İçeriğe geç

ZEMHERİ ÇELİĞİ

Bölüm 8 · 5 dk okuma

ZEMHERİ ÇELİĞİ

Bölüm 8

BÖLÜM 8

Işıklar söndüğünde karanlık, timin arasındaki o zaten gergin olan ipleri iyice gerdi. Uygar elinde fenerle içeri girdiğinde, Albay’ın yanında olmaması kalbimin ritmini değiştirdi.

Uygar: "Kimse kımıldamasın! Dışarı çıkmıyoruz, burayı savunuyoruz. Bu bir emir!" Tan Alaz Alpargu: "Emir mi? Komutanım, dışarıda yönetim el değiştiriyor, bize gelen emir 'sokağa çıkın' yönünde. Siz bizi burada yem mi yapacaksınız?" İlteriş Tunga: "Bartu haklı, bu sessizlik hayra alamet değil. Biz kime sadığız?"

Tam o sırada Güldünya’yı aradım. Ellerim titriyordu. Telefon açıldı ama konuşmadı... Sadece o korkunç silah sesleri ve ardından gelen keskin bir sessizlik. Telefon kapandı. Dünya başıma yıkıldı.

Saygun: (Birden silahını doldurup Uygar'ın önüne geçti) "Gülüyordunuz ya bana! 'Canım komutanım, ciğerim komutanım' diye dalga geçiyordunuz! Şimdi görelim kimin ciğeri varmış! Komutanıma yaklaşanı yakarım!"

İçses: "Saygun... Herkesin alay ettiği o çocuk, şu an timin en delikanlısı çıktı. Ama Güldünya... O sesler neydi?"

...

Kaosun ortasında Albay beni kenara çekti. Gözlerinde daha önce görmediğim bir kararlılık vardı.

Albay: "Özden, kimseye çaktırma. Timin geri kalanı burada kalacak ama senin gitmen lazım. Bu bir gizli görev. Güldünya'nın olduğu bölge karışık, oraya sız ve ne olduğunu bul. Uygar’a bile tek kelime etme."

Timden sessizce ayrıldım. Arkamda bıraktığım o şaşkın bakışları, özellikle de Uygar’ın o sorgulayan gözlerini görmezden gelmeye çalıştım.

...

Huzurevine giden o ıssız yolda yürürken ensemdeki tüyler diken diken oldu. Takip ediliyordum. Bir köşeyi dönüp silahımı çektim ve bekledim. Adımlar yaklaştı... Tam tetiğe basacakken o tanıdık silüeti gördüm.

Özden: "Uygar?! Senin ne işin var burada? Sen delirmiş misin?" Uygar: (Nefes nefese, sinirli) "Asıl sen ne yapıyorsun Özden? Karargâh yanarken, tim bölünmüşken sen nereye kaçıyorsun? İzin istedim, vermediler; ben de peşine düştüm." Özden: "Geri dön Uygar! Bu görev gizli, başını yakacaksın!" Uygar: "Benim başım zaten yanmış Özden. Seni bu belanın ortasında tek başına bırakacağımı mı sandın? Yürü, nereye gidiyorsak beraber gidiyoruz."

...

Huzurevine vardığımızda kapıdaki kurşun izlerini gördük. İçeride Güldünya’yı sağ salim ama bir köşeye sığınmış halde bulduk. Bizi görünce gözleri parladı.

Güldünya: "Geldiniz... Biliyordum geleceğinizi. Özden, o telefon... her şeyi duydun değil mi?" Özden: "İyisin ya, o yeter bana. Uygar da yanımda, korkma." Güldünya: (Uygar’a bakarak) "Sen... O'sun değil mi? Özden'in anlattığı o 'buz dağı'. Bakıyorum da erimeye başlamışsın evladım."

Uygar ne diyeceğini bilemeyerek bakışlarını kaçırdı. Ben ise hemen ikinci telefonumdan Albay’ı aradım.

Özden: "Komutanım, hedefe ulaştım. Ama bir sorunumuz var... Yanımda Uygar Yüzbaşı da var. Evet... Hayır, geri gönderemem. Birlikte devam ediyoruz."

Güldünya’nın odasındaki o eski kütüphaneye yöneldim. Uygar kapıda nöbet tutarken, bakışları koridordaki her gölgeyi bir tehdit olarak algılıyordu.

Özden: "Güldünya, nerede o dosya? Zamanımız daralıyor, dışarıda kıyamet kopuyor." Güldünya: "Sakin ol kızım. Şurada, Atatürk portresinin hemen arkasındaki gizli bölmede. Babandan kalma o eski mühürlü zarf..."

Portreyi yavaşça yana kaydırdım. Parmaklarımın ucuna soğuk bir metal ve deri bir dosya değdi. Çıkardığım an Uygar yanıma geldi.

Uygar: "Bu mu? Tüm bu kaosun sebebi bu bir avuç kağıt mı?" Özden: "Bu sadece kağıt değil Uygar. Bu, kimin dost kimin düşman olduğunun listesi. Bak... Mektuptaki o filigranın aynısı bu dosyanın kapağında da var!"

...

Dosyayı açtığımızda karşımıza çıkan ilk isim, timdeki o neşeli tartışmaların kahramanıydı. İnanmak istemedim, gözlerim karardı.

Uygar: "Tan Alaz... Ve İkmal Birimi'ndeki o subay. Özden, bu adamlar aylardır içimize sızmış. Saygun’un o 'canım komutanım' dediği her an, aslında bu listeyi tamamlıyorlarmış." Özden: "Mektubu bana gönderen de Tan Alaz olamaz. O sadece bir piyon. Bak, en alttaki imza... 'Kuklacı' dedikleri kişi aslında..."

Tam o ismi okuyacakken dışarıdan bir fren sesi ve ardından ağır botların huzurevinin ahşap zeminindeki yankısı duyuldu. Geldiler.

...

Uygar silahını doldurup beni arkasına çekti. O sert, disiplinli bakışları bu sefer sadece koruma içgüdüsüyle doluydu.

Uygar: "Dosyayı çantana at Özden. Buradan çıkacağız. Güldünya’yı al, ben yolu açacağım." Özden: "Uygar, tek başımıza mıyız? Albay’ı aramam lazım!" Uygar: "Kimseye güvenme! Şu an sadece sen ve ben varız. Ve o mektupta yazdığı gibi... Ben senin katilin değil, kalkanın olacağım."

Uygar, silahının emniyetini açıp beni arkasına daha da sıkı yerleştirdi. "Arka kapıdan çıkıp genel merkeze ulaşabiliriz Özden," dedi fısıldayarak. "Ama genel merkezde kimin bizi beklediğini bilmiyoruz. Eğer Albay’ın bahsettiği o sızıntı oraya kadar ulaştıysa, kendi ayaklarımızla ateşe gideriz."

Özden: "Kaçmak bizi suçlu gibi gösterir Uygar. Eğer dosyada yazanlar doğruysa, şu an kapıya dayananlar bizi korumaya değil, susturmaya geldiler. Kim olduklarını görmemiz lazım." Uygar: "Tan Alaz’ın burada olabileceğine gerçekten inanıyor musun? O kadar ileri gitmiş olabilir mi?" Özden: "Yemekhanede seninle dalga geçerken gözlerindeki o soğukluğu gördüm. O çocuksu maskenin arkasında başka bir adam var."

...

Koridorun başındaki camlı kapı sertçe açıldı. Gelenler askeri teçhizatlıydı ama üzerlerinde hiçbir birlik amblemi yoktu. En öndeki figür durdu ve kaskını çıkardı. Tahmin ettiğimiz gibi, karşımızda Tan Alaz Alpargu duruyordu. Ama o her zamanki sessiz adam gitmiş, yerine buz gibi bir yabancı gelmişti.

Tan Alaz: "Yolun sonu burasıymış komutanım. Özden, o dosyayı yavaşça yere bırak. Uygar Komutanım, sizinle bir derdimiz yok, sadece yanlış tarafta duruyorsunuz." Saygun (Telsizden bir anda sızan sesiyle): "Komutanım! Tan Alaz karargâhtan gizlice ayrıldı, peşindeyiz! Sakın ona güvenmeyin!"

...

Tan Alaz, telsiz sesini duyunca hafifçe gülümsedi. "Saygun... Hâlâ o saf sadakatiyle herkesi kurtarabileceğini sanıyor. Ama o filigranlı kağıdı Özden’in kapısının altına ben bıraktım. Sizi birbirinize kırdırmak en kolayıydı."

Özden: "Kuklacı kim Tan? İkmal biriminden kiminle çalışıyorsun?" Tan Alaz: "Zamanı gelince öğreneceksin Üsteğmenim. Tabii eğer bu geceden sağ çıkarsan."

Uygar o an belinden bir sis bombası çıkarıp koridorun ortasına fırlattı. "Özden, Güldünya’yı al ve arka kapıya! Şimdi!" diye kükredi.

...

Dumanın içinde Güldünya’yı kolundan tutup arka kapıya doğru sürükledim. Uygar arkadan ateş açarak bizi kolluyordu. Bahçeye çıktığımızda bizi eski, sivil bir araç bekliyordu. Albay’ın özel görev için hazırlattığı araç buydu. Hemen ikinci telefonumdan Albay’ı tekrar aradım.

Özden: "Komutanım, Tan Alaz bizzat karşımızda. Dosyayı aldık. Genel merkeze gelmiyoruz, güvenli ev numarasına geçiyoruz. Uygar da yanımda." Albay (Telefon): "Anlaşıldı Özden. Dikkatli olun, 'Kuklacı' karargâhtaki hareketliliği fark etti. Artık sadece ikiniz varsınız."

İçses: "Uygar’ın elini tutarken ilk kez o buzların tamamen eridiğini hissettim. Artık sadece bir tim üyesi değil, bu karanlıkta tek ışığımdı. Ama dosyadaki o son isim... Sayfayı tam çevirecekken Tan Alaz gelmişti. O isim kimdi?"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.