu koyup üzerini kapattılar; oda, dışarıdaki saray kokusundan tamamen farklı, dingin ve ferah bir hale büründü. Hizmetliler, Zerrin'in bu en doğal halini tamamladıklarında ona son bir kez baktılar. Zerrin, aynadaki aksine baktığında, yorgun ama huzurlu yüzünü gördü. Afife ve Sıdıka, "Her şey hazır Hatun'um, Şehzademiz birazdan teşrif ederler," dedikten sonra başlarını eğip sessizce odadan çıktılar.
Kısa süre sonra kapının tokmağı ağır bir sesle döndü. Turgut içeri girdiğinde, oda ona tanıdık bir ferahlık sundu. Ziyafetin ağır yemek, meşale ve kalabalık kokusu yoktu; sadece temiz ten ve lavantanın dinginliği vardı. Turgut kapıyı kilitleyip adımlarını attığında, Zerrin'in omuzlarından dökülen kuru, pürüzsüz saçlarını ve üzerindeki o yalın, vişne çürüğü ipeğin duruşunu gördü. Zerrin, kapının kapanma sesiyle birlikte irkildi. Gün boyu süren o vakur duruş, Bala ile kurduğu o cesur müttefiklik ve saray erkânına karşı takındığı o kendinden emin maske bir anda eriyip gitmişti.