İçeriğe geç

Zerdali Çiçeği (Berdel-Kitap Oldu)

Bölüm 18 · 9 dk okuma

Zerdali Çiçeği (Berdel-Kitap Oldu)

Bölüm 18

17. Yuva ve Güven Kokmak

17. YUVA ve GÜVEN KOKMAK

"Zerda ne oluyor?" dedi lavaboya girmeye hazırlanan ama benim attığım çığlıkla kapıda donup kalan Alihan.

"Bu... bu... bu silah..." Kekeliyordum. Adeta nutkum tutulmuştu konuşamıyordum.

"Ne! Ne silahı?" Alihan süratle yanıma gelip kitapların üzerinde duran kapkara silahı eline alıp incelemeye başladı.

"Bı-bırak onu Alihan!” Yutkundum. “Ne işi var silahın kutuda, sen mi koydun?"

"Tabi ki ben koymadım Zerda!" dedi sinirle tıslayarak. Benim kadar o da korkmuş görünüyordu.

"Bu... Bu nereden çıktı o zaman? Kim bir kitap kutusunun içine silah koysun ki, niye yapsın?"

Kutunun başından kalkıp elini çenesinin altına koydu ve odada hırsla dönmeye başladı. "İtler ulumaya başladılar rahat duramıyorlar demek ki."

İçime yeniden bir öküz oturmuştu. Beynim karıncalanıyor gibi hissediyordum. "Yoksa, yoksa o gece olanları biri mi gördü? Kimden bahsediyorsun?"

"Hayır babamı öldüren itlerden bahsediyorum..." dedi ve ben az sonra soracağım soruyu asıl sahibine sormanın zamanının geldiğini düşündüm: "Baban neden öldürüldü Alihan?"

"Ahh bir bilsemm! Beni bitiren bu bilinmezlik zaten." Durdu ve kollarını iki yana açtı. Nasıl da çaresizdi.

"Şüphelendiğin birileri var mı peki?" Bakışlarını yere sabitleyip biraz düşündü. "Önceleri babamın eski ortağından şüphelenmiştim, adamı öttürmeye çalıştım ama o değil biliyorum..."

Bu konu iyice bilinmezliğe doğru sürükleniyordu. Cihat'ın hareketlerinden şüphelendiğimi söylemek istiyordum, dilimin ucuna kadar geliyordu ama emin olmadan konuşmak aptallık olurdu.

"Baban ölmeden önce hiç tuhaf bir şeyler hissediyor muydun? Tehdit falan alıyor muydu?" dedim yanına kadar yaklaşıp.

"Hayır tuhaflık falan yoktu. Hiçbir iz yok bu ölümden. Her şey babamın ölü bedeninde saklı."

Üzülmüştüm… Alihan’ın bu duruma fena kafayı taktığı belliydi. Bunu çöken omuzlarından, gerilen yüz ifadesinden anlamıştım. "Silahı ne yapacaksın peki?" diye bir soru yönelttiğimde "Çalışma odasına koyacağım. İleride işimize yarayabilir." dedi. Bu durum bir hayli şaşırtmıştı beni.

"Nasıl yani, silah ne gibi işimize yarayabilir?"

"Bu saçma sapan oyunların ardı arkası kesilmeyecektir. Bütün delilleri kullanıp çözüme varabiliriz."

Sıkıntılı bir nefes verdim. "Umarım bu gereksiz oyuna son verirler. Eğer silahtan daha korkunç bir şey koyarlarsa önümüze, sadece çığlık atmakla kalmam sanırım."

"Sen meraklanma Zerda hiçbir şey olmayacak Allah'ın izniyle."

Alihan iyice yanıma sokulup sımsıkı sarılmıştı bana sanki "Seni hep koruyacağım." der gibi. Bu sefer bu samimi sarılışına ben de karşılık verdim "Ne olursa olsun zor zamanlarında yanındayım." der gibi.

Biz karı-kocaydık artık ve dış etmenlere karşı birbirimizi kollamalıydık. Aramızda büyük bir aşk yoktu evet ama gözle görülür bir saygı vardı. Yaşadığım kötü anılar beni kabuslarımla bir olup bırakmasalar da iyi şeyler de oluyordu artık hayatımda, hayatımızda.

Aklıma Mısırlı ses sanatçısı Ümmü Gülsüm'ün "Bin bir Gece" şarkısından bir kaç satır gelmişti ve içimde tutamayıp sözleri sesli söylemek istedim başımı göğsünden kaldırıp.

"Bu sözcüğü neye söyle

Bu sözcüğü kuşa, ağaca, insanlara, bütün dünyaya söyle.

‘Aşk’ hata değil nimettir.

Allah sevgidir, iyilik sevgidir, nur sevgidir."

“Aşk hata değil nimettir.” diye tekrarladı ve yüzümü avuçları arasına alıp yeniden konuşmaya başladı.

“Sanırım şu dünyada düşman ailenin kızına en kısa sürede aşık olan tek insan benim. Bu aşk mı yoksa başka bir şey mi bilmiyorum ama hoşlantıdan da öte artık eminim.” Başparmaklarıyla yanaklarımı okşuyordu, sözleri ise kalbimi. “Sözlerin beni eğitiyor sanki, sen gönlüne yön veremem dedin ama gönül söz dinlemiyor. Kendine bir rota tutmuş ilerliyor ve bu benim hoşuma gidiyor.” Başımı yeniden sığınılası göğsüne, kalbinin tam üstüne koydum. Çünkü bakmaya utanıyordum. “Sana aşık olmak hiç hesapta yoktu. Zaten aşk hesapsız kitapsız.”

Uzun soluklu bir konuşma yapmıştı ve ben nefes almadan onu dinlemiştim. Başımı göğsünden ayırıp gözlerine baktığımda bana bakan bir çift yeşil göz değildi sanki. Orada samimiyet vardı, yoğunluk vardı, güzellik vardı, merhamet vardı. Ben daha önce hiç tanımadığım, duygudan yoksun bir Alihan'a aşıkmışım meğer.

"Her kara kışın ardından güneş, doğar; soğuğu kırar, çiçek açarmış Alihan, ben bunu öğrendim."

"Sert ayazlar da yiyeceğiz, yeni tomurcuklanmış ağaçların altında da oturacağız elbet Zerdali Çiçeğim. Bana mutluluk veren bir şey daha varsa bugün, sana Zerdali Çiçeği değil, Zerdali Çiçeğim dememdir. Benim Zerdali Çiçeğim."

Kalbim… Kalbim ağrıyordu artık hızla atmaktan. Duracak ve kollarına yığılacak gibiydim. Alihan'ın o orman derinliğindeki gözleri koyulaşmış öyle ciddi bakıyordu ki bana, kendi irademle o ormanlarda kaybolmak isterdim.

Kokusuyla esir almış bedenime yaklaşırken ben aşığı tarafından öldürülen maşuk gibi bekliyordum. Bir ceylanı ürkütmek istemeyen avcı tedirginliği vardı Alihan’ın üzerinde. Açıkçası benimde bir yere kımıldar halim yoktu. Dudaklarımız arasında santim mesafe kalana kadar yaklaştı ve umudumuz dudaklarımızı birleştirmeye sebep oldu. On saniye süren ama bir asır gibi gelen umudun hediyesi... Yumuşak, tatlı ve nazik…

Dudaklarımız birbirinden ayrıldığında öylece durup gözlerimizden geçen duyguları izliyorduk. Alihan tereddütte gibiydi. İçini yakan bir şeyler vardı çünkü o ormanlar alev almıştı... Gözlerini ilk kaçıran ben olmuştum. Gözlerini kaçıran ve kaçan.

"Şey... Bu silah ne olacak şimdi?" dedim ama sonradan pişman oldum çünkü zaten ne yapacağını söylemişti. "Dedim ya çalışma odasına koyacağım."

"Nenemlerin falan hiç haberi olmasın Alihan boş yere telaş yapmasınlar."

"Aman sakın ha! Olay büyümesin, beraber yürüteceğiz bu ortaklığı. Sırdaşız artık."

"Sırrınız emin ellerde ağam." deyip gülmüştüm. Ortamın aşk ve gizem kokan gergin havası biraz olsun dağılmıştı.

"Kitaplarına da bakamadın, aç bak hadi istediğin kitaplar bunlar mı?"

"Ben kitapları tamamen unutmuşuuum."

Kutudaki kitapları çıkarttığımda benim istediklerimden hariç daha birçok kitap olduğunu görmüştüm. Hem iyi hem kötü sürpriz yapmıştı bu kutu bize.

Lisedeyken okul kütüphanesinden yararlanan nadir öğrencilerden biriydim. Teyzemin çocukları merkeze gittiklerinde onlara kitap almalarını söylerdim. Şimdi ise kendime ait kitaplarım ve mini bir kütüphanem vardı.

İlk olarak elime İskender Pala'nın Katre-i Matem kitabını alarak okumaya başladım. Ben bir köşeye sessiz sedasız çekilince Alihan dayanamadı tabi. Daha iki sayfa ilerlemiştim ki "Oo hemen sattın beni." dedi. Nasıl da burkulmuştu içim onun yalandan düşen yüzünü görünce. "Hayııır satmadım, sadece yıllardır kayıp olan çocuğumu bulmuşum gibi hissediyorum. Sen de bir tane al başla istersen."

"Sen tarla faresi değil, kitap kurduymuşsun resmen." Söylediği çok doğruydu ama eskileri açıp hüzünlenmek istemiyordum şimdi. "Çok seviyorum napiim."deyip kitaplara sarılarak ilk defa birine şımarmak istedim.

"Öyle mi ben de seni çok seviyorum."

Alihan'ın bu dediğine gülmeden edememiştim. Ben ne diyordum o neyden bahsediyordu. Kıkırdamamı duyunca oturduğu yerden kalkıp o da yatağa yanıma uzandı ve seçtiğim kitabı benimle okumak istedi. Okuduğum iki sayfayı yeniden başa aldım Alihan'la aynı satırları aynı anda okumak için. Ben hızlı hızlı okuyup sayfaları değiştireceğim sırada eliyle sayfanın üzerini kapatıp "Dur!" deyip çocuk gibi hiddetlendi. Onun şu özgün hareketleri hoşuma gitmiyor değildi.

On altıncı sayfadaydık ve bir satır ikimizin de dikkatini çekti. Galiba bu yüzden değiştirmek istememişti. Sindire sindire okuyabilmek için…

"Aşk sevilen için bir hiç ise de, seven için heptir."*

Kitaptan gözlerimizi kaldırmış birbirimize bakıyorduk. Yazar bize ne anlatıyordu? Sessizliği bozan Alihan olmuştu: "Ama bu aşkta aşıklar arasında büyük bir uçurum var o zaman. Seven ve sevilen birleşmeli ki seven azap çekmesin aşklarının gücü artsın da artsın.”

"Derslerin iyi gidiyor talebem" diyerek eline vurmuştum yavaşça, sırnaşmıştım işte yine.

"Bunu bana gönlüm söyletiyor Zerda. Ben duygularıma artık hakim olamıyorum. Ya da aslında tam da şimdi kalbime hükmediyorum. Burası senle dolmaya başladı." Elime bir tüy kadar hafif bir şekilde uzanıp kalbinin üzerine koydu. Gönlüme dokunmadığını söyleyemem demişti şimdi hem soyut hem de somut olarak kalbine dokunuyordum. Söylemek istediklerimi utanmadan çekinmeden dile getirmek istiyordum. Kitabı kapatıp başımı göğsüne koydum. "Güven kokuyorsun Alihan."

"Sen de yuva gibi kokuyorsun Zerda."

"İnsanın sığınası geliyor sana. Gücünden güç alası geliyor. Seni Seviyorum Alihan."

"Seni seviyorum Zerdali çiçeğim."

*Sözü geçen cümle İskender Pala’nın Katre-i Matem kitabına aittir.

. . .

Sabah uyandığımda gözümü açsam da karanlıktı çünkü Alihan beni göğsüne hapsetmiş nefes almamı ve görmemi engelliyordu. Ne! Dün biz kitap uyurken uyuya mı kalmıştık yani?

Sağıma soluma baktığımda kitap yanımda açık bir şekilde duruyordu. Üzerimizde ise pijamalarımız değil dünkü kıyafetlerimiz vardı. Birlikte uyumuştuk... Ne kabuslar rahatsız etmişti beni ne de her saat başı uyanmıştım. Alihan da deliksiz bir uyku çekmişti. Saate baktığımda dokuza geliyordu. Eyvah geç kalmıştı!

"Alihan, Alihan kalk hadi saat dokuz, geç kalmışsın.” Ses soluk çıkmadı. “Hadi uyansanaaa!" Allah'ım uyanmıyor bu adam. Ne kadar çekiştirsem de hafif hafif tokatlasam da yüzünü hiç istemesem de uyanmıyordu. Son çare olarak yanağına bir öpücük kondurmuştum. Alihan da anında uyanmış kafamı tutup yanağıma sulu bir öpücük bırakmıştı.

"Seni yalancııı, numara yaparsın ha!"

"Yoo numara falan değil sihirli öpücüğünle hemen uyandım." Başını eline koymuş dirseğini de yatağa yaslamış gülümsüyordu ışıl ışıl. Ama bu kadar tatlılık fazlaydı...

"Hıhıı kesin öyledir." dedim yalandan bir gücenmişlikle. "Öyle zaten cimcime.” dedi yüzünü buruşturarak. Sonra şakayı bırakıp normal haline döndü ve “Biz dün uyuya mı kalmışız ya?" dedi.

"Evet biraz öyle olmuş."

"Bundan sonra döşekte falan yatmam haberin olsun. Dünya varmış be!" bu bir bahaneydi. Benimle birlikte uyuma bahanesi. İçimden şeytani bir şekilde sırıtsam da belli etmedim. “Oldu canım! Bu sadece bugüne mahsustu. Sen tekrar döşeğine..."

"Şuna bak hele dağdan gelip kaç yıllık yatağımı kabanladı." derken nasıl da komikti yüz ifadesi. "Sana ilk gün sordum ben, sen de reddettin şansını kaybettin."

"Bir kibarlık yapalım dedim zararlı ben çıktım iyi mi..." Sahte bir kızgınlık vardı yüzünde.

"Neyse onu sonra konuşuruz, geç kalıyorsun giyeceklerini hazırlayayım sana." deyip dolaba yöneldim. Ben kıyafetlerine göz gezdirirken Alihan da arkamda bitti.

"Bugün Akdeniz genç ziraat mühendisleri toplanıyor şık bir şeyler giymem lazım."

"Hallederim şimdiii."

Alihan'a kahverengi kumaş bir pantolon kahve bir kemer ve ayakkabı, gömlek olarak da bej rengi göğüs kısmı boyunca haki yeşili ve koyu kahve yan şeritleri bulunan bir gömlek seçmiştim. Bu seçimimi de yeşil gözlerini parlatarak karşılamıştı.

"Stil danışmanı Zerda Makal." Eliyle hayali bir marka tabelası çiziyordu galiba. Ben ona seve seve danışmanlık yapardım ama biraz daha uğraşmak istiyordum. "Maharetlisin diye diye her gün bana yaptırıyorsun işini bakıyorum da."

"Ah canım eline mi yapışır." dedi beni dolapla arasına alıp. Isınan vücudum, aşkıyla çarpan kalbim. Ablukadaydım. Ve tutsak!

"Yapışmaz hiç canıım.” deyip sıyrıldım. Şimdi sırt sırtaydık. Fırsattan istifade kalbimi yokladım. Derin bir nefes aldım ve arkamı döndüm. O da benim gibi yüzünü döndü. "Ha bu arada kahvaltı hazırlamana gerek yok Zerdalimm." dedi kolumu tutup.

"Peki...Ha Alihan, silah işini napacaksın? Bir araştır tamam mı, kitapçıya sor, Cihat'a sor sonuçta arabayla ilgilenen o değil mi?"

"Bugün o meseleyi halletmek için pek zamanım yok ama Cihat'la kesin konuşmalıyım bu durumu."

"İyi peki öyle diyorsan..."

Alihan'ın bu gevşek tutumuna sinirlenmiştim. Kuzuyu kurda teslim ediyordu resmen. Kesin bir şekilde Cihat'ın işi diyemezdim ama eğer onun başının altından çıkmışsa gayet iyi idare edip konuyu kapatabilirdi. Tek isteğim bu işin sonunda kimsenin zarar görmemesiydi.

. . .

Alihan işe gittikten sonra odayı toparlayıp aşağı inmiştim. Safiye ablalar hazırlığa yeni başlamışlar kahvaltılıkları masaya taşıyorlardı. Bir kaç yardım da ben etmiştim ve ailecek kahvaltıya başlamıştık. Hala dünkü yemeklerden konuşuyorlar en kısa zamanda bir daha ziyafet vermemi istiyorlardı. Bir teşekkürü bin etmişlerdi. Ben de bu ilgi karşısında utanmadan edememiştim tabi.

Kahvaltı bitiminde odama çıkıp yarım bıraktığım sayfadan okumaya başlamıştım. Telefona baktığımda saatlerdir edebi aşkın içinde kaybolduğumu fark ettim. Alihan'ın dünkü okuduğu yere ve benim bugünkü okuduğum yere işaret koyup aşağı indim. Konağın merdivenlerinden inerken bahçe kapısından Kemal'le Aysun'un girdiğini görmemle donup kalmıştım. Şimdi bunlar durup dururken neden gelmişlerdi?

Bölüm sonu

2 yorum