Görüşü tamamen kararmadan evvel işittiği son şey, babasının o korumacı, telaşlı feryadı oldu: "Zerrin! Kızım!" Sert ahşap zemine çakılmadan hemen önce, kendisini kavrayan o güçlü, çalışma odasının esansıyla kokan baba kolları oldu. Sonrası derin bir sessizlikti. Zerrin saatler sonra gözlerini açtığında, odasında hala mürdüm rengi perdelerin arkasından sızan o aynı akşamın loş karanlığı vardı. Baş ucunda endişeyle bekleyen Sıdıka fısıltıyla dualar ediyordu. Yalnızca bir iki saat baygın kalmıştı lakin Zerrin’e sanki asırlar geçmiş gibi geliyordu. Zerrin bitkindi, kemikleri sızlıyordu ama ruhu berraktı. Aylardır onu boğan o kasvet dağılmıştı. Babasına hafifçe tebessüm etti, iyi olduğunu söyleyerek onu teselli etti. O gece, aylardan sonra ilk kez, asıl Zerrin'in hatıralarından sızan o suçluluk azabı olmadan, derin ve huzurlu bir uyku çekti, babası hâlâ endişeliydi birkaç saatte bir gelip kızını kontrol ediyordu. Ertesi gün tamamen konağın mahrem duvarları ardında, son hazırlıklara, sandıkların mühürlenmesine ve çeyizin toparlanmasına ayrıldı. Zerrin o günü babasıyla, Yusuf’la ve Gülizar ile gözlerden uzak, doya doya geçirerek vedalaşma fikrine kendini alıştırdı. Ruhundaki o büyük düğüm çözüldüğü için artık her şeye daha güçlü yaklaşıyordu.
Zerrin’in ayılmasının üzerinden tam bir gün geçmiş, ertesi sabahın ilk ışıkları konağı aydınlatmıştı. Aşağıdaki caddelerden gelen nal sesleri, demir tekerleklerin taş zeminde çıkardığı gürültüler ve telaşlı ayak sesleri, Ural Sarayı’nın elçilerinin ve gelin alayının şehre teşrif ettiğini haber veriyordu. Mehmet Efendi, üzerine ağır, işlemeli ama mütevazı kaftanını geçirip merdivenlerden aşağı indiğinde, konağın büyük kapısında bizzat Sultan’ın en güvendiği isim, Vezir Nizameddin ve heybetli, asil duruşuyla etrafındaki herkesi tek bir bakışıyla hizaya getiren karısı Nesibe Hatun duruyordu. Mehmet Efendi, onları geleneklerine ve konak adabına yaraşır bir hürmetle selamlayıp konağın en şaşaalı, mahrem selamlık kısmına buyur etti. Süreç, saray hukukuna uygun olarak pürüzsüz ve keskin ilerledi. Şehzade Turgut bizzat orada olamadığı için, nikah merasimi konağın yabancı gözlerden sakınan o ağırbaşlı odasında, Vezir Nizameddin’in Şehzade’ye vekalet etmesiyle hızlıca kıyıldı. Şahitlerin huzurunda, Mehmet Efendi’nin rızasıyla dini ve hukuki akit tamamlandı. Zerrin, artık Şehzade Turgut’un resmi zevcesi, Ural Sarayı'nın bir hatunuydu. Konağın mahremiyeti sıkı sıkıya korunurken, dışarıda, şehrin can damarı olan meydanlarda ve imarethanelerde ise bambaşka bir hareketlilik vardı. Zerrin’in bizzat ricasıyla ve Mehmet Efendi'nin de sözüyle, düğün bereketi tüm şehre yayılsın diye şehrin üç büyük meydanında ve ulu caminin yanındaki imarethanede devasa kazanlar kuruldu. Tonlarca etli tirit, pirinç pilavları ve ballı zerdeler buralarda pişirilerek çevre mahallelerdeki ne kadar aç, evsiz barksız ve düşkün varsa sofralara buyur edildi.
Konağın o dışarıya kapalı, vakur duvarları ardında hazırlanan bu büyük hayrat, Nesibe Hatun’un da gözünden kaçmamıştı. Genç kızın hem konağın mahremiyetini bu denli koruyup hem de şehrin dört bir yanındaki düşkünleri gözeten bu asil ve akılcı şefkati, Nesibe Hatun’un yüreğinde ona karşı büyük bir saygı uyandırdı.
Ancak yuvadan kopma anı geldiğinde, konak içi tam bir kor ateşe döndü. Yusuf’un kardeşine sarılarak gözyaşları döktü, Mehmet Efendi ise kızının başındaki al tülbenti hafifçe kaldırıp onu son kez alnından öptü. Zerrin, arkasında asıl Zerrin’in acılarını ve geçmişini bırakarak konağın yüksek kapısından çıktı ve dışarıda bekleyen görkemli, ipek perdeli tahtırevanın içine bindi. Yanında Sıdıka ve Valide Sultan'ın emriyle alaya dahil olan Afife Hatun vardı. Nesibe Hatun ise alayın önünde, vakur atının üzerinde bizzat mihmandarlık ediyordu.
Yolculuğun o ilk günü, Zerrin için adeta bitmek bilmeyen bir zamansızlık gibi geçti. Şehrin taş sokaklarından çıkıp dağ yollarına saptıklarında, atların her bir adımı tahtırevanın ahşap gövdesinde ritmik, gıcırdayan ve insanı sersemleten bir sarsıntıya dönüştü. İçerisi, ağır kumaş perdelerin loşluğu ve dışarıdan sızan toz taneleriyle boğucu bir hal alıyordu. Zerrin, sırtını dayadığı ipek minderlerin lüksüne rağmen kendini hiç olmadığı kadar çıplak ve savunmasız hissetti. Yüreğindeki o büyük düğüm bayıldığı gün çözülmüş olsa da, şimdiki sızı tamamen başkaydı: Evlatlık sızısı, aidiyet acısıydı. Pencerenin ipek perdesini milim milim aralayıp geriye doğru baktığında, saatler sonra geride bıraktığı şehrin siluetinin gittikçe küçüldüğünü, dağların o koca konağı bir dev gibi yuttuğunu gördü. Sıdıka onun bu halini görüp endişeyle elini tuttu: "İyi misiniz Zerrin Hatun'um? Bir parça su vereyim mi?" diye fısıldadı. Zerrin sadece başını sallamakla yetindi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Saatler geçtikçe, dağ yollarının keskin virajları, atların homurtuları ve dışarıdaki atlı muhafızların zincir sesleri tahtırevanın içine uğultu halinde doldu. Zerrin, o ilk günü neredeyse tamamen sessizce, pencereden akıp giden yabancı ağaç köklerini izleyerek ve ömründe ilk kez tadacağı o muhteşem yalnızlığın ağırlığını hazmetmeye çalışarak geçirdi.
Yolculuğun ikinci günü nihayete ererken, gelin alayı dağ yolunun eteğindeki korunaklı, taş duvarları yüksek bir kervansarayda konaklamak üzere durdu. İki günlük o katırlı tahtırevan yolculuğunun yorgunluğu, dağ havasının keskinliği ile birleşince Zerrin’in içindeki o tuhaf tekinsizliği ve hafif mide bulantısını tetiklese de asil duruşunu bozmamaya kararlıydı.
Akşam vakti kendisi için hazırlanan odaya çekilmeden evvel, kervansarayın saray ahalisi için ayırdıkları salonda akşam sofrasına davet edildi. Zerrin, şehir meydanlarında gösterdiği o merhametli ve adil duruşunu burada da sürdürdü; yanına çekine çekine yaklaşan kervansaray çalışanlarına tebessümle bakmaya çalışıyor hatalarını görmezden geliyordu. O esnada Zerrin’in gözleri, kervansarayın avlusunda, meşalelerin aydınlatamadığı köşe sütununa yaslanmış genç bir kıza takıldı. Kızın üzerinde bir hatundan ziyade erkeklerin giydiği türden deri bir zırh, belinde ise kılıç vardı. Saçları hırçın esen rüzgarda savruluyor, bakışlarında kimseye eyvallahı olmayan bir meydan okuma seziliyordu. Nesibe Hatun onun kim olduğunu söylememişti lakin Zerrin’in keskin gözlem yeteneği, bu kızın sıradan bir muhafız olmadığını hemen anladı. Bir kadının bu devirde böyle kılıç kuşanması tuhaf gelmişti.
Zerrin, yanındaki Sıdıka’ya dönerek fısıldadı: "Şu sütunun yanındaki hatun kim?" Sıdıka da şaşırmış bilmediğini söylemişti o sırada Nesibe Hatun ile göz göze gelince bizzat ona sordu, Nesibe Hatun hafif bir tebessümle konuştu "Mercan Reis'in kızı Bala Hatun. Gemilerde büyümüşse de terbiyeli bir hatundur saray hatunları gibi dört duvar arasında vakit geçirmez tabışmak isterseniz Zerrin Hatun çağıralım gelsin". Zerrin Hatun "siz nasıl isterseniz" diyerek onayladı birkaç dakika sonra Bala salona gelmişti. Kız, ömrü boyunca kibirli saray kadınlarından, kendisini süzen bakışlardan bıkmıştı. Bala kendinden emin adımlarla sofraya yaklaştı. Zerrin, önündeki minderlerden birini işaret ederek gülümsedi: "Buyurun, oturun. Yol yorucu değil miydi, bir parça ekmeğimizi paylaşalım."Kız, kılıcının kabzasını hafifçe düzelterek mesafeli, adeta savunma kalkanı oluşturan bir sesle konuştu: "Beni tanımazsınız Hatun'um. Ben saray erkanından değilim, sofranıza oturmam münasip olmaz."
Zerrin’in gözlerinden bir pırıltı geçti sanki : "Saray erkanı olmamanız, bu sofraya layık olmadığınız manasına gelmez. Sizi tanımak isterim Bala Hatun." Kız, karşısındaki bu narin, şehirli gelinin kendisini küçümsemek bir yana, bilakis büyük bir saygıyla merak etmesi karşısında afalladı. İçindeki o hırçın fırtına bir anlığına duruldu, göğsünün kabardığını hissetti ama o mağrur, sert duruşunu bozmadı. Hafifçe başını eğerek, "Bala derler bana. Mercan Reis'in kızıyım," dedi ve gösterilen mindere oturdu, her hareketi olması gerektiği gibi asildi anlaşılan Bala Hatun kendisini fazla hafife alıyordu. Nesibe Hatun, taze gelinin bu fevri davetini önce tek bir kaşını kaldırarak izlemiş, ardından asil bir süzüşle Bala’yı baştan aşağı süzmüştü. Nesibe için protokol her şeydi; ancak karşınızdaki kız bir deniz reisinin, devletin Akdeniz’deki gizli gücünün kızı olunca, bu hırçınlığı tolere etmek devlet aklının bir gereğiydi. Zerrin, gümüş şerbet kadehini parmaklarının arasında çevirirken dayanamadı ve içten bir merakla Bala’ya doğru eğildi: "Bala Hatun... Bağışla merakımı, lakin ben ömrümce ne uçsuz buçaksız bir deniz gördüm ne de bir gemi. Reis babanın gemileri limanda demirliyken, o devasa tahta gövdelerin üzerinde yaşamak nasıl bir histir? İnsan o hırçın dalgaların üzerinde, altında sadece dipsiz bir karanlık varken nasıl korkmadan uyur?" Bala, elindeki gümüş bardaktan bir yudum alacakken durdu. Genelde saraylı kadınlar belindeki kılıca burun kıvırarak bakardı. Zerrin’in bu saf, kibirsiz ve çocuksu merakı karşısında Bala’nın yüzündeki o sert kalkan bir anda eriyiverdi. Dudaklarının kenarında samimi bir tebessüm belirdi: "Korku mu?" dedi Bala, gözleri parlayarak. "İlk zamanlar o dalgalar geminin bordasına vurduğunda, sanki koca bir dev tahtaları kıracak sanırsın Zerrin Hatun. Lakin sonra anlarsın ki deniz bir düşman değil, canlı bir mahluktur. Onunla kavga etmeyeceksin, onun ritmine ayak uyduracaksın. Gemi sallandıkça sen de onunla sallanacaksın. Gece vakti güverteye çıkıp başını kaldırdın mı, gökteki yıldızlar sanki elini uzatsan tutacakmış gibi yakın görünür. Dağlarda yönünü kaybedersin ama denizde o yıldızlar senin pusulandır, asla yalan söylemezler." Nesibe Hatun, taze gelinin bu meraklı hallerini ve Bala’nın bir anda çözülen dilini arkasına yaslanarak keyifle izliyordu. Ortamdaki o askeri resmiyet dağılmış, sofra bir anda üç kadının dertleştiği sıcak bir ocağa dönmüştü. Nesibe, gümüş çatalıyla yemeğinden bir parça alırken söze girdi:"Bak hele bizim taze geline... Daha Ural Sarayı'na varmadan aklı Akdeniz’in dalgalarına gitti. Turgut Şehzade seni saray odalarında beklerken, sen Bala’nın gemisine atlayıp uzak diyarlara yelken açacaksın bu gidişle, Zerrin Hatun!" Hepsi birlikte hafifçe güldüler. Zerrin’in yanakları Turgut’un adını duyunca hafifçe kızardı.
Kervansaray avlusundaki meşaleler birer birer sönerken, gecenin o tatlı deniz hikayeleri ve sıcak gülüşleri de yerini şafağın o mor, serin sessizliğine bıraktı. Zerrin, ömründe ilk kez konak duvarlarının dışındaki bir gecenin bu kadar çabuk bittiğini hissetmişti. Sabahın ilk ışıkları dağların doruklarına vururken, kervansarayın avlusunda hummalı bir telaş başladı. Seyislerin atları nallayışı, muhafızların zırh şakırtıları ve katırların huysuz homurtuları soğuk havada buharlaşan nefeslere karışıyordu.
Zerrin, odasından çıkıp avluya indiğinde, Bala Hatun’u atının eyerini sıkılaştıran muhafızların arasında gördü. Geceki o neşeli kız, pelerinini omuzlarına geçirip belindeki çift kılıcı kuşandığı an yeniden bir çeliktir zırha bürünmüştü. Zerrin’in kendisine doğru yürüdüğünü görünce eyerin üzerinden başını hafifçe eğerek selam verdi. Zerrin, tahtırevana binmeden evvel Bala’nın yanına varıp gülümsedi: "Gece anlattığın o yıldızlar sabaha kavuştu Bala Hatun. Yolumuz hayır olsun."
Bala, tebessümle gülümsedi "zamanı kim tutabilir Hatun'um?". Askerlerden birisinin alaya komut vermesiyle, Zerrin de iki güçlü katırın arasındaki o ahşap, perdeli tahtırevanın içine yerleşti. İçerisi dünkü kadar kasvetli gelmiyordu artık. Yolculuğun birkaç saat sonrasında, gelin alayı devasa çam ağaçlarının gökyüzünü bir çatı gibi kapattığı, güneş ışığının toprağa sızamadığı nemli ve loş bir orman patikasına girdi. Dışarıdaki atların nalları sırılsıklam yosunların üzerinde sessizleşmiş, sadece atların ritmik adım sesleri kalmıştı. O sırada Zerrin’in midesinden yükselen o ağır bulantı ve baş dönmesi her şeyi altüst etti. Bu sıradan bir yol tutması değildi; tenini ürperten, sanki görünmez zehirli bir elin kalbini sıktığı tekinsiz bir histi. Göğsü daraldı, nefes alamadı. İçindeki bu ani ve karanlık sıkışmayla tahtırevanın perdesini aralayıp dışarıda at süren Bala Hatun'a seslendi: "Duralım... Yalvarırım biraz duralım, nefes alamıyorum."
Bala Hatun, taze gelinin bembeyaz kesilmiş çehresini ve alnındaki soğuk terleri görünce Nesibe Hatun'a gidip biraz durmaları gerektiğini söyledi. Zerrin, Sıdıka’nın yardımıyla tahtırevandan indi. Ormanın nemli, çam kokan serin havasını içine çekmek için muhafızların nizamından biraz uzağa, iki büyük ağacın arasındaki patikaya doğru birkaç adım attı. Sıdıka ona su getirmek için telaşla gerideki atlara doğru koştuğunda, Zerrin koca bir çam gövdesine yaslanıp gözlerini kapattı. O sıralarda kendisine yaklaşan adımlarla ağaçların çıtırtısı ormanın derin uğultusuna karıştı.
Gelin alayının arkasındaki hizmetliler, aşçılar ve heybeleri taşıyan tebaa arasına sızmış, hizmetlilerin kıyafetlerinden geçirmiş meçhul bir hatun, gölgelerin arasından adeta bir yılan gibi sıyrıldı. Gözleri delice dönmüştü. Koynundan çıkardığı sivri, parıldayan bir hançerle Zerrin’in üzerine atıldı: "Bu saray sana mezar olacak!" diye feryat etti zehirli bir sesle. Zerrin, bulantının ve halsizliğin verdiği dehşetle donakalmıştı; çığlık bile atamadı. Hançerin ölümcül pırıltısı gözünü alırken, darbenin inmesini bekledi. Ancak tam o esnada, ormanın sessizliğini keskin bir çelik sesi yırttı!
Bala Hatun cengaver ruhla, adeta bir deniz fırtınası gibi ağaçların arasından fırladı. Kılıcının kabzasıyla suikastçının bileğine öyle muazzam bir darbe indirdi ki, hançer havada dönerek toprağa saplandı. Bala hiç vakit kaybetmeden kıvrak bir çelmeyle kadını yere serdi, dizini göğsüne bastırıp kılıcının keskin ucunu kadının boğazına dayadı. Gürültüye koşan Nesibe Hatun, muhafızlar ve gizliden gelin alayını gözleyen Şehzade’nin sadık muhafızı Talas hemen etraflarını sardı. Kılıçlar çekilmiş, oklar gerilmişti. Bala, yerdeki kadının başındaki örtüyü kılıcının ucuyla çekip yüzünü açtı. Kadın, acı içinde kıvranırken dişlerini sıkarak sustu. Bala, Nesibe Hatun’a ve Talas’a döndü: "Yolun burası kesilmiş! Bu yılan hizmetlilerin arasına sızmış. Konuşmaz, gözlerinde ölüm yemini var. "Talas, yerdeki kadını yakasından tutup ayağa kaldırırken sert bakışlarını ormanın derinliklerine çevirdi: "Saray muhafızlarının kıyafetini bilmez, obalardan da değil. Kimin nesi, kimin fesisin sen? Kim gönderdi seni?!" diye kükredi. Lakin suikastçı kadın, dudaklarından kan sızana kadar dilini ısırdı, tek bir isim bile vermedi. Alaydaki herkes şüpheliydi artık. Bu suikastın arkasında kim vardı? Ural Sarayı'na giden bu yolda kim taze gelinin canını istiyordu? Kimse bilmiyordu. Muhafızların arasına, gizli bir düşmanın görünmez gölgesi düşmüştü.