Asansörden inerek ofisin olduğu tarafa doğru yürümeye başladım.
Haftanın ortasına gelmiştik ancak ben, bu güne zerre başlamak istemiyordum çünkü Kaan Mert Vardarlı gene ‘seni buradan göndereceğim, gideceksin’ adlı konuşmalarına devam edecekti.
Dün tüm gün ofis içerisinde bana sataşmıştı, sataşmak ama yani ne sataşmak....nasıl sataşmak yok böyle bir şey.
İşin en kötü yanıysa Sabrina da arada bana laf sokmaya çalışmıştı. Kaan’ın değil ama onun benimle uğraşmaya başlaması daha fazla canımı sıkmıştı. Kaan’ı bir şekilde idare ederdim ancak hemcinsim tarafından mobbinge uğramak cidden istemezdim.
Erkek kadın ayrımı yaptığımdan değildi bu, kadın kadının yurdu olmalıydı….kurdu değil. Bir erkekten destek görmektense, bir kadından destek görmek her zaman daha onur verici bir şey olmuştur benim için. Bir erkek bana ‘ne kadar güzelsin’ dediğinde tabi ki mutlu olurdum ama hemcinsim gelip ‘ne kadar güzelsin’ dediğinde içimde ki kelebekler kendini hareketlendirirdi. Saf bir mutlulukla dolardım.
O yüzden, hemcinslerimin her zaman yurdu olmaya çalışırdım, kurdu değil.
“Günaydın, Lara hanım”
“Günaydın, Janelle hanım” Deyip ekledim. “Kaan bey, geldi mi?”
Janelle hanım başını olumlu anlamda salladı. “Evet, Sabrina hanımla görüşüyorlar şuan”
Teşekkür ederek odaya yönelip kapıyı çalma zahmetine girmeden odaya girerek kapıyı geri kapattım.
Sabrina kalçasını Kaan’ın masasına yaslamıştı. Kaan ise hemen yanında sandalyesinde oturuyordu.
Beni gördükleri an Kaan konuştu.
“Sen, geldin mi ya?”
Kaan’ın gene küçümseyici ses tonu ve cümlesini duymazdan gelip masama yerleştiğim sırada Sabrina konuştu. “Gelmeyeceği günleri de göreceğiz.”
İçimden sabır çekerek bana laf atmadan duramayan ikiliye döndüm. “Dikkat edin ettiğiniz duaya. Olurda ben gidersem arkamdan çok ağlarsınız.”
Sessimde oldukça alay ettiğimi belli eden bir tonlama olmuştu….istemsizce kendimle gurur duydum.
“Senin gittiğin gün bizim düğün günümüz olacak tatlım.”
Sabrina susmak yerine bana laf sokuşturmayı tercih ettiğinde, bir an için içimden ‘sizin düğününüz olamaz, yanında ki adam seni sikinin tatmini için yanında tutuyor sadece’ demek geçse de çenemi tuttum. Onların seviyesine düşmek en son isteyeceğim şeydi. Hem, benim amacım sadece onlara papuç bırakmamaktı.
Kafamı yana eğip, “Sabrina hanım, sizin yapmanız gereken işler yok mu? Geldiğiniz gibi soluğu burada almışsınız?” dedim iğneleyici bir şekilde.
Her ne kadar Sabrina ile uğraşmak istemesem de beni zorladığında salak değildim kendimi ezdireyim, lafımı söylerdim. Kırıcı olmadan ancak bozarak.
Sabrina bir-iki saniye kadar bana bakıp sonrasında Kaan’a döndü, muhtemelen Kaan’ın bir şey demesini beklemişti ancak o sadece omuz silkmekle yetinince…..Kaan’a ‘kolay gelsin’ deyip bana sinir dolu bakışlarını göndererek odadan çıktı.
Sabrina’nın odadan çıkışının ardından on dakika kadar sessizlik oldu odada, Kaan’da bende işlerimizi yapmaya koyulmuştuk. Tam içimden ‘çok şükür benimle muhatap olmuyor’ derken Kaan,
“Üç günde beni etkilediğin anlar olmadı değil Lara biliyor musun?” diyerek sandalyesinde geriye yaslandı.
Kafamı onun olduğu yöne çevirdim, “İnan seni etkilediğim yönleri merak etmiyorum.” Dedikten sonra bilgisayara yeniden döndüm. Bir müşteriye cevap yazıyordum.
Benim işime dönmem Kaan’ı susturmaya yetmedi.
“Çaktırmadan lafı sokuyorsun….bana yapman keyifsiz olsa da hoşumu gidiyor”
Bu adam ruh hastası. Tedavi olması lazım, şizofren.
Kafamı çevirerek yeniden Kaan’a baktım. “Çok teşekkür ederim bu iltifat için.”
Bu arada, Kaan’a ‘siz’ diye hitap etmeyi de bırakmıştım. O bana ısrarla ‘sen’ diliyle hitap ettiği için. Yakın zamanda bu Sabrina ile de olacak gibiydi.
Oturduğu yerden kalkıp, “Seni buradan gönderemeyeceğim” diyerek oturduğu yerden kalkıp dört adımda masamın önüne gelip, ekledi. “Dimi?”
Kollarımı göğüsüm de birleştirip arkama yaslandım. “Bunu üçüncü günümüzde mi anladın?”
“Yok, ilk gün kapıdan içeri girdiğinde anladım ancak gene de sana burayı dar edeceğim.”
“Elinden gelenin fazlasını yap, ne olur.” Deyip ekledim. “Benimle uğraşmandan büyük bir zevk alıyorum, beni daha da hırslandırıyorsunuz. Sen ve Sabrina.”
“Bak gene aynı şeyi yaptın, lafını soktun. Tebrikler.”
“Kaan, işine döner misin?”
Ben yeniden bilgisayara döndüğümde neyse ki o da uzatmadı ve masasına geri döndü.
Bu zamana kadar olan uğraşmalar fragmandı, daha fazlasını yapacaktı….yapacaklardı. Sabrina ile.
Zihnime düşen düşünceyi geriye atarak işime odaklandım. İstediklerinden biri de zaten uğraşmalarını kafama takmamdı, onlara hiçbir koşulda istediklerini vermeyecektim.
Bir saatten fazla odada sadece bilgisayarlarımızın klavye ve mause sesleri yankılandı.
İşime tamamen odaklanmış bir şekildeyken odadan kapısı çaldığında Kaan benden önce davranarak, “Gel” dedi.
Janelle hanım içeri girerek bana doğru yürüyüp, “Lara hanım, bu sizin için” diyerek masaya zarf bıraktı. “Cengiz bey, cuma günü New York times’la bir röportaj gerçekleştireceğinizin bilgisini vermemi istedi. Zarfta da markamızın ürünleriyle oluşan kombin var onu giyecekmişsiniz.”
“Gerek yok aslında röportaja, babam boşuna ayarlamış. Lara geldiği yere dönecek nasılsa.”
Bıkmışlık dolu bakışlarımı, Kaan’a gönderip….Janelle hanıma ise teşekkür ettim.
Janelle hanım kıyafetleri alacağım Ivory Ember mağazasının konum bilgisini vererek odadan çıktığında, “İnsanların yanında yapma bare. Biri ciddiye alıp gideceğimi düşünecek.” Dedim.
“Gideceksin, zaten.”
Ya sabır, yirmi dokuz yaşında mı yoksa dokuz yaşında mı bu adam. Üç günde çektiğim sabrı yirmi altı senelik ömrüm de çekmedim ben ya.
Cevap vermek yerine zarfı açtım. Bu yazın koleksiyonundan oluşan bir kombindi. Hepsi de almak istediğim ürünlerdi. Bu nedenle gülümsedim, şansım bir yerden gülüyordu en azından.
“Neye güldün bu kadar? Zarfta ilan-ı aşk falan mı var, Caleb beyden.”
Ona bakma zahmetine girmeden elimdeki kağıdı zarfa koyup, “Hıhı, var” diyerek işime döndüm, daha doğrusu dönmek istedim ancak Kaan Mert Vardarlı bey buna izin vermedi tabi ki.
“Düzgün çocuk, şans ver diyeceğim de----“
“Gidiciyim biliyorum” diyerek sözünü kestim. Daha doğrusu tamamladım.
“Sen kaptın bu işi, Laraşş”
Laraş? Cidden mi? Bir de böyle seslenmeye başlarsa gitmem ama camdan aşağı atarım kendimi valla.
Cevap vermek yerine saate baktım. Kahvaltı etmemiştim, aşağıya inerek yemek yemem lazımdı.
Telefonumu ve çantamı alırken bilgisayarımı kilitledim.
Masamdan kalktığım sırada Kaan’a, “Ben kahvaltı yapmaya gidiyorum” demiştim. Şaşırtıcı derece de cevap vermedi, bende umursamayıp Caleb’a mesaj attım.
Yirmi dakika sonra önümde sandviç, lattem ve Caleb ile terastaydık.
“Güne nasıl başladın?”
“Sence? Sabah geldiğimde” bu kısımda sesimi kıstım, “Sabrina da odadaydı, çifte işkenceye maruz kaldım”
Caleb kısa bir kahkaha attı. “Sen onların altında kalmazsın ama tanıdım seni artık”
“Kalmıyorum da, canımı cidden sıkıyorlar.”
Bir şey demedi o yüden konuyu değiştirmeyi seçtik ikimizde.
Kahvaltım bittiğinde odaya yeniden çıktım. Kaan yoktu odada, buna şükredip sakinlik içerisinde çalışmayı sürdürdüm.
Günün geri kalanında da bir kere odaya uğramış onda da bana sataşmadan alacağı bir belgeyi alıp geri odadan çıkmıştı.
Ben ise genelde odadaydım, bir iki kez bir belge için başka departmanlara gitmiştim……orada ki insanlarda oldukça sıcakkanlıydı. Gerçi dünde biraz gezmiştim, Caleb bana eşlik etmişti. Korkuttukları kadar kurtlar sofrası değildi bence burası…..Kaan ve Sabrina hariç, onları ayrı tutuyordum.
Mesai bitiminde Caleb’ın teklifi üzerine ile New York’un en ünlü restoranlarından birine gelmiştik.
“Eee Caleb bey, ne yememi öneriyorsunuz?”
Caleb salata önerdiğinde yan bakış attım ona.
“Burada salata mı yiyeyim?”
“Öner dedin öneriyorum işte.”
Haklıydı, bir şey dememeyi seçerek sessizce önüme döndüm. Garson yanımıza geldiğinde ise Caleb’ın önerdiği salatayı söylemiştim.
“Sana şimdi bir şey diyeceğim ama strese girme Lara, olur mu?”
Sipariş verdiğimizden bu yana telefonda olan bakışlarım Caleb’a döndü. “Sen söylemeden strese girdim.”
“Kaan, burada.”
“Şaka yapıyorum de lütfen, koskaca New York Caleb…..aynı yere yemek yemeğe gelmiş olamayız. Üstelik aynı sa----“
“Oooo gençlik, nasılsınız?”
Cümlemi tamamlayamadan, artık aşinası olduğum ses tonu kulaklarımı doldurdu.
Kafamı yavaşça yanında yeni yeni adının duyulmaya başlandığı genç bir oyuncu vardı. Yüzünü tanıyordum, geçenlerde oynadığı filmi izlemiştim ancak ismi ne yazık ki aklımda değildi.
Kızdan bakışlarımı çekerek Kaan’a çevirdim. “İyiyiz sen?”
“İyi, Angourie ile yemek yemeğe çıktık. Sizi görünce selam vermek istedim.”
Angourie Rice tabi ya. İsmini duyunca soyadı da aklıma düşmüştü.
“İyi yaptınız, oturmak ister misiniz?” dedim, Kaan’a değil kıza bakmıştım.
“Biz kendi rezerve ettiğimiz masaya geçsek iyi olur. Dimi, Mert?”
Angourie’nin, Kaan’a ikinci adı olan ‘Mert’le hitap etmesi dikkatimden kaçmamış olsa da umursamadım.
Kaan başını olumlu anlamda sallayıp, “Tabi” dedikten sonra bize döndü. “Afiyet olsun size de.”
Yanımızdan uzaklaştıklarında Caleb’a, “Gidip kıza ‘aklın varsa bu adamdan uzak dur’ desem mi?” dediğimde ortam el verdiğince kahkaha attı.
“Halinden memnun gibiydi, söylesen de ters teper.”
Bu cümlesinin ardından yemeklerimizi gelmişti.
Yemeği son dönemin yaz modası hakkında fikir alışverişi yaparak geçirmiştik. Yemeğin ardından tatlımızı da yemeği ihmal etmemiştik.
Kalkmadan önce eve kadar gelen tuvaletimi tutamayacağımı bildiğim için kendimi lavaboya atmıştım.
Lavabodan, koridora çıktığımda biriyle çarpışmamla olduğum yerde durup çarptığım kişiden özür dileyecektim ancak bu kişi Kaan olmasaydı.
Ben gene de insaniyet namına, “Pardon” dedim ve yanından geçmek için hamle yaptığımda kolumdan tutarak geçmemi engelledi.
“Sana bir şey sormak istiyorum”
Kolumu, Kaan’ın parmaklarından kurtararak, “Sor ama ne olur ‘ne zaman şirketten gidiyorsun’ diye saçma bir soru olmasın” dediğinde başını iki yana salladı.
“Onu sormayacağım” diyerek yutkunup devam etti. “Gerçekten, aklının bir köşesinde hiç unuttuğun bir hatıra yok mu?”
Kaşlarımı çattım. “Unuttuysam, hatırlayamam bu bir. İkincisi neyi hatırlamam lazım? Açıkça söyle.”
Neyi hatırlamamı istiyordu? Hafızamla ilgili ikinci laf edişiydi bu. Hatırlamam gereken ciddi bir şey mi vardı da ben hatırlamıyordum.
“Şirketten gitmen gerektiğini.”
Al işte, bende ciddi olacak bir şey arıyorum. Salaklık bende.
Gözlerimi devirdim. “Kaan git işine, hadi.”
Onu geride bırakarak Caleb ile olan masaya döndüm. Birkaç dakika sonra kalkmıştık……saat gece yarısını gösterdiğinde evime ulaşmış bir duş almış ve yatış moduna geçmiştim.
Ertesi gün, sabah kalktığım gibi hızlı bir kahvaltı yaparak röportajda giyeceğim kombini almak için mağazaya giderek almış şirkete geçmiştim. Klasik, Kaan ve Sabrina ile uğraşmıştım. Gün sonunda ise kendimi direkt olarak eve atmış annemlerle konuşmuş ve akşamı evde geçirmiştim.
Şimdi ise şirketin çekim ofisindeydim. Röportajı gerçekleştireceğim kişi henüz gelmemişti.
Boy aynasından kendime baktım. Mavi gözlerimi ortaya çıkarak çok tatlı bir makyaj yapmıştım. Eteğim tüldendi ve beyazdı, tülün üstünde pembe çiçekler dikiliydi. Çiçeklerle uyumlu balon kol pembe bir gömlek vardı. Ayağımda fındık topuk beyaz renk ayakkabılar vardı. Açık kahverengi saçlarımı dalgalı yaparak önlerden tutamlar bırakmış, yarım şekilde toplamıştım. Toka olarak gene son dönemde moda olan kurdeleli sarı renk tokamı takmıştım.
Kendimi en beğendiğim günlerden biriydi.
Ayna ile bakışmayı keserek önüme döndüğü sırada biri üstüme koca bir bardak kahve dökmüştü.
Sakin kalmaya çalışarak kafamı batmış olan üstümden yanımda ki kişiye çevirdim. Tabi ki Sabrinaydı.
“Upss, pardon Lara hanım. Yanlışlıkla oldu.”
Sesini üzgün çıkartmaya çalışmıştı ancak ses tonunda ki keyfi hissetmiştim.
“Keşke bana köstek olmak yerine destek olmayı tercih etseydiniz, Sabrina hanım.”
Sabrina dudaklarını aralayıp konuşacağı sırada Cengiz bey, “Laracım, gazeteciler ge----“ diyerek odaya keyifle girmiş ancak üstümü görünce önce gözleri kocaman açılmıştı. “Ne oldu üstüne?”
Benim cevap vermeme fırsat vermeden Sabrina elinde yarısını üstüme bilerek döktüğü kahve bardağını gösterip, “İçtiği kahveyi üstüne döktü, Cengiz bey.” Dedi.
“Hay Allah, gazeteciler de on dakikaya gelecek” deyip bir saniye kadar düşündü sonra, “Dikimevine in sen, orada daha yeni dikilen üç hafta sonra defilesi olacak olan elbiseler var biliyorsun. Onlardan birini sana versinler. Ben röportaj için gelen ekibi çayla-kahveyle on beş yirmi dakika oyalarım.” Dedi.
Başımı hızla onaylar bir şekilde salladığımda Sabrina devreye girdi. “Ama o kombinler çok özel parçalar, defileden önce görünmemesi lazım Cengiz bey.”
Sesinde ‘bunu yapmayın ne olur’ tınısı vardı ve bu tınıyı sadece ben anlamıştım. Bir de kapının önünde bana sırıtarak bakan Kaan Mert Vardarlı anlamıştı.
“Lara’nın üstünde görülmesi marka için iyi bile olur Sabrine. Moda tasarım bölümümüzün yönetim kısmında ne de olsa……o taşımayacakta kim taşıyacak.” Cengiz bey bana döndü. “Koş hemen üstünü değiştir. Tasarımcımız da aşağıda o da sana yardım edecektir zaten.”
Başımı olumlu anlamda sallayıp ‘teşekkür’ ettikten sonra kapıya doğru ilerlemeye başladım.
Kapıya yani Kaan’ın yanına ulaştığımda kafamı hafiften yukarı kaldırdım. Beyefendi tam önümde duruyordu. “Geçebilir miyim?”
Kafasını yana eğip, “Geçebilir misin?” diye soru sorduğunda gözlerimi devirdim.
“Kaan, kıyafetimi mahvettiniz zaten….rica ediyorum daha da günümü mahvetme.”
Sesim istediğimden daha sert çıkmıştı. Buna sevinmiştim.
Kaan bana cevap vermek yerine beni kolunun altına alarak benimle birlikte odadan çıktı. “Şanslı günündesin aslında bu gün, Sabrina’ya teşekkür etmen lazım”
“Kaan, beni rahat bırak.”
Kolunun altından çıkıp yürümeye devam ettim.
Peşimden gelmemesini umarak hızlı adımlarla asansöre doğru yürüdüm ancak tabi ki peşimden gelmişti.
“Çok şikayetçisin, binlerce kişinin çıkması için gün saydığı koleksiyondan parça giyeceksin. Sana bu şansı verdik, daha ne istiyorsun?”
Gözlerimden çıkan alevlerle birlikte Kaan’a döndüm. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun?”
Kafasını yana doğru eğdi. Kollarını göğüsün de birleştirmişti. “Öyle mi görünüyor?”
“Kaan, siktir git.”
Asansörün kapıları açıldığında içine girdim, bu sırada içinde ki insanlar dışarı çıkmıştı.
Gideceğim katın düğmesine bastığımda Kaan asansöre binmişti……kovmama fırsat kalmadan kapılar kapandı.
“Küfür etmek sana hiç yakışmadı.”
Göz ucuyla ona bakıp, “Seni alakadar eden bir durum yok bence.” Dedim.
“Kimi alakadar eder, Caleb’ı mı?”
Ne alaka şimdi? Hayır yani ne alaka.
“Caleb ne alaka?”
Omuz silkti. “Bilmem, beni alakadar etmiyorsa onu ediyordur diye dedim.”
Cevap vermek adına dudaklarımı araladığımda asansör durdu. Kurtuldum diye sevinerek asansörün kapılarının açılmasını bekledim ancak kapılar açılmadı onun yerine asansörün ışıkları kesilmişti.
____________________
LÜTFEN!!! yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın....