18. ALİYAR
Aysun koşarak annesine sarılmıştı. Kemal ise ağır adımlarla yaklaşıyordu kayınvalideciğine. Merdivenlerden aşağı indikçe Zahide ana ve Aysun'un konuşmalarını duyabiliyordum.
"Gızım iyi davranıyor mu gelinin ailesi sana?" dedi Zahide Hanım bana duyurmak ister gibi.
"Ooo anne iyi davranmazlar mı? Sen ne diyorsun elimi sıcak sudan soğuk suya koymuyorum. Sanki hiç olmayan kızlarıymışım gibi. Süleyman babam şeker gibi adam Halide anneye zaten diyecek yok."
Aysun konuşmaya devam ettikçe donmuş bedenim çözülüyordu sanki. Kemal'in gözleri beni bulduğunda kırgın kırgın bakmıştım ona. Sahi ben kimdim kırılıyordum, hiç olmayan kızları mı?
Aysun yerinde duramıyordu "Aneeee! Biz buraya şey demeye geldik." Kemal'in elini bırakıp elini karnına götürdü.
"Anne ben hamileyim!"
"Neeee! Oyy gurban olurum seni verene ben! Torunum geliyor desene.” Sımsıkı sarıldılar bir süre. Daha sonra Zahide Hanım Kemal’in kolunu sıvazlayıp “Kızıma iyi baktığın için aferin sana aslan damat. Artık gözüm arkada kalmaz." dedi ve gözlerini kısıp bakışları beni aradı, bulduğunda “Oh olsun, çatla!” der gibi bakıyordu. Bu kadar gaddar bir kadındı işte. Ben tek bir şeye odaklanmıştım.
Aysun hamile...
Bu cümle beynimde dönüp duruyordu. Aklıma doktorun hamile kalırsam eğer benim veya bebeğimin ölme ihtimali olduğunu söylediği an gelmişti. Aysun'un mutluluğu için düşük yapmıştım, Aysun'un mutluluğu için bir daha bebeğim olmayabilirdi. Ve ben belki de hiç anne olamayabilirdim…
Ben bunları düşünürken Zahide ana gitmiş elinde iki çift Adana burmasıyla geri dönmüştü. Gözüme sokar gibi biricik kızına bilezikleri takmıştı. Kemal'in yüzünün ışıldadığını benden başka kimse fark etmemiştir eminim. Vay be! Beni yuvamdan edenler ne kadar da mutlu mesutlardı. Ben de aptal aptal daha geçen gün onları düşünüyor kaygılanıyordum. Aldın mı şimdi cevabını aptal Zerda?
"Oturun guzularım oturun hele.” dedi eliyle divanı işaret ederken. “Gelin! Görümcenle kocasına çay getir yanına da baklava koy, çabuk!"
Ben onlara hizmet mi edecektim bir de! Dalga mı geçiyordu bu kadın benimle, ne yapmaya, neyi ispatlamaya, bana neyi göstermeye çalışıyordu?
"Ne dikiliyon orda sana dedim."
Ben yumruklarımı sıkmış akmak üzere olan yaşlarımla boğuşurken arkamı dönüp mutfağa doğru ilerledim. Çayı zar zor ellerim titreye titreye demlemeyi başarmıştım. Dizlerimin bağı çözülüyor bacaklarım isyan bayrağını çekiyordu ve masanın yanındaki sandalyeye çöktüm. Artık gözyaşlarımı durduramıyordum.
Gururuma dokunmuştu, ağırıma gitmişti Zahide'nin beni Aysun'un önünde böyle küçük düşürmesi. Bedenime zorla sahip olunan ben ama herkes tarafından hor görülen yine bendim. Bu yükü taşımak istemiyordum artık, ağır geliyordu ve herkes de bu yükü ağırlaştırmak için hiç geri durmuyorlardı.
Çayın demi olduğunda bardakları tepsiye yerleştirip avluya çıktım. Dökmeyeyim diye titreyen ellerime ekstra baskı uyguluyordum. Tam çayları verecekken bir araba tekerleğinin acı çığlıkları duyuldu ve içinden hışımla inen Alihan aynı hızla yanıma gelip elimdeki çay tepsisini devirdi. Tepsiyi öne atarak yanmaktan son anda kurtulmuştum. İşte şimdi Zahide hanım oğluna verecek cevap aramalıydı.
"Noluyor lan burada, bunları kim içeri aldı?"
"Ben içeri aldım oğlum sakin ol." dedi son derece sakin ve rahat bir şekilde.
"Zahide Hanım sen iyice çizmeyi aştın!” Hiddetinden adeta yerimde sıçradım. “Defolup gidin lan burdan sizi öldürmemi istemeye mi geldiniz?" Öfkeden boynundaki damar şişmiş, yüzü kırmızıya kesmişti. Fakat benden başka hiç kimse Alihan’ın gazabını umursamıyordu. Hatta Kemal salak salak şöyle bir cümle kurdu. Alihan bunu duyunca yelkenleri suya indirecekti sanki. "Alihan bir dinle, bacın size bir şey söylemeye geldi."
"Vay vay Kemal Kara! Bacımı dinleyecekmişim ha. Benim bacım öldü bilmiyor musun? Aysun öldü ve kendini gömdü." Alihan’ın söylediği yenir yutulur cinsten değildi. Hadi ben benimkilerin beni yok sayışlarına alışığım da bu durum Aysun’a koysa yeriydi. "Abii... öyle deme ne olu..."
"Bana sakın bir daha abi deme! Senin abin yok benim de bacım yok, şimdi yürü gidin burdan! Hadi!"
Kemal burnundan soluyarak da olsa Alihan'ın dediği gibi defolup gitmişlerdi. Alihan'ın ateş topunu andıran suratı hiç de hayra alamet değildi. Her an birini öldürecekmiş gibi bakıyordu. Hepimiz kapıdan geldikleri gibi gittiklerini izledik ve kapanır kapanmaz da Alihan annesine dönüp tüm öfkesini kustu.
"Anaaa! Anaaa! Ben neyim bu evde? Kimim? Eşşek başı mı? İlk önce Dilek'i alıyorsun konağa şimdi de Aysun'u. Ben ne tembihliyorum ha, amacın beni delirtmek mi?" dedi soluksuz bir vaziyette. "Alihan, Aysun gebeymiş onu demeye gelmiş." Alihan'ın bakışları bir an kısa süreliğine beni buldu. Bense hala titriyordum...
"Sen Zerda'ya nasıl hizmetçi muamelesi yaparsın onların karşısında Ana! Ne istiyorsun Zerda'dan? Bilerek yaptığını bilmiyor muyum sanıyorsun?!" Aysun’un hamileliğini es geçti. Şaşırmıştım. Ama beni kollaması biraz olsun iyi hissettirmişti.
"Eeeh, yeter be! Bağırıp durma bana, kızım o benim ister görüşürüm ister görüşmem, sana mı soracam doğurduğumla konuşurken?" artık Zahide Hanım da rahatlığını bozup oğlunun karşısına dikilmişti.
"Bu kapının dışında istediğin vakit konuşabilirsin kızınla Zahide Hanım!"
"Öyle mi diyon Alihan?" dedi mavi gözlerini oğlunun yeşil gözlerine dikip. "Öyle diyom! Bana ihanet edeni affetmem!!" Daha bu sabah gülücükler saçan Alihan’ın içinden bir canavar çıkmıştı.
"Sen sensen ben de benim Alihan ağa! Ben de bu gızı istemiyom bu evde!" Taş yine bana sıçramıştı.
"Zerda benim karım ana, ona ettiğin her kötülük beni istememen demektir."
"Nerden karın oluyor be. Daha dün gördüm yerde döşekte yatıyordun. Bu engerek yılanı goynuna bile almıyor seni ne karısıymış!"
Zahide Hanım ortamı biraz daha geriyor biraz daha Alihan'ı tetikliyordu. Utancım ise cabasıydı. Başımı yukarı kaldırdığımda balkondan Nimet halanın ve Pamuk nenenin olayı üzülerek seyrettiğini görmüştüm. Müştemilatın kapısında ise Cihat pisliği tam bir pislik gibi bana bakıyordu. Cihat Alihan'a apaçık düşmandı, belli belirsiz gülümsemeleri ise bunun kanıtıydı. Bu konakta bir yılan varsa o ben değil Cihat'tı.
Alihan önünde duran tahta sandalyeye tüm gücüyle tekme attığında sandalyenin parçaları dört bir tarafa dağıldı. Zahide hanım fena kızdırmıştı bu sefer Alihan'ı. Sonrasında Alihan sol elimi kavrayıp beni çekiştirmeye başladı. Arkamızda ise hırsından gözü dönmüş bir Zahide Makal kalmıştı.
"Ne oldu nereye gidiyoruz?" dedim gözü hiç bir şeyi görmeyen Alihan’a ama sinirle solumaktan başka bir şey yapmıyordu. "Alihan sana diyorum!"
"Bu konaktan uzakta nefes alabileceğimiz bir yere!" Arabanın kapısını açıp beni adeta içeri fırlatmıştı. Alihan'ın en acilinden sakinleşmesi gerekti. Bu şekilde araba kullanması çok tehlikeliydi kaza bile yapabilirdik. Işık hızıyla çıkmıştık avludan arkamızı tozu dumana katarak. Alihan'ın kafasında kurduğu planı çok merak ediyordum.
"Alihan nereye gittiğimizi söyleyecek misin artık?" Ses yok. "Ya konuşsana!" Direksiyonu sıkıyor başını sıkıntılı bir şekilde iki yana sallıyordu. "Konuş, bana mı sinirin sanki?"
"Zerda sen nasıl onlara hizmet edersin ha!! Onlar neye sebep oldu İlhan sana neler yaptı unuttun mu??!” bakışlarımı elime indirdim. Evet ben ne halt yemiştim az önce? “Senden hoşlanmaya başladım dedim diye her şeyi silip attın mı hafızandan?!” Bakışlarımı ellerimden çekip söylediği şeyle anında yüzüne baktım. “Allah'ım tepsi elinde halini hatırladıkça çıldırıyorummm!!"
Gerçekten de çıldırıyordu. Bağırışları yüzümü yalayıp geçiyordu. Alihan direksiyona iki kere vurmuş, kol damarları belirginleşmiş ve dişlerini kırarcasına sıkıyordu. Söylediği sözde haklıydı. Bu kadar çabuk mu unutmuştum gerçekten, sineye mi çekmiştim her şeyi... Ben niye bu kadar pasiftim? Niye kimsenin gururumu kırmasına ses çıkaramıyordum.
"Susma! Bir şey söyle! Sessiz oturman beni daha da delirtiyor!" dedi sol elimi kıskacı arasına alıp. "Ben... Ne…"
"Bağırıp çağırsana benim gibi. Aysun hamileymiş ya hamileymiş. Zerda unuttun mu risk altındasın sen!"
"Ben ne yapabilirim bu saatten sonra Alihan elimden ne gelir?" Ağlıyordum. Halime, başımdan geçenlere ve geçmeyecek izlere acıyordum.
"Ne yapalım kaderimiz böyle deyip boyun bükmek cehalet göstergesiydi hani?!"
"Evet öyle ama isyan da edemem. Bağırıp çağırmak bana her şeyimi geri mi verecek ha!?" Susmuştu. Benden daha çok kızıyordu ağabeyine. Birden saçlarını yolmaya kafasına vurmaya başladı.
"Dur! Napıyorsun? Alihan tamam sakin ol. Çek arabayı kenara, durdur arabayıı!!" Arabayı durdurduğunda beni aniden çekip sımsıkı sarmaladı. Bir yandan ağlıyor bir yandan "Özür dilerim, özür dilerim Zerda" diyordu. O ağladıkça ben de ağlıyordum.
Birinin acısını diğerinde yaşayan bir çifttik artık.
Şimdi anlamıştım Aysun'la Kemal'i gördüğünde bu kadar sinirlenmesinin nedenini. Benim mahvolan hayatımın mimarları kendi kardeşleri olduğu içindi. Ben yaralı o yaralıydı ve aynı zamanda kendini de bu acının içine hapsetmişti.
İkimiz de iyileşmeyi bekleyen hastalar gibiydik. Bu hastalığın şifası ise sen, ben gafletini aşıp "bir" olmaktı. Acımız birse sevincimiz de bir olmalıydı. Biz birbirimizi acının içinde bulmuş iki yaralı kuştuk. Şimdi ise aşkın gücü için birleşmeliydik.
Kendimi ondan uzaklaştırıp yaşlı gözlerimi kızarmış nemli yeşil gözlerine diktim.
“Benim içim yansa sen duyarsın, senin için yansa ben yanarım. Yusuf'un yüzünü gören bilir Züleyha'nın ne çektiğini. Bu Zerda da bilir Alihan'ın derdini. E derdini biliyorsa derman aramaz mı sandın? Alihan, Zerda yaralandı ama senin ellerin bin şifacıdan daha tesirli bana.” Elini ellerimin arasına aldım. "Hemen ölmedi ama kan kaybından tükeniyor Alihan..." elimi dudakları arasına götürdü, şevkatinden yandı göz bebeklerim.
"Bu Zerda bülbül olup gülü Alihan'a canını da verir kanını da..."
"Ben sensizliğe aciz, sana hasretim artık. Aşkınla suladın aşkınla canıma can kattın. Senden önce neymişim ben Zerda... Sen olmasaydın hayatım boşa geçip gidecek aşkı tatmadan mı ölecektim? Senin olgunluğun senin duruluğun Bu Alihan'a ALİYAR oldu ZERDALİ ÇİÇEĞİM..."
Yeryüzündeki tüm kuşlar kanatlanıp uçtu. Dünyanın en güzel yağmurları yağdı. Rengi capcanlı gökkuşakları her yere ulaştı. Sanki kainatın yaratıldığı ilk gün gibiydi bugün.
Ve bunlar Alihan’ın da bana kalbini verdiği için zihnime dolan tüm duygulardı…
