“New York uçuşu için son çağrı”
Beklenen gün ve dakika gelmişti.
Cemre, abim, annem ve babam ile vedalaşma zamanıydı.
Gözleri dolu dolu olan Cemoşuma döndüm ilk olarak. “Sakın ağlayayım deme, her gün görüntülü konuşacağız. Ayrıca bir-iki aya yanımıza ziyarete geleceksin.”
Cemre bir şey demeden bana sarılıp ağlamaklı sesiyle, “Her gün aramazsan kafanı koparırım zaten.” Dediğinde valizimin çekeceğini tutmayı keserek kollarımı ona doladım.
“Söz veriyorum her gün konuşacağız.”
Cemoş ile vedalaşmadan sonra abime dönüp kafamı yan yatırarak dudaklarımı büzdüm. “Dalga geçme oyuncağın ile vedalaşmaya hazır mısın?”
Abim bıyık altından gülüp, “Canım dalga geçmek isterse New York’ta saat gecenin üçü demem ararım sen rahat ol.” Diyerek bir adım atıp beni kollarının arasına alarak saçıma bir buse kondurdu.
Annem ve babamla da vedalaşarak dış hatlardan geçmiş uçağa varmıştım. Küçük el valizim ile yerimi bulup yerleştim.
Yeni hayatıma ilk adımı atıyordum şuan…..ama içimde ki o saçma his bu gün birçok kez beni rahatsız etmişti. Şuan yeniden kendisini belli ettiğinde kulaklığımı omuz çantamdan çıkarıp kulağıma taktım. Sakinleşmem lazımdı.
Telefondan Selena Gomez’in-same old love şarkısını açıp gözlerimi kapattım.
Şarkı bitine kadar gözlerimi açmayıp bittikten sonra açtığımda yanımdan bir hostesin geçtiği fark ettiğimde boğazımda ki kuruluk kendini belli etti. İstanbul otuz beş derece ile yanıyordu……ben sabahtan beri bir yudum dahi su içmemiştim.
“Pardon, su getirebilir misiniz acaba?”
Hostes kibar bir şekilde beni başıyla onaylayıp, “Hemen getiriyorum, efendim” dedikten sonra bende arkama yaslanıp küçük camdan dışarı baktım. İstanbul’u uzunca bir süre görmeyeceğim. Beni özle İstanbul, olur mu? Sen çok özle ki, ben çok özleyen olmayayım.
Suyum geldikten hemen sonra uçak havalanmıştı. Bir süre müzik dinlemiştim ancak çişimin gelmesiyle kulaklığımı çıkarıp çantama attıktan sonra kalkıştan bu yana çözmediğim kemeri çözerek ayağa kalktım.
Lavaboya geçip işimi hallederek ellerimi yıkadım ve kapıyı açmak için hamle yaptım ancak kapıyı birkaç dakika boyunca zorladığım halde açılmayınca zaten küçük olan alan bana daha da küçük gelmeye başladı.
Allah rızası için şu uçak lavaboları neden bu kadar küçük? Klostrofobisi olan insanlar burada kalırsa ne olacak diye hiç mi düşünmüyorlar? Bana sağdan sağdan geliyorlar.
Birkaç saniye daha kapıyı açmaya çalıştım ancak hala daha açılmayınca ve bende korkudan titremeye başlayınca derin bir nefes aldım. Lara, uçak ful dolu olabilir kızım ancak senin canın daha önemli…..rezil olmayı düşünme ve bağır.
Kapıya vurup, “Kimse yok mu? Kilitli kaldım burada” diyerek son nefesimi kullandım. Nefesim bir hayli can çekişir bir şekilde çıkmıştı. Şayet can da çekişiyordum zaten.
Benim son nefesimle var gücümü kullanarak bağırmanın hemen ardından lavabonun kapısı açıldı. “Hanım efendi iyi misiniz?”
Bana su getiren hostes endişeli bakışlarını yüzümde gezdirdiğinde birkaç derin nefes alıp sakinleşerek, “Kapı sıkıştı….kapalı alan korkum varda.” Dedim.
Hostes bu sefer yüzüne hayret dolu bir ifade yerleştirip, “İmkansız……kontrol edildi bu kapı” dediğinde şirin Lara’yı bir saniyelik kenara ayırdım. Kibar olamayacaktım. Ne çektim dakikalarca bir ben bir Allah bilir.
“Hanım efendi, kapıyı çektiğim halde açılmadı. Demek ki kontrol edenler düzgün kontrol edememiş.”
“Çekmeniz değil, itmeniz lazımdı.”
Kaşlarımı çattım. “Anlamadım.”
“Kapıyı çekmeniz değil itmeniz lazımdı.”
Birkaç saniye gözlerimi boş boş kırpıştırdım……abim olsa şuan bana bir taraflarıyla gülerdi.
Utanç içinde kadından özür dileyip sessizce yerimi geçtim. Allahtan kimse fark etmemişti.
Kalan uçak yolculuğunda bilgisayardan bir şeyler izlemiş, yemek yemiş ve uyumuştum. Uçağın inişe geçtiğini anonsla birlikte duyduğumda yarı uyanık olduğum durumdan kurtularak gözlerimi ovuşturup esnedim ve toparlanarak kemerimi taktım.
Ne kadar süre geçtiğini bilmediğim süre zarfında ise uçak inmiş ben pasaport kontrolünden geçerek New York’a adım atmıştım. Tek sıkıntımız bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor oluşuydu. Acilen bir taksi bulup şirketin bana ayarladığı eve gitmek istiyordum.
Kapının önünde boş bir taksi bulduğumda valizimi hızla çekerek taksiye doğru ilerledim ancak ben tam taksinin önüne gelmişken bir beyefendi benden önce taksiye binmeye kalktığında uzunca bir süre konuşacağım dile yani İngilizceye geçiş yaparak, “Özür dilerim ama ben bineceğim bu taksiye, siz bir sonrakine binin isterseniz.” Dedim. Oldukça kibar bir şekilde söylemiştim bunu. Hem de bu yağmurun altında olabilecek en kibar şekilde.
Ayrıca Yüce Rabbim, Haziran ayında bu ne yağmurdu ya? Yaz yağmuru yağacak bu günü mü buldu?
Adam gülümseyerek, “Sen, düşen kız. Sensin ve New York’ta mısın?” diyerek kahkaha attığında anlamsız bakışlar attım adama. Ne zırvalıyor bu be? Rabbim rica ediyorum beni yorgun halimle sınama.
“Bey efendi, karıştırıyorsunuz galiba. İzninizle taksiye binerek evime gitmek istiyorum.”
“Sen, İstanbulda, Ivory Ember binasının önünde yere kapaklanan kız değil misin?”
O an zihnime hızlı bir şekilde giriş yaptığında, dudaklarım ‘o’ şeklini aldı kısa bir anlığına. “Siz, ne büyük tesadüf.”
“Buyurun, taksi ikimizi de evlerine bırakabilir”
Konuyu uzatmadım valizimi ve küçük kabin boy valizimi bagaja yerleştirip adamla birlikte taksiye binerek, “Önce beyefendiyi bırakacağız” dedim.
Kim olduğunu bilmediğim bir adamla aynı taksiye biniyor olmam önce kendimi eve götürtüp evimi öğrenmesini istediğim anlamına gelmiyordu. Sadece yağmurda kalmamak adına binmiştim taksiye. Ki yağmurda yabancı beyefendinin evinin adresi olduğunu tahmin ettiğim yeri söyledikten ve biz hareket etmeye başladıktan birkaç dakika sonra şiddetini azaltarak yerini güneşe ve gökkuşağına bıraktı.
“Adın neydi bu arada?”
Tanımıyor olmam da tanışmayacağım anlamına gelmiyordu……hem düşünüyorum da terfi aldığımı öğrendiğim gün de beğenmiştim ben bu beyi. O yüzden tanışmaktan asla ama asla zarar gelmezdi. Tabi, şerefsiz çıkmazsa.
“Lara, Lara Beliz” deyip ekledim. “Senin?”
“Caleb”
Aramızda sessizlik oluştuğunda önüme düşün bakışlarım yeniden Caleb’a döndü. “Sen burada mı yaşıyorsun?”
Eğer iyi biri çıkarsa…..arkadaşım olurdu. Neticede burada kimsem yoktu. Arkadaştan zarar gelmezdi.
“Evet” deyip ekledi. “Sen de mi burada yaşıyorsun?”
“Bu gün yaşamak adına adım attım ve geldim”
“Özel değilse, buraya neden taşındın?”
Gülümsedim. “Ünlü bir markanın Türkiye ayağında çalışıyordum onlarda beni sen artık New York binasına git dediler.”
“Hangi marka? Burada ki çoğu büyük marka ve onların holdinglerine hakimimdir.”
“Ivory Ember, İstanbul’da kapısının önünde yere düşmüştüm ya hani.”
Kaşlarını hayretle çattı Caleb. “Şaka yapıyorsun dimi? Sen bizim markaya Kaan’ın yanına gelen yeni kızsın. Haftaya başlayacaksın.”
Şaka gibi gerçekten. Ama cidden şaka gibi yani. Hem dünya bu kadar küçük değil.
Şok olmuş bir şekilde Caleb’a “Şaka yapıyorsun, dimi?” dedim
“Aramıza şimdiden hoş geldin. Umarım Kaan’a dayanabilirsin.” Dediği sırada taksi durdu. İkimizde kafamızı sağa tarafa çevirirken Caleb ekstra olarak kapıyı açarak “En kısa zamanda yeniden görüşeceğiz.” Dedi ve arabadan indi.
İdeasına varım bu akşam beni instagramdan eklemiş olacaktı. Ki bende bunu isterdim, yalan yok. Arkadaş iyidir. Sadece arkadaş, iyidir. Bir süreliğine.
Kendimi, kırk ikinci katta ki evime attığımda büyük bir mutlulukla doldum.
Bildiğim kadarıyla ev ben gelmeden önce ufak aksesuarlar haricinde yerleşmişti. Tabi, birde giysi dolabım yerleşmemişti.
Ayakkabılarımı çıkartıp küçük koridoru geçecektim ancak solumda ki kapıyı fark ettiğimde kapıyı açtım. Banyoydu. Siyah ve beyazın uyumu ile karşılaştım. Aynalı bir dolap vardı. Lavabonun alt bölmesinde ise üç tane çekmece bana göz kırptı. Banyodan çıkıp lambasını kapatarak salona ulaştım, beyaz renk bir L koltuk karşıladı beni L koltuğun arkasında ise bizi bir duvar boyutunda ki cam karşılıyordu. Pembe çiçekleri olan bir halı ise yerdeydi. Hemen sağımda açık bir mutfak vardı. Karşılıklı iki tezgah vardı mutfakta birinde kahve makinası ve çay makinası, diğerinde de ocak ve musluk vardı. Solumda ise gene bir adet kapı vardı. Kapıyı açtığımda ortada çift kişilik bir yatak karşıladı beni. Hemen karşımda ise duvarı kaplayan bir dolap vardı. Başımı yana çevirdiğimde orta boyutta beni idare edecek bir makyaj masası karşıladı. Sağ tarafta ise gene duvarı ortasını kaplayan cam vardı. Ev bir hayli camdı. Bu oda halıfilekis döşeliydi. Açık pembe renginde.
Yorgunlukla kendimi koltuğa bırakırken aklımda ‘Ben bu eve sığarım’ düşüncesi geçti.
Bir süre koltukta tiktok izledim daha sonrasında büyük valizimi alarak yatak odasına geçip yerleşmeye başladım. Kaç saati bir banyoya bir yatak odasına giderek geçirdiğimi bilmiyordum en son yorgunluktan bilgisayarım kucağımda yatağıma yığıldığımda bir haftadır yapmayı ertelediğim şeyi yapmaya karar verdim.
Kaan Mert Vardar’lıya bakmaya.
Haber sitelerine girmeden önce instagramına girdim. Anasını avradını…..adam bir içim su. Kaslı vücudunu birkaç fotoğrafında sergilese de Allah var genelde takım elbiseyle ya da spor şık bir kombinle fotoğraf atmıştı. Bir fotoğrafında ‘Aile’ yazarak bir post atmıştı. Babası, annesi ve küçük onlu yaşlarının sonlarında olduğunu tahmin ettiğim genç bir kız vardı.
İnstagramdan çıkarak internete ismini yazdığımda bir siteye birkaç saat önce düşen bir haberle karşılaştım.
Haberin içeriği egosunu tatmin edici cümlelerle döşeliydi. İşinde ne kadar başarılı olduğu hakkında bir sürü şey yazmışlardı. İşinde başarılı olsa beni neden yanına gönderesinlerdi o zaman?
Başka bir haber sitesine girdiğimde üç hafta önce dünyaca ünlü bir model ile ele görüntüsü karşıma çıktı. Haber başlığı ‘Kaan Mert Vardarlı bu sefer gerçek aşkını buldu mu’ idi.
Bir başka sitede ise iki ay öncesinin haberi ile karşılaştım. Bu sefer adı yeni yeni duyulmaya başlayan genç bir oyuncu ile görüntülenmişti. Haber başlığı gene şaşırtmamıştı, ‘Taze aşıkların aşk dolu akşam yemeği’
Gözlerimi devirip bilgisayarı kapattım. Tek bir haber haricinde işiyle ilgili asla ama asla bir haber yoktu. Beni nasıl bir süreç bekliyor acaba. Gerçekten çok merak ediyorum.
Ayrıca, Türk basınını ilgisini hiç çekmeyen biriydi. Türk haber sitelerinde ya da magazin sayfalarında hiç adı geçmiyordu. Bu da takıldığı kadınların hepsinin Amerikalı olmasından kaynaklanıyor olsa gerekti. Ya da Amerika zenginlerinin arasında olmasından dolayı da olabilirdi.
Uzandığım yerden kalkıp yatağımın ucuna koyduğum saç ve vücut havlumu alarak kendimi banyoya attım.