İçeriğe geç

Zemheri Terfisi

Bölüm 4 · 9 dk okuma

Zemheri Terfisi

Bölüm 4

Bölüm 3

Yanımda, sağ kolum Cemre ile birlikte abimin çalıştığı hastanenin içerisine girdik.

Olayın üstünden iki, bilemediniz üç saat geçmişti. Ben, Cemoş ile birlikte kahvaltımı yapmış….üstüne kahvemi içmiş Cemre sayesinde zerre sinirim de kalmamıştı.

Peki, beş senelik ilişkim aldatıldığımı öğrenerek bitmemiş gibi neden bu kadar sakinleşmiş hissediyordum? Ya da sakindim?

Çünkü bazen, kadınlar kafada ilişkiyi bitirir ancak resmi olarak bitirmeye cesaret edemezlerdi, bende o durumdaydım. Eğer bu gün bitmese New York’a taşındıktan kısa bir süre sonra ayrılırdık.

Bunu, Cemoş sayesinde fark etmiştim. Fark ettiğim an ise sinir-stres kalmamış ve sanki beş senelik ilişkim değil de bir haftadır flörtleştiğim çocukla konuşmayı kesmişiz gibi rahat bir konuma evirilmiştim. O şerefsiz insan, arkasından ağlamamı bile hak etmez. Yani etmezmiş, bu gün o bilgi de yüklenmişti, çok şükür.

Şimdi ise Berkant’ın geldiğini düşündüğüm hastaneydim. Süründüğünü ve acı içerisinde kıvrandığını görmek adına. Bu manyaklıktı, biliyorum ancak……aldatılan kadın psikolojisindeydim. Her ne kadar ilişkim bittiği için mutlu olsam da. Süründüğünü görmem lazımdı. O yüzden, kendime manyak demiyorum. Şuan için.

Bu arada abimi de aramamıştım. Olay çıkmaması adına. Karakola düşmek istememiştim. Hoş, bunu çayı Berkant’ın malum yerine dökmeden önce de düşünmeliydim……inşallah benden şikayetçi olma gibi bir salaklık yapmazdı.

Birde abim her ne kadar benimle dalga geçip uğraşan bir insan olsa da üstüme titrerdi. Aldatıldığımı söylesem, olay çıkartırdı. O yüzden Cemre ile düşünüp abimi aramama kararı almıştık. Yani şu anlık hiçbir şey bilmiyordu.

Adımlarımı danışma masasında durdurup yüzüme samimi bir gülümseme yerleştirdim.

“Kolay gelsin, Berkant Şaşmaz kaç numaralı odada acaba?”

Benden küçük olduğunu varsaydığım, saçları koyu kahve ve kıvırcık olan görevli kız bilgisayardan söylediğim ismi aratarak, tıpkı benim gibi yüzüne gülümseme yerleştirip bana döndü.

“Yüz iki numaralı odada. Siz neyi oluyorsunuz?”

“Kız arkadaşıyım.” Danışma masasından bir adım gerileyip, “Kolay gelsin.” Dedim.

“Odayı söyledikten sonra da ‘neyi oluyorsunuz’ diye sormak saçma değil mi?”

Cemre’nin sorusuna gülüp önüne geldiğimiz asansörün düğmesine bastım. “Yeni başlamıştır Cemoş.”

Asansör olduğumuz kata geldiğinde kapısı açıldı ve içinden abimde çıktı. Harika, birde abimi aramakla uğraşmayacaktım.

Abim elinde tuttuğu kahveyle, bakışlarını bir bende birde Cemre’de gezdirdi. “Kızlar hangi rüzgâr attı sizi buraya?”

“Berkant, rüzgârı.”

Cemrenin verdiği cevapla abim gözlerini kısarak bana döndü. “Sakın bana kaynar çayı malum yerine, Lara’nın döktüğünü söylemeyin. Sakın!”

Beni, bunu yapabilecek kadar manyak görmesi, kırılmama sebep olsa da, gerçekten yapmış olduğumla yüzleşince kırılma falan kalmadı. Abimle gurur duydum, tekte bilmişti. Hoş, normal şartlarda yapmaz yapamazdım ama sinirimi kontrol edememiştim o an. Yaptığıma da zerre pişman değilim, aklım hala edemediğim küfürlerde.

Sırıtarak, abimi açık olan asansörün içine atıp bizi de içine çektim. “Tamam, söylemeyiz” diyerek ikinci kat düğmesine bastığımda abim söylenmeye başlamıştı.

“Lara sen manyak mısın? Ya senden şika-----”

Sözünü kesip, azar yememek adına pat diye “Abi, Berkant beni aldatmış” dediğimde, abim birkaç saniye error verdi. O saniyeler içerisinde asansörün kapıları açılmıştı. Abim bir şey demeden asansörden çıktığında, Cemre gözlerini kocaman açarak bana döndü.

“Elinde sıcak olduğunu düşündüğüm kahve var, Lara.”

Kurduğu cümleyle bende gözlerimi kocaman açtım. Hızla abimin peşinden koşmaya başladık ikimizde. “Abi, dur. Sakin ol.”

“Demir abi, dur bir ya.”

Abim bizi duymazdan gelerek Berkant’ın kaldığı odaya daldığında neyse ki Berkant odada tek değildi. Ailesi de buradaydı.

“Lara. Kaç saat oldu sen yeni mi ziyarete geliyorsun?”

Zeynep teyzenin, yani Berkant’ın annesinin sorusuna, “Anca vakit buldum ya sormayın” dedim.

Berkant’la kısa bir an göz göze geldiğimizde ona en ölümcül bakışı atıp ardından birazdan ona dalacakmış gibi bakan abime çevirdim bakışlarımı.

“Abicim, kahveni alayım ben.” Elinde ki kahveyi alıp sakince, Cemre’ye verdim.

Gönlüm, kahvenin de Berkant’ın malum yerine dökülmesini isterdi ama günün sonunda cidden karakolda olmak istemiyorum. Özellikle, New York’a gitmeme sayılı günler varken.

Berkant susmayıp, “Sevgilim yanıma gelsene” dediğinde içimden sabır çektim. Adam resmen, abime ‘gel Demir abi, serum kablosu ile beni döv’ diyordu.

“Ben böyle iyiyim” deyip abimin koluna girdim. Her an serum kablosunu Berkant’ın boğazına dolayabilecek durumdaydı.

“Berkant, kardeşime artık ‘sevgilim’ demezsen çok sevinirim.”

Zeynep teyze şaşkınlığını koruyamadan, “O ne demek, Demir oğlum.” Dedi.

Abimin cevap vermesine fırsat vermeden, “Onu oğluna sormanı tercih ederim Zeynep teyze. Şimdi biz gidelim.” Deyip abimi çekiştirerek odadan çıkarttım. Cemre de peşimizden gelmişti.

“Puşt, birde ‘sevgilim’ diyor hala.”

“Abi, tamam sakin. Ben gerekeni yaptım zaten.”

“Serum kablosunu boynuna dolamak vardı ya neyse.”

“Sakin ol, git hastalarınla ilgilen. Hadi abicim.”

Kurduğum cümleyi sorgulamadan söylenerek yanımızdan ayrıldığında ne kadar süredir tuttuğumu bilmediğim nefesimi dışarı üfledim.

“Lara”

Bir elimle böğürümü ovalarken bir yandan Cemre, “Efendim” dedim. Bu süreçte abim görüş açımızdan çıkmıştı.

“Abin, dönüp dövmez dimi?”

“Abim daha dönmez buraya. Hadi bizde çıkalım. Yarın akşam veda yemeğim var ama benim giyecek kıyafetim yok.”

Berkant mevzusunu kapatıp, abime görünmeden hastaneyi terk etmiş kendimizi Nişantaşı’nda bulmuştuk. Favori mağazalarımdan birine girdiğimizde Cemre direkt olarak bir elbiseye koşmuş onu denemek adına kendini kabine atmıştı.

Askılarda ki elbiselere göz gezdirmeye başladığımda, Gülizar hanım yanıma geldi. Kendisi mağazanın sahibiydi. “Lara, seni burada görmek ne kadar güzel.”

Gülümsedim. “Sizi, görebilmek de öyle Gülizar Hanım.”

Aynı gülümsemeyle, “Nasıl bir şey bakıyoruz bu sefer?” diye bana soru yönelttiğinde derin bir nefes aldım.

“Yarın akşam bir lüks bir restoranda bir yemek var. Şirkette terfi aldım da.”

Gülizar Hanım başını olumlu anlamda salladı. “Tam senin tarzına uygun, yazlık bir elbise geldi mağazaya.” Mağazanın arka tarafına yöneldiğinde onu takip ettim.

Eline bu yazın moda rengi olan sarı, etekleri uçuş uçuş olan mini bir elbise aldı ve bana doğru uzattı.

Elinden elbiseyi alıp, “Cidden güzelmiş” dedim.

“Tam, senin için.” Kabinlerin olduğu yeri işaret ederek, “Git dene, hadi.” Dedi.

Onu dinleyip kabinlerin olduğu bölüme geçtiğimde Cemre kabinden çıkmıştı.

Cemre, Rus kadınlarını kıskandıracak kadar sarışın bir afetti ve bu güzelliğiyle ona çok ama çok yakışan pembe çiçekli bir elbise giyince ona ben bile yürümek istemiştim.

“Yavrum, hepsi senin mi?”

Benim varlığımı yeni fark ederek bana döndü. “Valla benim, paylaşamam hanım efendi.”

Cemre’ye gülüp, ona elbiseyi almasını net bir şekilde belirttikten sonra bende kabine geçti.

Bir saatin sonunda da mağazadan ikimizde birkaç parça bir şey ve denediğimiz elbiseleri alarak çıkmıştık.

Günün geri kalanında ise biraz daha alışveriş yapmış sonrasında bir şeyler içmiştik. Ardından evlere dağılmıştık.

Ertesi sabah saat ona gelirken gözlerimi açıp yerde ağzı açık duran valizimle bakışmaya başladım. Anlamlandıramadığım huzursuz his yeniden kendini belli ettiğinde ise kalkıp duş alarak kendime gelmiştim. Kahvaltı yaptıktan sonra ise saatler biri gösterirken Cemre ve Duygu bize gelmişti. Akşam için üçümüz beraber hazırlanacaktık.

Duygu, Cemre kadar olmasa da yakın kız arkadaşımdı. Üniversiteyi New York’ta okumuştu.

“Sen alışınca yanına gelir kalırız biz de.”

Yaptığım ice latteden bir yudum alıp, “Tabi ki geleceksiniz. Beni oralarda bir başıma bırakırsanız paralarım sizi valla” diyerek güldüm.

“Senin şu beraber çalışacağın kişi kimdi?”

Cemre’nin sorusuyla birkaç saniye zihnimi yokladım, aklıma gelen isimle “Kaan mıydı neydi.” Dedim emin olamayarak.

O kadar bilmiyordum ve araştırmıyordum ki adamı. İstanbul da kalan sayılı günlerimi ailemle arkadaşlarımla geçirmek istiyordum.

“Kaan, mı? Sizin şirketin New York binasında bildiğim tek Kaan var, Lara. O da Kaan Mert Vardarlı ve adam şerefsizin önde gideni. Her hafta başka kızlı haberi düşüyor yabancı basına. Adam, babadan dolayı bir hayli zengin. Yabancı basının da özel hayatından dolayı ilgisini çeken, ultra yakışıklı, genç kızların gözdesi olan biri.”

“Lara, bu bilgi sende niye yok? Duygu biliyorsa senin de bilmen gerekirdi.”

“Ya, ben sadece mailleştiğim kişileri biliyorum. Kaan Mert Vardarlı hakkında hiçbir şey duymadım. Hem ben şirketin, şirketle ilgili olan bilgilerini biliyorum. Nereden bileyim her gün başka kızla takılan Kaan’ı. Belli ki işle alakası yok.” Elimi ‘neyse’ dercesine sallayıp, “Hadi, boşverin Kaan’ı….akşama parti var” diyerek oturduğum yerden kalkıp elimde bardağı masaya bıraktım. “Hazırlanalım.”

Odama geçerek, Manifest gurubunun şarkılarıyla beraber hazırlanmaya başladık. İki buçuk saatin sonunda üçümüz de hazırlanmış bir şekilde odamda ki büyük aynada story atmak adına fotoğraf çekiliyorduk.

Dans edeceğimiz için ben açık sarı hafif topuklu terliklerimi giymiştim elbisemin altına. Makyajımı ise clean girl tarzında yaparak hafif tutmuştum.

Kızlarda en az benim renkliydi. Cemre pembiş bir makyaj yapmıştı, dün aldığı elbiseyi giymişti o da, altında açık pembe babet vardı.. Duygu gece mavisi mini, üstüne yapışan bir elbise giymiş, ayakkabı olarak da gece mavisi parlak stiletto tercih etmişti. Makyajı bir hayli simliydi.

Yirmi beş dakika da fotoğraf için gittikten sonra evden çıktık. Duygu’nun arabası ile gidecektik. O alkol içmezdi, Cemre ve benim ise bu gece dağıtacağımız kesindi.

Yaz şarkıları eşliğinde kırk dakikalık bol trafikli bir yolun ardından kızların ayarladığı mekânın önüne gelerek arabadan inip arabayı valeye teslim ettik.

Mekâna giriş yaptığımızda diğer kızların çoktan gelmiş olduğunu görüp koşarak onlara selam verip bol sarılmalı ve tebrikli bir yirmi dakika geçirdikten sonra hepimiz yemeklerimizi söylemiştik. Cemre ve Duygu loca ayarlamıştı bize.

“Sonunda beklenen yemek ama biraz farklı….gitmen beni üzülüyor Laroş”

Helin’in yüzünü asmasıyla bende dudaklarımı büzdüm. “Gitmek beni de üzüyor ama bu kariyerimi ve geleceğimi çok değiştirecek.”

Helin, şirketten arkadaşımdı. En az benim kadar sevinmişti terfi almama….sadece benimle konuşurdu şirkette o yüzden gidişime ne kadar üzüldüğünü tahmin edebiliyordum.

“Ya o değil de Berkant neden gelmedi yemeğe? Kız kıza olacağız diye mi?”

Serpilin sorusu ile Cemreyle birbirimize baktık. Gözlerimiz ‘Allah onun belasını versin’ adlı cümleyi birbirine ilettikten sonra kısaca olayı özet geçtim. Yemek yedikten sonra ise kızlar beyaz şarap açtırdı…..saat gece on ikiye kadar locada oturmuş bol bol dedikodu yapmıştık. Gece yarısı olduğunda ise elimde beyaz şarap dolu kadehle ve yanımda Cemre ile pistin ortasında Manifest’in KTS şarkısı eşliğinde deli gibi dans ediyordum.

Bir süre Cemre ile deli gibi dans edip sonrasında üçer bardak votka attıktan sonra kafam tam anlamıyla uçmuş kıvama gelmişti. Pistte tanıdık kimse yoktu….Cemre yorulmuştu ve locaya geçmişti. Benim ise sarhoş olduğum halde hissettiğim tek his son zamanlarda aşina olduğum o saçma histi.

O hissi yok saymaya devam edip bara yöneldim üç-dört tane daha shot attım…….bu sırada yanımda bir hareketlilik hissettiğim için yavaşça kafamı o yöne çevirdim.

Sarhoş olduğumdan mıdır bilinmez ama şuan dibimde ultra yakışık bir bey bana bakıp eşsiz bir şekilde gülümsüyordu. Ben ne kadar içmiştim? Hiçbir fikrim yoktu.

“Bu dansı bana lütfeder misiniz hanımefendi?”

Tövbe haşa, öldüm mü ben? Bu hassas narin ve orantılı kulaklarım tam olarak ne duyuyor? Hem de bu ultra yakışıklı beyden…..bir saniye çalan müzik Taylor Swift-All of the girls you loved before idi. Sarhoş olsam da Taylor’ı ve müziğini her yerde tanırım. Şakasız.

“Fazla hızlı sormadın mı bu soruyu?”

Kelimeler ağzımda dolanmış olsa da ultra yakışıklı bey beni anlamış ve gülmüştü. “Şarkı bitmeden yetişmemiz lazım”

Daha fazla kurcalamadan bir shot daha atıp ultra yakışıklı bey ile dans pistine doğru ilerledim. Ben kollarımı boynuna dolarken o da ellerini belime yerleştirmişti. Şarkı ritmine göre dans etmeye başladığımızda gözlerimi kısarak ultra yakışıklı beye baktım.

“Adın ne demiştin?”

Gene güldü……sen hep gül be yavrum. Gülmek yakışıyor sana.

“Adımı söylememiştim.”

“O zaman söyle”

“Kaan, Kaan Mert……senin?”

“Beliz” diyerek ikinci ismimi söyledim.

“Kızçem, hadi gidiyoruz”

Serpil yanıma geldiğinde Taylor’ın sesini Olivia Rodrigo almıştı.

Kendimi Kaan’dan uzaklaştırıp sarhoşluğun vermiş olduğu etkiyle kendimi Serpil’in kollarına bıraktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.