Suikast girişimi atlatılmıştı ancak alayın üzerindeki o ölü sessizliğini kimse bozamadı. Zerrin, tahtırevanın içinde titreyen ellerine bakıyor, hançerin o soğuk parıltısını zihninden atamıyordu. Alay artık daha sıkı, daha korkak ilerliyordu. Nesibe Hatun, suikasttan hemen sonra tahtırevanın perdesini sertçe çekmiş, Zerrin’in yanına, kendi güvendiği tek ismi, Bala Hatun’u yerleştirmişti. Bala, kılıcını dizlerinin üzerine koymuş, dışarıdaki her hareketi gözleyen bir avcı gibi oturuyordu. Zerrin’in hâlâ titreyen parmaklarını görünce, o alışık olunmadık derecede net ve tok sesiyle söze girdi "Korkunun pençesine düşersen, hançeri sana saplayan kadının asıl amacına hizmet etmiş olursun Zerrin Hatun." Zerrin başını kaldırıp ona baktığında, Bala Hatun’un gözlerinde acımadan ziyade bir yoldaşın metanetini gördü. Bala devam etti "Denizlerde fırtına koptuğunda gemi sarsılır, mürettebat korkar. Ama dümeni tutan el sarsılmamalı. Şimdi senin ellerin dümen; hem kendin için hem de bu alay için dik durmalısın."
Zerrin bu sözlerle biraz olsun nefes aldığını hissetti. Bala’nın yanında o narin, savunmasız gelin olma halinden sıyrılıp, bir şeyleri göğüslemeye hazır birine dönüşmeye başladığını duyumsuyordu. Artık pencerenin perdesini aralamıyor, ormanın derinliklerine bakmaya cesaret edemiyordu. Bir "gelin" olarak çıktığı yol, bir "av" olarak devam ediyordu; ancak artık bu avda, yanında çelikten bir kalkan vardı. Alay, Ural Sarayı’nın eteğinde, yüksek taş duvarları ve asırlık çınar ağaçlarıyla saklı "Gelin Menzili"ne ulaştığında, havada sadece baharın değil, asırlık bir protokolün ağır kokusu vardı. Taş döşeli avluya giren atlılar sessizce dizilirken, Zerrin’in tahtırevanı ana köşkün kapısında durdu. Nesibe Hatun’un titiz gözetimindeki nedimeler, genç kadını bir an evvel mahrem odaya aldılar; zira saray kapısından içeri girecek olan artık bir yolcu değil, bir hanedan üyesiydi.
Zerrin, odanın ortasındaki geniş sedirde, üzerinde sadece ince bir iç gömleğiyle otururken, terziler o ihtişamlı elbiseyi bir heykel giydirir gibi üzerine geçirdiler. Kıyafet, saray estetiğinin o ağır ve vakur havasını taşıyordu; zemin gece mavisi renginde, üzerinde sanki gümüş bir nehir gibi akan, elde işlenmiş "hayat ağacı" desenleriyle bezeli ağır bir ipek kadifeydi. Kolları, bileklere kadar dar inen, dirseklerden aşağı ise genişçe dökülen, uçlarında sarı sırma ile işlenmiş geometrik Rumi motifleri barındırıyordu. Belinde, sarayın hazinesinden getirilen; zümrüt ve yakut taşlarla bezeli, ağır altın kemer, Zerrin’in belini çelik gibi kavrıyordu. Sırtından yere kadar uzanan, sekiz köşeli yıldızları andıran inci işçilikli ağır pelerin, Zerrin’in aynadaki yansımasını değiştirmiş; karşısındaki kızın sadece bir gelin değil, adeta bir devleti üzerinde taşıyan bir hükümdar eşi olduğunu göstermişti. Nesibe Hatun, Zerrin’in saçlarını örüp üzerine o ağır, el işlemeli kırmızı duvağı örttüğünde, aynadaki yansımada kızın gözlerinde bir anlık bir takdir ifadesi belirdi: "Bu elbise sadece senin güzelliğini değil, o ormandaki saldırıya karşı dik duran iradeni de taşıyor, Zerrin Hatun." Tam o anda, kapı yavaşça aralandı. Bala Hatun, zırhının üzerinde bir pelerinle içeri girdi. Talas'la yaptığı kısa görüşmenin ardından ifadesi keskindi. Zerrin'e doğru birkaç adım atıp, odadaki nedimeleri görmezden gelerek fısıltıyla konuştu: "Talas suikastçıya dair bulduğu her türlü izi detaylıca incelemeye aldı Hatun'um. Olayın perde arkası ve saldırganın kimliği hakkında henüz hiçbir şey belli değil. Lakin için rahat olsun; Ural Sarayı düğün için çok önlem aldı sarayda bir şey yapamayacakları için yolda saldırmayı seçti korkaklar emin olun Zerrin Hatun".
Menzil, Ural Sarayı’nın hemen kıyısındaki o kadim ormanın bittiği, saray arazisinin geniş, çiçekli bahçelere açıldığı noktadaydı. Alay, ormanın o gölgeli ve tekinsiz yolundan çıkıp, sarayın yüksek taş surlarının önüne geldiğinde, orman ağaçlarının yerini ulu servi ağaçları ve bakımlı bahçeler almıştı. Menzil'de yapılan hazırlıklardan sonra alay, sarayın ana kapısına doğru kısa ama oldukça görkemli bir mesafe kat etti. Sarayın ana kapısına uzanan geniş yolda yürürken, Zerrin tahtırevanın perdesini hafifçe araladı. Uzaktan gördüğü saray şimdi tüm heybetiyle karşısındaydı; yüksek burçları, ormanın yeşil örtüsüyle tezat oluşturan bembeyaz taşları ve gökyüzüne meydan okuyan kubbesiyle adeta bir dev gibiydi.
Sarayın kapısına ulaştıklarında, dış avluda bekleyen muhafızlar ve Nizameddin, alayı karşılamak üzere hizaya girdiler. Tahtırevan durduğunda, ormanın hışırtısını geride bırakan o mutlak sessizlik saray avlusuna yayıldı. Nizameddin öne çıkıp ellerini kalbine koyarak derin bir hürmetle eğildi: "Hoş geldiniz Ural Sarayı’na Zerrin Hatun. Şehzade Turgut Hazretleri, gelişinizin sarayın dört duvarına beklenen o baharı getirdiğini buyurdular." Zerrin, tahtırevanın kapısı açıldığında dışarı adımını attı. Karşısında sadece bir yapı değil, asırlardır süregelen bir düzenin kalbi duruyordu. Ormanın o yabani ve gizemli havası, yerini burada ağır kokulu tütsülerin ve disiplinli bir sükûnetin hüküm sürdüğü mermer koridorlara bırakmıştı. Zerrin, sarayın büyük kapısından içeri ilk adımını attığı an, ormanın karanlığında uğradığı saldırının bıraktığı o ürperti yerini, büyük bir bilinmezliğin yarattığı o soğuk ve ağır merak duygusuna bıraktı. Sarayın devasa giriş holünde ilerlerken Zerrin’in adımları, mermer zeminde bir yankı ordusu gibi peşinden geliyordu. Nizameddin'in sözleri kulaklarında çınlıyordu ama asıl ağırlığı, üzerine düşen yüzlerce çift gözün sessizce onu tartması oluşturuyordu. Sarayın koridorları, ormanın o vahşi ve kontrolsüz doğasının aksine, her santimi bir nizama göre düzenlenmişti.
Zerrin, Nesibe Hatun’un rehberliğinde, doğrudan sarayın içindeki Hatun Divanı'na, yani Valide Sultan’ın huzuruna çıkarılacağı o meşhur kabul odasına götürülüyordu. Bu, saraydaki ilk büyük sınavıydı. Kapılar büyük bir gürültüyle açıldığında, Zerrin kendini geniş, yüksek tavanlı ve buram buram buhur kokan bir odanın ortasında buldu. Odada Valide Sultan, etrafındaki saray ileri gelenleriyle birlikte ağırbaşlı bir sükûnet içindeydi. Zerrin, üzerindeki o ağır, gece mavisi kaftanı ve omuzlarından süzülen inci peleriniyle, odanın ortasına kadar yürüdü. Valide Sultan’ın bakışları, Zerrin’in üzerindeki her detayı gözleriyle inceledi. Gelinliği, duvağı sarayın ihtişamına uygundu. Zerrin, başını hafifçe öne eğerek o kadim selamı verdi. Valide Sultan'ın yanındaki sedirde oturan kadınlar, Zerrin’in omuzlarına yerleşen bu yeni ağırlığı fısıldaşmalarla takip ediyordu. Valide Sultan sedirinden hızla doğruldu. Yüzündeki o otoriter ifade, Zerrin'i görünce yerini şefkatli bir gülümsemeye bıraktı. Valide Sultan, yanındaki yerini işaret ederek, "Yaklaş kızım," dedi. Zerrin yanına vardığında, Valide Sultan onun ellerini tuttu; bu, saray protokolünde çok nadir görülen bir yakınlıktı.
"Yolun uzun, meşakkatli olmuş. Lakin sarayın kapısına kadar gelen bu cesaretin, hanedanımızın da kudretini pekiştirir," diyerek Zerrin’in saçlarını okşadı. Odadaki kadınlar, Valide Sultan'ın bu sıcak tavrıyla birlikte Zerrin’e karşı bir anda güven ve saygı dolu bakışlar atmaya başladılar. Zerrin, daha ilk dakikadan saraydaki en güçlü kalkanını, yani Valide Sultan’ın sevgisi kendini belli etmişti. Tam o sırada, odanın girişinde görevli olan hatunlardan biri, Valide Sultan’a eğilerek kısık sesle Şehzade Turgut’un gönderdiği haberi iletti: “Zerrin Hatun için hazırlanan daireler, Şehzade Hazretleri’nin bizzat nezaretinde, sarayın en güneş alan ve en korunaklı köşesinde tamamlandı. Hatun’un huzuru için her detay gözetildi." Valide Sultan bu haber üzerine hafifçe tebessüm ederek Zerrin’e baktı. "Oğlum Turgut, sana olan hürmetini ve kalbindeki yeri daha şimdiden sarayın duvarlarına kazıtmış Zerrin. Gönlün ferah olsun bu çatı altında seni kimse incitemez." Zerrin, o an Şehzade’yi görmemiş olsa da, isminin ve varlığının saray koridorlarında bir rüzgar gibi dolaştığını hissetti. Saray artık sadece bir yapı değil; Valide’nin sevgisiyle çevrili, Turgut’un korumasıyla güvenli bir kale gibiydi.
Sarayın avlularında yankılanan musiki, erkekler kısmında daha tok ve gürültülü bir tempoyla; haremin iç bahçelerinde ise ney ve kudümün eşlik ettiği daha ince, daha duygulu bir tınıyla yükseliyordu. Valide Sultan’ın yanında geçen birkaç saatin ardından, saray erkânının ve hanedan üyelerinin eğlenceleri tüm hızıyla sürerken, Zerrin'in dairesine çekilme vakti gelmişti. Nesibe Hatun ve nedimelerin refakatinde, kalabalıktan ayrılıp sarayın en seçkin kısmında, bizzat Şehzade’nin özeniyle hazırlanmış dairesine yöneldi. İçeri girdiğinde, dışarıdaki şenliğin uğultusu bir anda kesildi. Daire, dönemin mimari estetiğinin en zarif örnekleriyle donatılmıştı; yüksek pencerelerden ay ışığı süzülüyor, sedirlerin üzerine serilmiş ipek işlemeli yastıklar odanın havasını yumuşatıyordu. Zerrin, üzerindeki o ağır, tören kıyafetlerinin verdiği yorgunlukla pencerin kenarındaki sedire oturdu Nesibe Hatun ve Afife daireden çıkmadan önce ağır duvağını da çıkarmışlardı. Sarayın içindekki şenliklerin sesi bir ninni gibi gelmişti o an yorgunluktan daha fazla direnemedi uykuya yaslandığı yumuşak yastığa kafasını yasladı hafifçe. Bir süre uyumuştu ki kapıdaki nöbetçiler gelen emirle kapıyı açtıklarında Şehzade Turgut içeri girdi. Gözleri dairede gezmiş hasretle beklediği kadını aramıştı ki sedirde onu uyurken görünce gülümsedi. Yanına varıp oturduğunda narin yüzünün huzurla dolduğunu fark ettiğinde rahat bir nefes aldı. Saray yolculuğunda olanlardan sonra çok korkmuş olmasından endişe ediyordu.