İçeriğe geç

Zerdali Çiçeği (Berdel-Kitap Oldu)

Bölüm 4 · 5 dk okuma

Zerdali Çiçeği (Berdel-Kitap Oldu)

Bölüm 4

4. Hepinizin Eseri

4. HEPİNİZİN ESERİ

Sonunda kanın o iğrenç kokusundan kurtulduğumda Alihan yaptığı planı tekrar anlatarak kimseye bir şey söylememem gerektiğini tembihleyerek ve benim suçlu durumuna düşeceğim bir anda kendisinin ismini vermemi söyleyerek beni eve bıraktı. Evin az ötesinde indiğimde ışıklar hala açıktı ve herkes uyuduğunda ancak eve varıp içeri girebilmiştim.

Kendimi banyoya atıp hıçkıra hıçkıra içim sökülürcesine ağlamıştım. Ben neler yaşamıştım öyle? Bundan sonra ne yapacaktım, kime ne diyecektim? Aysun'la Kemal başıma nasıl bir bela açmıştı böyle? Allah'ım bana yol göster, bunlar hep rüya olsun da yarın yine abilerimin dayaklarıyla gözümü açayım, razıyım... Bu kadar aciz olmam, bu durumda olmam beni çileden çıkarıyordu. Neden Allah'ım? Beni bir gün olsun bağrına basmayan ailem yetmedi mi, neden bunları yaşattın, neden bunları yaşadım? İmtihanım ne zaman bitecek...

Banyoda kaç saat durdum, sabun bezini vücuduma kaç kez sürttüm bilmiyorum. O anlar aklımdan çıkmıyordu, tırnaklarımı derime batırmış bir ölünün kalıcı bıraktığı izlerini sökmeye çalışıyordum. Aynaya baktığımda ağzımdan küçük bir çığlık koptu. Her yerim kızarıklık, morluk içindeydi. Bunu öldürdüğüm o adam mı yapmıştı bana? Sevdiğim adamın abisi beni yaşayan bir ölüye çevirip hiç bir şey olmamışçasına dünyada nefes almayı düşünürken o benim kanımda boğulmuştu ve Alihan beni kurtarabilmek için bir adam öldürmüştü... O gece iki cinayet işlenmişti ama benim ruhum da toprağın altını boylamıştı, bunu hiç kimse bilmiyordu…

Sabah ezanı okunmaya başlayınca elimde olmadan ağlamaya başlamıştım. O efsunlu ses kulaklarımda, aklımda ise çaresizliğim... Bana sadece sen derman olursun Allah'ım. Göğsümü aç genişlet ki anlaşılabileyim. Daha fazla acı çekmiyeyim…

Uyandığımda saat dokuzdu ve seccadenin üzerindeydim. Kemal'in dürtüklemelerini hissettim belimde ve elimde olmadan acıdan inledim. Yüzümün halini gördüğünde birden surat ifadesi değişti.

"Ne oldu lan sana?"

"Hiç..."

"Dün sana bunu biz mi yaptık?" dedi şaşkınlığını gizleyemeden. Yaşam kırıntısı kalmamış sesim ise sadece iki kelime edebildi:

"Hepinizin eseri..."

-Bir hafta sonra-

Evde ruh gibi geziniyordum. Tarlaya geç gidip erken gelmeye başlamıştım. Aysun'un sorduğu soruların hiç birine cevap vermiyordum. Annemin şüpheli bakışlarını görmüyor değildim. Babamgil ne derlerse yapıyordum. Benim hayatım bundan ibaretti artık. Bin şifacı gelse düzelmez...

Aradan bir hafta geçmişti. Aysun'la Kemal'e eldeki imkanlarla çalı düğünü* gibi bir şey yapmıştık. Herkes eğlenirken bir köşede oturmuş izliyordum sadece. Tüm bu olup biten saçmalığı ve kendimi... Onların mutluluğuna bedel olmuşum şimdi anlıyorum. Aysun ağabeyi ölmesine ragmen hiç oralı olmadan eğlencesine devam ediyordu. Ben böyle yüzsüz, arsızı da bizim dağ ayılarından sonra ilk defa görüyordum.

*Çalı düğünü: Kaçarak evlenen kızların plansız, programsız, sade, özentisiz düğünü

O korku gecesinin üzerinden bir hafta geçmişti ama hiç bir polis veya jandarma beni tutuklamak için kapımıza gelmemişti, anlaşılan Alihan bu işin üzerini kapatmayı başarmıştı.

Ölmeyi hak eden iki kişi hak ettiği yeri bulmuştu, peki ya biz? Beni en çok vuran şey ise içimde büyüttüğüm Alihan aşkı öksüz, yetim gibi ortada kalmasıydı. Onunla başka bir dünya hayal ediyordum. Eteğime hiç bir çamurun bulaşmadığı, insan gibi bir hayat sürebileceğim bir dünya… Benim varım yoğum neyse hayallerimdi, küçümseyen bakışların arasından arşa yükselen ümitlerimdi. Ve bu filmin baş kahramanı o masum kız ölmüştü.

-İki hafta sonra, Temmuz 2016-

Sırlı cinayetin üzerinden üç hafta geçmişti. Yine bir gün Aysun'la Kemal'in oynaşmasına tahammül edemeyip en son gitmek istediğim yere tarlaya gitmiştim. Sinirimi topraktan çıkarırcasına tüm gücümle kazmayı vuruyordum. İbrahim de tarladaydı bugün. “Hayret!” dedim içimden, “Kahvedeki yapıştığı sandalyesinden nasıl ayrılabilmiş!”

Aklıma yaşadıklarım gelince çıkmaz sokaklarda kayboluyordum. Gözlerim dolup taşıyordu artık. Geçmiyordu, yaşayamıyordum bu hayatı, aldığım nefes zehirdi sanki bana. Ruhum ve bedenimdeki acıya aldırmadan daha hızlı vuruyordum. Kazmayı toprağa indirdikçe İlhan'ı diriltip tekrar öldürüyordum sanki. Ama ölmüyordu, gitmiyordu sarsılmaz silüeti. O güçlüydü, bense bir ölü…

Vuruyor, vuruyor vuruyordum... Ama işler iyi gitmiyordu dengem bozulmaya, başım dönmeye başlamıştı yer yerinden oynuyor, toprak altımdan kayıyordu. Soğuk soğuk terlemelerim beni hayattan alıyor; toprağın altına, huzura kavuşturuyordu. Ama bir türlü ölemiyordum. Ayrılık unutanlara mahsus, ben yaşadığım hiç bir şeyi unutmadım ki ayrılayım bu dünyadan, çektiğim kabir azabından.

Ve sonunda direnemedim, elimdeki kazma gibi bende yere düştüm, gerisi karanlık, gerisi yeni hayat, gerisi yok oluş ve Zerda diyen sesler...

Uyandığımda mahalledeki sağlık ocağındaydım. Yani ölememiştim, ne yazık ki…

Herkes buradaydı. Annem, babam, İbrahim, Kemal hatta Aysun bile... Herkes meraklı gözleriyle beni incelerken hemşire kızın "Hamilesiniz." cümlesini duyduğumda başımdan kaynar sular döküldü. Ben bunun olacağını nasıl düşünememiştim? Ben o günden sonra hiç birşey düşünememiştim ki...

Ben bir noktaya bakakalırken annemin çığlığı yükseldi ve bir hışımla çıktık bu uğursuz odadan.

Sağlık ocağı eve yakın olduğu için onlar koşar adımlarla, ben yerde sürüne sürüne vardık evimizin bahçesine. Gidene kadar tüm mahalle bizi izlemişti. Bahçeye varır varmaz da babam okkalı bir tokat attı, ardından İbrahim parmaklarını saçlarımdan geçirmiş kafamı yere vuruyor, Kemal de tekmelerini bel boşluğuma indiriyordu. Aysun öylece bakıyor annem hiçbir şey demiyordu. Kulaklarımın duymadığı kalmamıştı şu beş dakikada. Onlara mı, bana mı yazıklar olsun?

"Lan biz seni okutmadık başımıza orospu olma diye, sen evde mi yaptın bütün orospuluğu ha! Namussuz! Namusumuzu iki paralık ettin!"

"Baba dur, baba!!"

"Ne dur lan, ne dur! Baba izin ver alnına dayıyayım silahı."

"Abim doğru söylüyor baba bu işi ancak kan temizler!!"

"Oğlum bu namussuz köpek için başınızı mı yakayım? Kime verdiyse gitsin onun başını yaksın Allah'ın belası!!"

"Kim lan bu piçin babası?"

Hak etmediğim sözler duymak o kadar ağrıma gidiyordu ki. Ben şu üç haftada ne çekmiştim onlar ne zannediyordu. Başıma geleni duysalar böyle yaparlar mıydı yine? Hiç bir şey de anlatamazdım ki. “Anneeee!” diyordum yaralı bir çocuk gibi. Beni kurtarsın istiyordum.

“Anne, baba beni dinleyin n’olursunuz, yalvarırım.”

“Ya kim olduğunu söylersin ya da ölürsün!!!"

Bu söz artık gidecek bir yerimin olmadığının kanıtıydı. Ve benim onun adını söylemekten başka çarem yoktu.

Onlar hiç acımadan, cansız bir taşa vurur gibi vurmaya devam ederken kanlı dudaklarımın arasından onun ismi firar etti.

“Alihan, Alihan Makal!!”

Bölüm sonu

14 yorum