İçeriğe geç

Zemheri Terfisi

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Zemheri Terfisi

Bölüm 3

Bölüm 2

Annemin burnuna elime döktüğüm kolonyayı yaklaştırırken, sözde otuz yaşında olan abime de ölümcül bakışlar atmakla meşguldüm.

Kadıncağız iki ani haber üzerine dayanamayıp bayılmıştı. Üç dakikadır onu ayıltmaya çalışıyorduk.

Babam annemin bileklerine kolonya sürerken, “Oğlum yani yaptığın iş mi?” diyerek dakikalardır söylememek için, içimde tuttuğum cümleyi söyledi. Gerçekten yaptığı iş miydi?

Abimin cevap vermesine fırsat kalmadan, annem yavaşça gözlerini açarak “Ne oldu bana?” deyip, karşısında duran benimle göz göze geldiğinde bir an için yeniden bayılacak sansam da saniyeler sonra gülümseyip bana kocaman sarıldığında içimden derin bir nefes verdim. “Annem, ben kendimden geçmeden önce sen ‘terfi aldım’ dedin, dimi?”

Abim keyifli bir şekilde, “Evet öyle dedi, anne.” Dedi ve ekledi “Hatta New York’a gidiyormuş….kurtuluyoruz.”

‘Abi terörüne, HAYIR!’ diye kampanya başlatsam kaç kişi katılır acaba. Bence Türkiye’de abisi olan herkes katılırdı.

Annem beni yavaşça kendinden uzaklaştırdı, “New York’a neden taşınıyorsun kızım?” sorusunu sorduğunda her şeyi baştan alarak anlattım.

Neyse ki annem ve babam her zaman arkamda olan insanlardı. Benim ve abimin geleceğini düşünürlerdi. O yüzden onlardan bir hayli uzağa, başka bir ülkenin şehrine gitmeme içleri burkulsa da beni düşünüp kendi mutsuzlukları yerine benim mutluluğuma odaklanıp sevinmişlerdi. Hem de çok sevinmişlerdi.

Abim de tabi her ne kadar laf soksa da, sevinmişti. Hatta konuşma sırasında bir ara ‘bende seninle geleyim’ demişti ancak neyse ki bu fikrinden vazgeçmişti. Onunla baş başa bir evde çok fazla dayanacağımı zannetmiyorum. Çok dağınık bir insandı. Ben ise bir hayli toplu ve titizdim. Çantalarım hariç…..onların içi her zaman karmakarışık olur.

Ailem ile üç saatlik bir konuşma artı kutlama yemeği yedikten sonra odama çekildim. Ufaktan valiz hazırlığına geçmem gerekiyordu.

Pembe kalpli ev şortumu ve askılı pembe atletimi üstüme geçirip babamla birlikte büyük valizi depodan çıkardık…odamın ortasında valiz açık bir şekilde dururken ben dolabımda ki kıyafetlerle bakışıyordum. Haziranın ortasındaydık, yazlıkları götürmem şuan için en mantıklı seçenek olacaktı. Hem zaten koskoca New York, çık alışveriş yap, dimi?

Valize ofiste giyebileceğim kıyafetleri yerleştirmeye başladığımda bilgisayardan Taylor Swift şarkılarından olan playlisti açtım. Bu kadının sesi aşırı iyi. Hem de yani, aşırı.

Bir dakika, Eylül ayında Taylor, New York’ta bir konser verecekti. Biletler bitmiş midir? Bakmam lazım, bitmediyse almam lazım.

Yatağın üstüne oturup bilgisayarı kucağıma alarak bilet satış sitesine girdiğimde Vip biletten son beş tane kaldığını görünce sırıttım. Şanslı günümdeyim, her anlamda.

Biletimi alıp yeniden valiz hazırlamaya döndüğümde odamın kapısı tıklandı, “Gel” deyip vücudumu kapıya doğru çevirdim.

Bu sırada abim kafasını odaya doğru uzattı. “Gelebilir miyim?”

Başımı olumlu anlamda salladığımda odaya girip kapıyı kapattı.

İmalı bir yüz ifadesi bürünüp, “Hayırdır? Özledin mi beni şimdiden?” dediğimde gözlerini devirip kendisini odamın köşesinde bulunan tekli koltuğa bıraktı.

“Gitmen için gün saymaya başladım bile. Senden kurtuluyorum.”

Valizin içine kırmızı kareli gömleğimi koyup, “Kına yak uçağa bindiğimde” dedim.

Kına yakmak yerine tüm gün sinir küpü olarak dolaşıp hastane de hastalarına ‘kardeşim gitti’ diye ağlayacağına yemin edebilirim ama kanıtlayamam. Kendisi uzman doktordu dâhiliye bölümünde ve çalıştığı hastane de baya sevilen sayılan bir doktordu.

Doktor olan biri nasıl olgunlaşmaz? Sorusunu akıllara getiren biriydi abim. Hastalarına karşı olgun ve ciddi olabiliyordu ancak konu ailesiyse otuz yaşında değil on beş yaşındaydı. Bundan rahatsız mıyım? Hiç sanmıyorum.

Elinde olduğunu yeni fark ettiğim stres çarkını çevirip, “Kına yakmak az kalır, partileyeceğim.” Dediğinde güldüm.

“O gün sinir küpü olarak gezeceksin abi. İkimizde bunu biliyoruz.”

Yüzüne vurduğum gerçekle gözlerini kocaman açıp elini kalbine götürdü. “Allah kuru iftiralardan saklasın”

Derin bir nefes aldım. İçime, yeniden o birkaç saat önce ki garip his düşmüştü.

Yatağa oturup dolmaya yüz tutmuş bakışlarımı abime çevirdim. “Abi doğru bir şey mi yapıyorum?”

Abim sorduğum soruyla bir an afalladı ama bu çok kısa sürdü. Kendini toparlayıp yanıma gelerek beni göğsüne çekti. “Korkma, sen yaparsın. Sen üniversiteye başladığın gün ‘ben, Ivory Ember şirketinde çalışacağım’ demiştin. Ben ise o gün de seninle dalga geçmiştim. Çalışmaya başladın orada ve şimdi o devasa markanın yurtdışında bulunan binasına gidiyorsun. Her zaman senin arkandayım, dalga geçtiğime bakma.”

Bir süre strese girdiğim için abimin göğsünden ağladım sonrası ise bende yoktu. Gözlerimi açtığımda saat sabah yediyi gösteriyordu.

Gözümü ovuşturarak yatakta oturdum. Telefonu elime aldığımda Cemoş’un on dakika önce ‘saat on da her zamanki kahvaltı mekânında’ yazdığını görünce gülümsedim. Salı günleri genelde Cemoşla kahvaltı yapardık. Uzun süreliğine bu aktivitemizi yapamayacaktık.

Bunları düşünmemem gerektiğini içime düşen o saçma hisle anlayıp telefonu yatakta bırakarak banyo yapma kararı aldım. Dolaptan gerekli eşyaları alarak banyoya geçtim. Kısa bir duş ve iki saatlik hazırlanmanın ardından annemlere ‘çıkıyorum ben’ diye seslendim. Onlarda biliyordu zaten her salı Cemoş ile olduğumu o yüzden nereye diye sormamışlardı.

Saatlerimiz dokuz kırk beş olduğunda ise Cemoş ile buluşmuştuk.

Bu arada Cemoş harici biri daha vardı, o da sevgilim Berkant’tı. Ona karmaşıklık arasında arayıp söyleyememiştim hiçbir şey. Uzak mesafe yapacaktık, çok uzun bir süre.

“Siz neden saçma sapan bir bakışma içerisindesiniz?”

Cemoş ile anlamsız bakışmayı keserek, Berkant’a olanları söylemek adına döndüm. “Berkant sana sö-----“

Kızın biri neşeyle şakıyarak, “Sevgilim” diye Berkant’ın yanına gelip yanağına bir öpücük kondurmasıyla sözüm yarıda kalmıştı.

Sevgilim mi dedi o?

Cemre ile bir an bakıştık. Ardından kaşlarımı çatarak, “Berkant, neler oluyor?” dedim.

Tamam, dünden beri Berkant aklıma gelememişti ama stresimden dolayı gelememişti. Kabul ediyorum aklıma gelmemesi büyük saçmalıktı ancak şuan yaşadığımız daha büyük saçmalıktı.

Hem düşünüyorum da, dün Berkant bana mesaj bile atmamıştı. Aramayı geçtim, mesaj bile yoktu. Hatta bir düşünce ya da aydınlanma daha zihnime düşmüştü, arada Berkant ortadan kaybolurdu. İşimin yoğunluğundan dolayı bunu çok fark edememiştim, şu ana kadar.

Berkant, telaşla konuşup, “Aşkım, açıklayabilirim” dedi.

Utanmadan, hala daha ‘aşkım’ diyebiliyordu.

Neyse ki, yanımıza gelen kızçe, “Ne aşkımı, Berkant? Diye sormuştu.

Başımla aşağı yukarı oynatıp, “Evet, ne aşkımı, Berkant?” diye sordum.

Berkant sertçe yutkunup, “Lara, bak ciddi bir şey değildi. Tek ge—“ derken cümleyi tamamlamasına izin vermeden yüzüne tokadı geçirdim.

Sinirle soludum. “Olay çıkmasın, siktir olup git hemen.”

“Lara, benim senden haberim yoktu. Biz iki aydır falan konuşuyoruz ama. Ben senden özür dilerim.”

“Senin hiçbir suçun yok. Bütün suç benim beş senelik sevgilimde.”

“Lara, açıkla—“

“Neyi açıklayacaksın? Kız iki ay diyor sen gelmiş tek gece diyorsun. Aldatmanın tek gecesi, iki ayı da olmaz ayrıca. Aldatma, aldatmadır.”

Cemre yanıma gelip elimi tuttu. Bu onun ‘yanındayım’ deme şekliydi. “Berkant git.”

“Gitmeyeceğim, bir dinle Lara lütfen”

Tek kaşımı kaldırıp, “Tamam, dinleyeceğim ama önce” dedikten sonra masada duran, içinde sıcak çay olan fincanı alıp Berkant’ın malum yerine doğru savurdum. “Şimdi dinliyorum.”

Berkant acı içinde bağırmaya başladığında çarpmaz masamızda ki bir kız “Aferin, valla yapılması en mantıklı olacak şeyi yaptın” demişti.

Cemre ise kendini tutamayıp gülmeye başlamıştı.

Ben ise bütün sakinliğimi koruyarak Berkant’a bakıyordum.

“Beni dinle dedim sana, kaynar çayı neden şeyime doğru savuruyorsun ki?”

Ben tepki vermeden Berkant hızla gitmeye başladı.

Umarım, beter olurdu.

Olaylar biraz olsun dinip az da olsa sakinleştiğimde telefonumu elime aldım. Abim arayacaktım, Berkant yüksek oranda onun çalıştığı hastaneye gidecekti. Abim, durumu öğrenip gereken yapmalıydı.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Ay siyah çok göz yoruyo değiştir bence

    1Yanıt